top of page
Musician

DERVIŞIN ZIKRI HABER DERGİSİ'NE HOŞ GELDINIZ

Sevdiğiniz Her Şey Tek Bir Yerde

Çapa 1

Çok İlginç Şeyler Oluyor Bu Memlekette, Sonra Bir Bakmışsın Övmüş Seni Üstelik Entellektüel Olduğunu Söylemiş 20 Yıl Önceki Tavrı Farklıyken ve Sen Hep Varken. 

İki uzlaşmaz kanat belki de iltifat bekliyor, iltifat etsen her şey düzelecek, onu yaptığında sen de iltifatını alıyorsun. Neyse... Bu arada, Horold Pinter'la Dario Fo sıradan insanlar mı? Ne görmedin sen, beyanat vermeyen yazar mı, edilgen yazar mı, oyun yazarı mı? Entellektüelitesini sen mi ölçüyorsun. Seni kim taşıdı oraya örgütsel bağların mı, griftit ilişkilerin mi? Şahsi eleştiri dışında dişe dokunur bir eleştirin de yok, diğeri de nitelik ölçemeyişinin bir veçhesi. Sadece zeki nedir? Bu ne kadar ego kokuyor sizin tarafınızdan. Ne ayıp şeyler yapıyorsunuz. Çünkü okuduğunu anlıyor. Siz 4 kitap okumadan anlamıyorsunuz. Bu tuhaf değil mi? Bir kavramın kaç çeşit bakış açısı olur. Bir uzantısını okuyorsanız ve o okuduğunuz kitapta yoksa anlarım, ama anlamayıp 4 ayrı yazardan okuyorsanız garip. Yazarı mı seçemiyorsunuz, kötü yazarlarla mı karşılaşıyorsunuz, yani araştırmacı ya da entellektüellerle. Başlangıç yazarı mısınız kitaplarınızda. Başlangıç için iyi biri... 

Gelmekte Olanı Selamlayamayacak Kadar Çıkar Bağlarıyla Bağlı mı Entellektüliten. 

Seni var eden şey çıkarsal birlikteliklerin kurduğu ağ mıydı?

Bir Kifayetsizlik Hiç Tahmin Etmeyeceğin İnsanlarla Entellektüel Anlamda Seni Yan Yana Getirebilir. 

Çektiğiniz bu numarayı da herkes görüyor. Şahsi menfaatler, tüm kifayetsizleri bir araya topluyor. 

Eleştiri ile Analiz'i Karıştırıyor musunuz? Kişisel Egolarınız mı Sizi İlkokul Mezunu'yla Eşitliyor. 

Eleştiri, bir ideoloji çerçevesinde dil ve kurguyu, bir yapıtı, bir kuramı incelemektir. Bunu bilmediğini söylemek senin ciddi şahsi sorunların olduğunu söylemektir, bence psikiyatriste gidin belki Bordrline'sınızdır. 

Siz Analiz'i Edebiyat'ın Bir Dalı mı Sanıyorsunuz?

Karşıtların sentezini bir edebiyat dalı mı sanıyorsunuz, büyülü cümleler söylemek falan, ukala bir beden, snop bir dille. 

Bu Hafta'nın 9.Sayı'sı

Hayata Dair

Yeni Bİr Siyasal Strateji Belirlemek BU Ülkede Faşizm'i Maskelemez, Bertaraf Eder. 

Engel olmak başka anlam taşır siyasal yeni stratejilere. Hınç meselesiyle gözü kör olmak ve yeni bir dile izin vermemek bir değişim ve dönüşümün önüne geçmek başka bir niyet belirtisi. Ya bu ülkede yaşamıyordur ya da tuzu herkesten kurudur o insanın Erdoğan'dan bile Ak Partili olsa bile. Tuzu kuru olmak, hükümet değişse bile dokunulmayacak insan olmak, darbe gelirse yargılanmama biletini cebine almaktır. Dişe dokunur hangi çıkışınız oldu diye sorulduğunda sonuçlanmayan çözüm önerileri ve bir zaptraaptla gerçekleşmesini istediğin değişim oyalama yöntemi olmuyor mu kamuoyunu diye de soracağımız insanlar var tabii. Sistemi değiştirecek, oyunu bozacak bir oyun kuramadan seçime gitme de oyalama değil mi? Biz seçimi kaybetmiş meşrutiyeti sorgulanan bir hükümet altında mı yaşıyoruz, iktidar 2028 üzerine kurulu olup koltuk sevdasına bir zaman harcama üzerine mi kurulu eylemleri? İcraatları muhalefeti hapse atıp liderliğini kaybetmiş bir muhalefetle seçime gitmekse şimdiye kadar 2,5 yılda olan bir mağduriyet yarattıkları için kaybedecekler tabii. Bu bel altı oyunu kurduysa AK Partililer liderliğini kaybetmiş bir CHP'ye bel bağladılarsa ve stratejik bir değişim yaratmıyor, konjektürü tıkıyorlarsa kendi iflasını beyan ediyor demektir. Bu kimin stratejisi? Muhalefetin lider kadrolarını ortadan kaldırmaya bağlı bir seçim taktiği ve lider kadrosu AK Parti'nin belirleyeceği bir stratejiyle sonuçlanmayan terörsüz Türkiye şiarı bir vaat olarak 2028'de hala söyleniyor mu olacak. Elinde vaat olarak ne var, ve vadedeceği şeyi şimdi niye yapmıyor. Sadece enflasyon dizginlenmeye çalışılıyor, bunun dışında Suriye'yi bile kaybeder bir dış ilişkiler gerilimi yaşıyoruz. 2023'den bu yana AK Parti'nin iki eylemi oldu, CHP'yi lidersiz bırakmak, lider kadrolarını hapse atmak ve geçen yıl gelişen terörsüz Türkiye şiarı. Bunun dışında günlük rutin işler yapılıyor. BUnunla da konjektür yaratması mümkün değil. Konjektür varsayım demekti. AK Parti'nin 2028'de vaadi olacak varsayımı ne ve yılları doldurarak niye geçiriyor. 

AK Parti'nin ideoloğu kim? Telkinler hükümeti oyalama yönünde mi yakın çevresi açısından Erdoğan'ın. Hükümet oyalandığında halk da oyalanıyor tabii ve hapis yatanların süresi katlanıyor seçime gidip güvenoyu almadığı için hükümet. Beklediği ne o zaman AK Partİ'nin. Görünen bir hapse doğru gitme var AK Partili bazı kurmayların ve Erdoğan'ın. BU vaadlerinde şimdiden yer alıyor CHP'nin. Ne olacak da seçimi kazanmak için rüzgarlar ters esecek. TUrbun büyüğü operasyonu yapsa bile 5 yıllık icraatını muhalefeti hapse atmakla geçiren AK Parti, halkın karşısına ne vaatle çıkacak. Makus talihi geciktirmek için mi seçime gitmiyor. Atıllaşan kadrolar mı var? Venezüella, İran, Grönland, Küba, Filistin'in son çözüm yolu vb. sorunlar ve sorun olacak şeylerde de haberi görmeyen gazeteler gibi davrandı AK Parti. Atıl kadrolar mı var diye soruyoruz bu açıdan. 

Din Bir Afyondur, Emperyalizm Bakidir ve Ulus Devlet Emperyalist Devlet'in İmparatorluk Hayatının İlk Halidir. 

Din her çağ afyon olmuştur. Daha iyi köle olmasını sağlar köleni Müslüman yaparsan. Ve hep köledir, biat ettirirsin ve ikincildir. Hakları da senin dinin yapısına bağlı. Bu da toplumsal gelişmişliğinle alakalı, kutsal kitabın sen ne kadar geliştiysen o kadar uygardır.  İç sömürü bu. Hem emperyalist hem de sonra iç sömürü uygulayan bir sistem. Toprağı herkes Müslüman olsun diye almıyor, vergi alıyor, üretimden pay alıyor, ikincil vatandaş statüsü veriyor uygulamada ve asli unsur bu payı paylaşıyor ve devlet daha çok toprak almak istiyor. Refahta paylaşım Müslüman Türkler arasında oluyor, diğeri refahı çok çalışarak ve kafasını kullanarak elde diyor, Müslüman Türk kafasını kullanmaya ihtiyaç duymuyor, okumuyor bile ama refahtan pay alıyor, onun bölgesi astfaltlı yol oluyor örneğin, ya da enflasyon ve para birimi güçlü oluyor, askere bile gitmiyor hatta, devşirme sistemiyle yenieçeri yaratıyor ve mahkeme karşısında Ermeni’den daha çok vatandaş ve haklı olarak çıkıyor şikayetlerden. Malını pahalıya satıyor ve yetiyor ve ihtiyacını daha ucuza karşılıyor enflasyon düşük. Ama bir Ermeni çiftçilikle geçinemiyor, baş vergisi ödüyor çünkü, o zaman başka iş yapmak zorunda toprağı da azsa, ticarete atılıyor, daha çok çalışıyor çünkü sabah 06.00’da açılan 20.00’de kapanan dükkanında tatili dahi yok. Para kazanmak için çok çalışması ve refahı elde etmesi gerekiyor, bir takım talepleri olursa ve cezalandırılırsa mahallesi astfaltlanmıyor, baskı mekanizması kuruyor devlete burjuva sınıfını oluşturuyor çünkü artık. İsyan ederse de sürgüne kadar uzuyor bu. Hain diyemiyorsun. Sistemi böyle kurdun. Vergi ödüyor o da, daha az pay alıyor devlet yatırımlarından örneğin yolu yok mahallesinde ve yenilenmiyor, vakıf kuruyor kendi hastanesini açıyor sana yük değil, sen onun vergisini de alıp Müslüman Türk’e refah sağlıyorsun. Çocuk esirgeme kurumunu bile kendisi açıyor, büyütüyor ve Ermeni toplumuna faydalı ve Osmanlı’ya sadık adam yapıyor. Sen şimdi sömürmedin mi Ermeni’yi? Devletin sunduğu hizmet sana daha fazla, ona az. Sen hizmetlerin ücretsiz olması ölçüsünde refahı artan halksın o ise her şeyi satın almak zorunda. Öksüz çocukların topluma kazandırılması yükümlülüğünü devlet olarak sen ayrım gözetmeksizin yapmıyorsun, o bu sosyal sorumluluğu para yatırarak satın alıyor. Düzgün hayatlarının olmasını… geriye de daha sorumluluk sahibi gayr-ı Mülsümler kalıyor, sen her koyun kendi bacağından asılır diyorsun ve beş kuruşluk fayda derdinde değilsin ve Osmanlı’dan alışmışsın devlet yapsın diyorsun. İştirakçi bile olmuyorsun. Girişimci ruhun da yok. Kazanmamışsın sana verilmiş, Osmanlı gayr-ı Müslümleri sömürüp sana vermiş. Kral çıplak.

 

Gelelim Suriye'ye... Dürziler metrekareye 2 kişiyken ben diyor Şara 10 kişiyim. Sen hepi topu çok az halksın ve bir bölge işgal ediyorsun diyor ve Tarsus Limanını vs. stratejik ve iktisadi alanlar diyor. Ama uyduruyor Müslüman’a tabii ol diyor. Öyle diyeceğine ben senin toprağını alacağım çünkü emperyalistim, ulus devlet emperyalizmin bir parçası, kırıntısıdır ve aynı azgın niyeti taşıyan imparatorlukların bir küçük prototipidir demiyor. Sonra güçlü olursa savaş açacak o da. Dürzilere dese ki toprağını alacağım dostum, ama eşit yaşayalım ve yasalar önünde de uygulamada da eşit olalım, Müslümanlık vs. dayatmayım sana, bu yalan ve savaşa neden olan garip bir hasta düşünce demiyor. Dürüst değil. Ben sayıca çokum toprağını savunamıyorsun alacağım diyor. Üretim ve stratejik önem ve ticaret benim iktidarıma geçecek diyor ama Müslüman değilsin yönetemezsin bu ülkeyi diyor. O da sen böyle olduğun için Yahudi’den yardım istiyor. Sen de kızıyorsun. Kızma. Türkiye Abi’n benimle konuşsun diyor İsrail. Kozunu benimle paylaşsın diyor çünkü o stratejik önem İsrail için de elzem ve eşitçe davranıyor onlara. Onur her şeydir. Sen Dürzilerin onurunu alıyorsun o onur veriyor.

          Avrupa ulus devletleri daha insani sömürmenin yollarını arıyor. Sen çağın gerisinde ve inat ederek sömüreceğim diyorsun. Bu da uygarlığının adapte olamaması çağlara.

Özgür İnsan Akımı/Hareketi

Özgür İnsan Akımı

1. Devlet işsizlere vatandaşlık parası ödeyecek.

2. Barınma sorununu devlet ucuz evleriyle giderecek.

3 İşçi sayısının çok az olduğu, yönetici kadroyla mühendis vs. bulunan robotik üretim yapan fabrikalar açacak en temel (gıda, giyim vb.) ihtiyaçları için ve enflasyon, develiasyon düşecek. 

4. Küçük işletmelerin kurulması için özendirici olacak, halka hizmet verdikleri gibi, devlete iş yapan araştırma şirketleri vs. biraz ABD gibi devlet satın alacak projeleri ve şirketleri fonlayacak. 

5. Eğitim, sağlığa parasız ulaşım kalacak. 

6. Her konuda araştırma şirketleri devlete uyarıcı, grafiklerle anlatımlı raporlar sunduğu için özgür tartışma ortamı olacak.

7. Demokrasi doğal olarak yükselecek. 

8. Eşitlik kağıt üzerinden uygulamaya taşınacak. 

9. Özgürlüğün sınırları genişletilecek. 

10. Devlet bireyin gelişimi ve yaratıcılığı için çalışıyor olacak. 

11. Hukukun üstünlüğü esas alınacak. 

Şimdi geriye makalesinin (dipnotlu/APA'lı)/kitapçığının yazılması kaldı sonra da Manifestosu yazılacak. 

İktisadi özgürlükler kalıyor, hatta özendiriliyor ama devlet en temel ihtiyaçları karşılıyor ve işsiz yani hiç iş bulamayan geçici tarım işçisi gibi vatandaşlarımıza vatandaşlık parası ödüyor. Entellektüel birikim ve yaratıcılık için çalışıyor halk ve burjuvanın işletmelerinde çalışan bunun dışındaki işçi sınıfıyla işsizlik sorunu büyük oranda çözülmüş ve kültürel, eşitlikçi ve demokrasi devrimi yapan bir halka dönüşüyor. 

Kendiliğinden kitap okuma oranı yükseliyor, çocuk yaşlarda bu biraz başarılıyor sanırım yayınevi ve devlet politikalarıyla, kişisel birikimini geliştiren üniversite mezunları mesleklerini icra edecekleri küçük işletmelerde kasabalardan kentlere kadar fen alanında işletme açabildiği gibi sosyal ve dil bilimleri alanında da devletin ve burjuvaya iş, proje, grafiklerlerle analiz satan uzmanlara dönüşüyor. ABD gibi burjuva ve devlet tarafından fonlanan küçük araştırma şirketleri kuruluyor. BU doğal olarak demokrasinin gelişmesi demek. Muhalefet partilerine de anket dışında bilgi-araştırma satan şirketler bunlar. Herkesin yine büyük burjuva olmasının önü açık tabii ama ortasınıf güçlendirilmiş ve geliştirilmiş oluyor ve kültürel, eğitimle destek sağlanıyor. Böylece küçük işletmeleri eğiten eğitim kurumları da doğar akademik eğitim dışında. Eğitim sektörü de canlanır. Sertifika programları doğar küçük işletmelerin katıldığı. Entellektüel ortam da gelişir. Bu kapitalizme yaklaşım biçimimiz. Gelelim sol perspektiften yaklaşımımıza: Vatandaşlık parası veriyor devlet, devlet kapitalizmi hiç korporatizme meyletmeyeceği şekilde robotik fabrikalarda üretildiği için temel mallar, enflasyonun düştüğü vatandaşı yaratıcı ve entellektüel sürece zorlayıcı bir devletçilik anlayışı belirliyor. Özgürleşiyor halk, çünkü isterse bir şirkette çalışmak yerine kendi küçük işletmesiyle ve yanında hatta birkaç kişi de çalıştırarak mesleğinin gereğini, ideal olanı gerçekleştiriyor. BUnun önü artık açık oluyor. Ve tabandan gelen bir demokrasi hareketi oluyor. Barınma sorununu da ucuz devlet evleriyle çözüyor. Semt kreşleriyle çocuklarını  ücretsiz kreşe bırakabiliyor örneğin. BU komünizm için bir aşama olarak çok daha uygun bir akım. Doğal olarak Akademik Özgürlük Endeksi yükseliyor, daha iyi lisans mezunu yetiştirebilmek için. 

ÖRnek vermek gerekirse, bir Sosyoloji Araştırma Şİrketi, yeni nesilin AK Parti politikaları nedeniyle ve Diyanet'in uygulamaları nedeniyle Ezidi vatandaşların dışlandığı ve yurduna, kadim topraklara dönemediği hatta gitmek istediği son bir avuç insanın gerçeğini bir dosya halinde sunuyor ve bu konuda insan hakları ihlalinin önlenmesi ve temel hakve özgürleklerinin teminat altına alınması ve lümpenleşmenin önüne geçilmesi için bir araştırma ölçeğinden devletten fon istiyor, tahribatı faşizmin tabanının her geçen gün yükseldiği yönünde örneğin. Belki paydaşı TÜSİAD'da oluyor, burjuva da sosyal sorumluluğunu yerine getiriyor. Ve bu fondan sonra grafiklerle de anlatılan, anket ve röportajların da yer aldığı ve analiz edilen sorunun çözüm önerilerini içeren raporu teslim ediyor örneğin 6 ay sonunda. Ve yanında adam çalıştırıyor, ekibi oluyor. Böylece kültürden eğitime kadar politikalarını belirleyebilmek için elinde kapsamlı dosyalar olan devlete dönüşüyor devlet. Şimdi sanırım SETAV bile cebinden çalışan, hiç devlet tarafından satın alınmamış analizleriyle entellkektüel faaliyet yürütüyor. Espiyonaj yapıyor o kadar. Bu tam tersine SETAV'ın akademisyen ve gazetecilerine bir ücret ödediği bir çatı olmalı. SETAV tamamen örnek. Ki, büyük çatılar değil, devlete gelen dosyalar neticesinde herhangi bir lisans mezunun kuracağı şirlet ve dosyanın niteliğiyle (ön dosya) devlet Türkiye üzerine analizler alıyor oluyor. Örneğin Barış İçin Fon Kuruluşu'nun NATO'dan, Saros'a, Dünya Bankası'ndan Afrika Kalkınma Bankası'na kadar herkes destekliyor. Bizde SETAV bile cebinden entellektüel faaliyet yürütüyor. Örneğin GAP Bölgesi'nde verim düşüklüğüne neden olan etmenler ve iktisadi ve tarım politikalarındaki değişimle yoksullaşan büyük toprak sahipleri ve topraksızlaşma tehlikesi altında kalan küçük toprak sahiplerinin 5 yıl içindeki bir ölçekte işsizler ordusuna katılacağı ve verimi arttırmak gerekirken (nedenlerini sıralıyorsun verimsizliğin, yol açan politikaların) bu uygulamanın yapıldığını, kapsamlı bir dosya sunmak istediği söylüyor küçük işletme ve onay aldığında (bu panik yaratacaktır Tarım ve Maliye Bakanlığı'nda) ve fon aldığında  1 yıl sonunda kültürel, toplumsal izdüşümüyle dosya analiz, grafiksel dökümlerle anlatımlarla devlete temsil ediliyor. Buna MÜSİAD'da TÜSİAD da fon ayırıyor örneğin.  Devlete rapor gitmiyor sanırım... Son anda, alarm çaldığında haberi oluyor. Burjuva da toplumsal sorunluluk alıyor ve devlet fon ayırıyor. Her bakanlık... Araştırma Fonları ayırıyor devlet. Bunun için ayırdığı bir başkanlık gibi 10 milyar TL kadar (afaki söylüyorum rakamları) fon her bakanlık için, korkunç sayıda Türkiye'de ne oluyor sorusuna cevap veren, analiz edilmiş dosyaya sahip devlet anlamına gelecek. İşsizlik de azalıyor, yanında proje için adam çalıştırıyor ayrıca ve ortasınıf güçleniyor ve faşizme meyletmiyor. Devlet de insan hakları karnesi yükselen, iktisadi politikalarını daha iyi perspektifte belirleyen, her bakanlığın politikasının sorun odaklı yaklaşımla olduğu bir minvalde doğal olarak tabandan gelen demokrasi talebi ve bu dosyalar için demokrat olma zorunluluğundaki devletle (sorun tespiti özgür düşünceyle olur),  demokrasi karnesi ve çıtası yüksek bir ülke oluyor Türkiye. Bu demokrasi altında vicdan özgürlüğü, fikri özgürlük ve bilimsel çalışma özgürlüğü doğuyor. Bu da inanç özgürlüğünün de teminatı olan halk, düşünce özgürlüğünün teminatı olan halk, eşitlik ilkesinin tabana yayılımı ve geriye kalan Anayasal eşitliğin uygulamada eşitlemeye dönüşmesinde Ortasınıf desteğine dönüşüyor. Politikanın veçhesi bile değişiyor, hizmet odaklı politikalar doğuyor. Ortasınıf yeniden kazanılmış oluyor, toplumun motor gücü. Katılım içine soktuğun için seçim dışı halkı küçük işletmeler yoluyla demokrasi gelişiyor. Avrupa'dan farkı devletçilik anlayışını asla korporatizmi bulamayacağı şekilde robotik fabrikalarla temel ihtiyaçlarının karşılandığı, seçenek sunduğu halka ve hatta ihracata yönelen devlet iştirakleriyle enflasyon ve develiasyonu düşürdüğü, vatandaşlık parası ile niteliksiz işsizlerin ve tarım işçilerinin desteklendiği bir anlayış. Aslında sistemde demokrasi sacayakları yaratıyorsun ve üretim sacayakları. Bu da özgür insan yaratımında iktisadi ve entellektüel olarak bir akıma dönüşüyor. Faşizmi elimine diyorsun böylece ve darbe gerekçelerini ortadan kaldırıyorsun. 

Medya Birliği kurulabilir ve Kadın ve Aile Bakanlığı ile Medya Bilriği Fonları'yla ve İletişim Dairesi'nin ya da Cumhurbaşkanlığı fonlarıyla erozyana asla uğratılamaması gereken kültürel ve maya olan toplumsal değerler ve Dünya Ailesi'nin de ferdi olma, entegre olma çabalarının yansıdığı bir raporla karşılaşabilirler hatta bir dizi raporla ve yayınları ister İslami merkezli ister Seküler olsun erozyona asla uğratılamayacak değerler etrafında birleşmiş bir yayın politikası belirleyebilirler. 4.Güç Medya'nın bir birlik oluşturması da çok sorunu çözecektir. Böylece ortak konsensuslar doğar Medya'da. Demokrasi ve Basın Özgürlüğü'ne de katkı koyacak yaklaşım bu. 

4.Yol ya da bir izm bulmak

Bu durumda bize bir felsefi akım gerekiyor. Doğmakta olan hangisi ona bakalım. Disiplinlerasılık çağın felsefesinden sanatına kadar 21.yy'da dernekleri kurulan bir çalışma biçimi. Bu postmodernizmin yerini alabilir mi? Ve bir izm gibi düşünebilir miyiz? Bunu niye yapıyoruz, gelen Yeni Ortaçağ, anarco faşizm vs. ya da darbelerin vehçesi yerine ne koyabiliriz sorusunu sormak için. Disiplinlerarası Siyaset nasıl bir şey şimdi ona bakalım. Tanımı zor görünüyor ama farklı disiplinlerin (politika, sanat, eğitim, sosyoloji vb.) sentezini yapan bir siyaset çağın alternatif siyaseti olacaktır. Bize farklı siyasal akımlardan olan olan Liberalizm'le Sosyalizm'i, çağın sorunu İklim Değişikliği, Özgürlükçü Kriz Yönetimi (çok ihtiyacımız olacak) ve  Göçmen POlitikalarıyla Kadın Çalışmaları'nın, Anti teknofaşist hareket, Yerinden Yönetim gibi bir alanların alanlararası analizini veren bir izm gerekiyor. Öneri sunmamız gerekiyor halklara. O zaman bunlara teker teker bakmak ve geçişken bir izm sunmak için kolları sıvayalım. 

Şimdi çağda neler var:

1. Teknofaşizm

2.Ekolojik faşizm

3. Eski halindeki faşizm

4. Anarco faşizm

Bulabildiğimiz faşizm çeşitleri. 

5. Otokrasi

6. Anarcocapitalizm

7. Kleptokrasi

8. Yeni Sömürgecilik

9. Postdiktatörlük

10. Yeni feodalizm 

11. İslamo faşizm

12. Avrasyacılık

BUnlar Dünya'daki sağ ve aşırı sağ hareket ve yönetim biçimleri. Karşısına bir çağın tanımladığı sol hareketle çıkmak gerekiyor.  Bir senteze gitmek gerekiyor farklı disiplinleri Sosyalizm ve Liberalizm çatısı altında birleştirip sentezleyerek. BUndan 40 yıl sonra hatta belki de 60 yıl sonra göçler başlayacak Dünya'da iklim değişiklikleri yüzünden. Fütüristler öyle diyor. Ve bu insanlık dramları demek. Ve tüm bu aşırı sağla Ortaçağ'a giriyoruz. Ve karşısında alternatif bir akım yok. Bize ne gerekiyor bir daha düşünelim:

1. İklim değişikliği politikaları

2. Yerinden yönetim 

3. Özgürlükçü güvenlik politikaları

4. Göçmen politikaları

5. Anti teknofaşist hareket

6. Eşitlikçi

7. Sınırlı özel mülkiyet

8. Devletin temel ihtiyaçları robotlarla vb. ürettiği ve piyasaya sürdüğü bir üretim

9. Eğitim seviyesini ülkenin meslek seçiminin olduğu üniversite ayarına çeken bir eğitim anlayışı

10. Barınma sorununun özel mülkiyet ve devletin halk lojmanlarıyla çözdüğü (Türkiye için az sayıda evsiz var) bir anlayış

11. Özgürlüklerin genişletilmesi

12. Demokrasi

13. Yasal ve uygulamada eşitlik

14. HUkukun üstünlüğü

15. Küçük işletme özgürlükleri

16. Son olarak da parayı kaldıracağız. Ama o sonra. Aşamalar gerekiyor. Bunu bir kıtada yapsak bambaşka hayat olur. Sınırları da kaldırırız. Türki Devletlerle örneğin. Devletin temel ihtiyaçları ürettiğini ama işçi çalıştırmadığını düşünün. Bu kademeli olabilecek bir şey, insan işçi değil yaratıcı süreç içinde olacak ve küçük işletmeler kurabilir örneğin mühendis. Bu durumda temel ihtiyaçlar ucuz, enflasyon düşük oluyor. Amaç sosyal adaleti sağlamak da değil, onun fersah ötesine geçmek. Bu durumda robotik makinalarla ürettiği için birim fiyatı da düşük olacak her şeyin. Yine sınırlı sayıda işçi var, örneğin  Gıda Mühendisi. Enflasyon düşerse şimdi her 10 kişiden 1'i üniversite mezunu, onlar işletme, atölye vb. küçük işletmelerle özel sektör olarak idama edecek ve para kazanacak. Barınma sorununu düşük kirayla devlet çözecek. Sağlık zaten devlette büyük oranda, eğitim de kalacak devlette ve vakıf üniversiteleri de olacak ama ücretler düşecek. Çünkü devlet temel ihtiyaçları üretiyor ve sınırlı işçi dışında işçi çalıştırmıyor. Birim fiyatı düşük... Yapay zekaların girdiği fabrikalar yapacak. Makineler bizim için, halk için çalışacak devletin kanatları altında ve biz özgürce işletme yapabileceğimiz gibi yaratıcı işlere de meyledebileceğiz. Bir de bu özgürlüğe demokrasinin tam olması idealini koyarsan özgür Türkiye oluyor. Artık hazır kekin fiyatı 60 Lİra değil, 15-20 Lİra oluyor ve enflasyon otomatik olarak düşüyor. %1, devletle rekabet edemeyeceği için fiyat kırıyor. Temel maaş da verebilir, vatandaşlık maaşı. Ki herkes, her üniversite mezunu, Petrol Mühendisliği vb. hariç kendi atölyesini kurar. Şimdinin parasıyla 10 bin Lİra çalışmayan kesime temel maaş verebilir, evsiz de kalması sorununu çözerek. Fabrikaları boşalt, işletme kursunlar. Barınma temel hak, bu sorunu çözerse, işsiz ve eğitim seviyesi düşükse temel bir vatandaşlık hakkıyla ve zorunlu eğitimi Lise mezunluğuna çıkarak, okutmasını sağlayarak çocuklarının bir yaşam kurabilir geçiş sürecinde. Şimdi'den bakalım: Mmeurlar hariç sanayici işsizliğin %50'sini karşılıyor yani TÜSİAD. Devlet temel mallarda robotik üretimin olduğu fabrikalarda mal üretir ve birim başı düşük olduğu için üretilen malın ucuza piyasaya sürerek enflasyonu düşürebilir. Farklı bir devlet kapitalizmi giriyor. Örneğin Süryaniler üzerine bir tespit ve dosya sunuyor, devletşin hataları yüzünden baskı altında kaldıklaraını ve toplumsal bir kalkışma ya da kırılganlık olabilecepğini söyleyen bir rapor hazırlıyor Sosyoloji Araştırma Şirketi ve 

senden fon alıyor ve anketiyle birlikte veriyor. Bu iş havale etme biçimini Belediyeler de yapıyor, ve senin fonlarınla ve burjuvanın fonlarıyla ayakta kalan bir Araştırma Şirketi doğabiliyor. Ve bu her bilim için geçerli. Sen de ihracata yönelebilirsin temel ihtiyaçları karşıladıktan sonra halkın. Enflasyon çok düşük olur ve paran değerli olur, ve devletin kasasına ihracat ve temel ihtiyaçlardan gelir girer ayrıca. Çiftçilere de yardımda bulunursun, iyileştirirsin durumu hatta özendirebilirsin çiftçiliği. Devlet kapitalizmi değil, temel en temel sorunları vatandaşın üzerinden almış, entellektüel ve yaratıcı süreçlere onları iten bir devlet haline geliyor. Bu komünizmin bir aşaması gibi. Her açtığın lisans dalı sana hizmet edebilir, burjuvaya hizmet edebilir atölye ve kobi şeklinde ve burjuva da destekliyor ABD'de olduğu gibi araştırma vb. şirketlere fon veriyor. Kimse çok zengin olmuyor ama göreceli refaha kavuşuyor ve herkesin bir şirketi ya da yaratıcı süreci var. Piyasa oturuyor yaratıcı süreç için. Uluslararası fon bile alırlar. ​​Bir kimya mezunu kasabasında oturup iş arayacağına bir atölye açıp deterjan üretiyor ve kasabada keyfi yerinde. BUnun için eğitim ver önce ön muhasebe dahil, şirket nedir, nasıl kalkınır, istihdam (ki o da bir-iki kişi çalıştırır, robotik sistem için parası yetmiyor) verimlilik vb. konularda ve düşük faizli verdiğin krediyle kasabanın şahı olur hatta. Bunun için sanayi bakanlığınla kültür bakanlığın birlikte çalışır ve epğitim bakanlığın. Entellektüel düzeyi gelişmiş bir halkın olur. Kurda değerli TL, enflasyon %10 seviyesine eşit bir şekilde düşer ya da altına, giyinme, barınma, eğitim, sağlık ve gıda ihtiyacını ucuza karşılayan halk (giyim sanayine de girmen gerekiyor) ve ihracatın yüzünden bütçesi artan devlet oluyorsun. Ve araştırma şirketleriyle demokrasi çıtan yükseliyor. Sanat piyasası da oturuyor ve reklam vb. şirketler batmıyor, hatta en az el ilanı bastırıyor. Küçük işletmeler de insan çalıştırıyor, satış personeli çalıştırıyor örneğin vb.  Yerel yönetimleri de güçlendir. Merkezi yönetimin baskısı altında olmasın, güvenliğin işsizlik sorununu çözdüğün için aynı zamanda ve entellektüel gelişimi sağladığın, özendirdiğin için, yasalar ve uygulamalarla da faşizan olmaz, birey hak ve özgürlüklerinin tam anlamıyla korunduğu bir güvenlik sistemi inşa edebilirsin. Küreselleşme tehdit algısıyla güvenliğin içinde faşizm barındırıyor ama yurtdışına gitmek zorunda kalan halkın da olmaz bu arada. Demokrasi var, otokrasi kırılıyor halkın devlete talep yaratan halk oluyor.  Ve sen anında haberdar oluyorsun ve yanlış politikalarından dönüyorsun, öneriler kısmıyla geliyor. Bir lisans mezunu, o işin uygulayıcısı ve araştırıcısı olabilir, meslek sahibi olarak mezun oluyor. O diplomayı hak ediyor tüm sorumluluklarıyla. Yanlış yaparsa, kötüye kullanırsa diplomasını Dünya'nın her yerinde diploması alınır. 

Yasalar önünde eşit olanların uygulamada da dini, dili, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun eşit olduğu bir yaşam da kurarsanız tadından yenmez ve bu Türkiye'nin ciddi sorunu. Küresel ısınmaya yönelik imzalanan uluslararası sözleşmelere de uymak gerekiyor. Ve enerji bağımlılığını, kişisel enerji panelleriyle aşmak için bilgilendirme kampanyaları düzenleyebilirsin. Çünkü Dolar üzerinden ödeme yapıyor devlet ve %50 bağımlı. 

Teknoloji'de de yazılım şirketlerinin devletin müşterisi olmasını sağla. KDV kalsın ama düşür. Eğer enflasyonunu %10'un altına çekebilirsen devlet bütçesi TL kıymetli olduğu için çok şey ifade eder. Belediyeler Halk Ekmekle temel ihtiyacı karşılıyor. Bisküvit, giyim, dondurulmuş gıdalar, zeytin yağı vb. temel, sağlıklı ve keyif alabileceğin her şeyi devlet üretebilir. 

Şimdi biz bir izm bulduk sanırım. KOmünizme geçiş aşaması, bir de böyle bakın... Ve çağ nereye giderken biz barış içinde, demokratik kalmayı başardık bu teoriyle. Savunma sanayiinde de atılıma devam ediyoruz. 

Devlet bana diyor ki vatandaşa, sen git, oku, yaz, sanat yap, araştır, tartış, üret, ben senin en temel ihtiyaçlarını uygun ve enflasyonu düşük ve kurun yani TL'nin değerli olduğu ülke yapayım ve bu devlet hepimizin, sen de bana nitelikli iş ve proje sat diyor. Özgürce tartışıyorsan zaten demokrasi var.  ve gösteri hakkı, ifade özgürlüğü temel özgürlükler teminat altında, basının özgürlüğü de. 

Özgür insan akımı olsun adı da izmimizin. 

Özgür İnsan Akımı

1. Devlet işsizlere vatandaşlık parası ödeyecek.

2. Barınma sorununu devlet ucuz evleriyle giderecek.

3 İşçi sayısının çok az olduğu, yönetici kadroyla mühendis vs. bulunan robotik üretim yapan fabrikalar açacak en temel (gıda, giyim vb.) ihtiyaçları için ve enflasyon, develiasyon düşecek. 

4. Küçük işletmelerin kurulması için özendirici olacak, halka hizmet verdikleri gibi, devlete iş yapan araştırma şirketleri vs. biraz ABD gibi devlet satın alacak projeleri ve şirketleri fonlayacak. 

5. Eğitim, sağlık parsız ulaşım kalacak. 

6. Her konuda araştırma şirketleri devlete uyarıcı, grafiklerle anlatımlı raporlar sunduğu için özgür tartışma ortamı olacak. Verdiğimiz örnekler yukardadır. 

7. Demokrasi doğal olarak yükselecek. 

8. Eşitlik kağıt üzerinden uygulamaya taşınacak. 

9. Özgürlüğün sınırları genişletilecek. 

10. Devlet bireyin gelişimi ve yaratıcılığı için çalışıyor olacak. 

11. Hukukun üstünlüğü esas alınacak. 

Darbe olasılığı da tamamen rafa kalkıyor. Ve Araştırma şirketleri ve iktisadi özgürlük ve refahla, tabandan gelen demokrasi oluyor. 

Bu Hafta'nın 8.Sayı'sı

Beşinci Yol ya da bir izm bulmak

Neler Bulduk Şimdiye Kadar

1. Erdoğan'ın Anarco Kapitalist olduğunu bulduk. Bizden önce bir tek Türk Solu'nda yazı çıkmış, bizim iddiamız çok kapsamlıydı Türk Solu'na göre. 

2. CHP'nin Post Kemalist olduğunu bulduk. Akademisyenlerden bazıları makale yazmış ve çıkan İletişim'den de biz söyledikten bir yıl önce çıkan kitap var. 

3. Atatürk'ün korparatist olduğunu, halkçılık, devletçilik, milliyetçilik ilkelerinin korporadist özellikler taşıdığını, Basın Kanunu ile İş Kanunu'nun korpartist olduğunu Atatürk Dönemi'nde ve Medeni Bilgiler Kİtabı'nın Sosyal Darwinci yani faşizm olarak tanımlayabileceğimiz güçlüler ayakta kalır üzerine kurulu anlayışını getirdiğini, ayrıca totoliter rejim de olması nedeniyle döneminin faşizmin yönergelerine sahip olduğunu, hatta Musolini'nin Faşizmi, Hitler'in Nazizmi, Mustafa Kemal Atatürk'ün Kemalizm'inin, iddia ettikleri gibi hepsinin, 3.yol yani faşizm ekolleri olduğunu söyledik. T. Parla dahil, makale ve tezlerle kitaplardan bulduğumuz durumun adını açıkça koymaktan kaçtıkları, ama yan yana getirdiğinde ve fashio'nun ok/demet anlamına gelişiyle de Kemalizm'in 6 oku'nun düşündürücü oluşu simge olarak da söylediğimiz şeylerdendi, görselleri de paylaştık.  

4.Kur Anarşisi'ni Rusya'nın bulduk ve Keynes uyguladığını, bu yüzden de savaş açmak zorunda olduğunu, hakikaten de Gürcistan Savaşı, Kırım'ın ilhakı ve Ukrayna Savaşıyla her 10 yılda bir savaşa girmek ve savaş ekonomisiyle Keynesyen ekonomisini ayakta tutmak zorunda olduğunu söyledik. Keynes'in uzun vadede savaşla ayakta kalabileceğini, çünkü büyümenin uzun vadede olmayacağını, bunun da krize neden olacağını, o yüzden savaş açmak zorunda olduğunu, terk ederse Keynes'i ülkenin çalkantılı bir dönem yaşayacağını söyledik. Bu iki şeyi Rusya'ya ait tek söyleyen biziz, ancak Keynesyen ekonomi politikasının oluşu bilinen bir şey. 

5. Gireceğimiz çağın Yeni Ortaçağ olduğunu, hatta bazılarına göre içinde yaşadığımızı makalelerden paylaştık. Ancak biz anarkokapitalizmin, kleptokrasinin ve stoacılığın bu çağın özelliği olduğunu ve son olarak buna anarco faşizmin eklenerek minimal faşist devletlerle otokratik imparatorluklar olacağını ekledik. Minimal devlet kısaca anarcocapitalizm. Güvenlik ve savunmanın devlette olduğu ama devletin görevlerini güvenlik ve savunma ve bir de adaletin dışında gönüllü kuruluşlara devredeceği bir "devlet" sistemi minimal devlettir bildiğiniz gibi. Hatta özel güvenlik şirketlerinin koruduğu kent devletlerinin kurulacağı öngörülüyor. 

6. Darbe olacağını bulduk, iddia ettik ve Türkiye'nin minimal faşist devlet olacağını çağa uygun olarak varsaydık. 

7. AB'ye CHP'yle girersek Federal Türkiye Devleti ideali koyacağını önüne Türkiye'nin söyleidk ve bunun 2500 yıllık bağımsız Türk devletlerinin varlığı nedeniyle biraz ihanet de olacağını söyledik. Ayrıca Avrupa'nın güvenliğini Avrupa sınırları ötesinde alacağı için Türkiye Avrupa'nın  jandarması olacağını, bunun da Kusurlu ya da Hibrit demokrasi vadettiği ve faşizmi barındıracağını bulduk. AK Parti ile yoluna devam ederse Sünni Eksen'le Ortadoğu'nun Büyük Gücü olmaya evrileceğini, idealin bu olduğunu ama antisemitizm nedeniyle Müslüman nüfusun daha da artacağı hatta Halifeliğin geleceğini bulduk gelecek tasarımı için. Demokrasisini Kusurlu demokrasi'ye çekmesi gerektiğini, Ortadoğu'da abilik yapacak ülkenin bazı sorunlarından arınması gerektiğini söyledik. Bunun Türki Devletlerle ortak bir devlet çatısı geliştirerek de başarılacağını söyleyerek 200 yıl içinde gelişmiş bir Ortadoğu ve Türk Coğrafyası'yla blok olarak Dünya Devleti'ne katılabileceğini düşündük. İran'ın rejim değişikliğiyle Hizbullah ve Şii Eksen kozunu bırakacağı kanaatindeyiz, İsrail'in yıpratmış olduğu İran'ı ise yazılıp çizildi pek çok makalede. 

8. Trump'la 5 yıl III.Dünya Savaşı'na girmeyeceğimizi, yağma düzeni yaşayacağımızı iddia ettik. 

9. Tarikatların burjuvalaşması gerektiğini söyleyerek böylece bir süre sonra oyların geçişken olacağını, köy sosyolojisinin yerini kent alacağını ve sınıf bilinci olacağını iddia ettik. 

Bu Hafta'nın 8.Sayı'sı

Ne Bulduk?

Türkiye İntihar Etmiş!..

Akademisyenin de %0,08 akademik özgürlüğüyle, siyasetin tıkanmışlığıyla, konjektür yaratamamasıyla, çağı tanımlayamamasıyla intihar etmiştir Türkiye. Siyasiler de intihar etmiş. Halk öksüz kalmış. Ve istifa mekanizmasını çalıştıracak ahlak da yok, intihar eden ölüler siyaseti ve kurumları dolduruyor. İstifaya çağırıyorum herkesi. Herkes kendini bilir, intihar ettiği kanısında olan ve bu teşhisi koymak zor değildir, kurumlardan ayrılsın. İstifa mekanizması işlesin. 

Bu Hafta'nın 7.Sayı'sı

Türkiye Üzerine Düşünceler

Müzikle Anlatmak

Gel devrim yapalım diyor bu şarkı, İran'ın kendi devrimini yapan halkına gönderiyoruz... Gel gökyüzünü yıldızlarla süsleyelim | Tamame Natamam | Omid Nemati

https://www.youtube.com/watch?v=GWemwilLris&list=RDGWemwilLris&start_radio=1

Şİmdi güzel iki şarkı daha... Eski Bando - Bensiz Kalma Bana da İnanma 

https://www.youtube.com/watch?v=M7oNq3gp_2I&list=RDM7oNq3gp_2I&start_radio=1

Sattas-Eskitilmiş

https://www.youtube.com/watch?v=sCz-efrkir8&list=RDsCz-efrkir8&start_radio=1

Komik Günler - Gönlünüz Var mı 

https://www.youtube.com/watch?v=LvMcXfBzNQQ&list=RDsCz-efrkir8&index=2

Eski Bando - Sen de Söyle 

https://www.youtube.com/watch?v=OXMkUWe0oYo&list=RDP8HQl0bi9pw&index=8

BU Hafta'nın 7.Sayı'sı

Müzikle Anlatmak

Çağı Tanımlamak

1. Faşistin de adını koyamıyorsun. Trump bu tanıma girmiyor diyorsun. Otokrat yönelimi var diyorsun ve Türkiye olma tehlikesiyle karşı karşıya diyorsun popüler kültürü kullanıyor diyorsun. Bir daha düşün. 

2. Burjuvanın böyle kaldığını sanıyorsun, bildiğimiz burjuva, ulus ötesi şirketlerin sınırların aşındırdığına inanmıyorsun, burjuva şimdi ne istiyor sorusuna cevap vermek istemiyorsun. Bir daha düşün. 

3. Faşizmin veçhesinin anarşizmle (yeni buldukları şey) değişmiş olabileceğini önemsemiyorsun, umrunda değil, bir daha düşün. 

4. 60 km yer satın alan şimdiden prens olan Bill Gates seni ilgilendirmiyor benzer örnekleriyle, parçalanan devletler, kent devletleri olacak olan yeni Dünya ilgilendirmiyor, imparatorluk olasılığı göremiyorsun, Ortaçağ'a girip girmediğimizle ilgilenmiyorsun ve arttırılmış gerçeklik çağıyla Ortaçağ'ı yan yana getiremiyorsun bir daha düşün. 

5. Devletin daha da küçüleceği, anarco kapitalist sistem yaşayıp yaşamayacağımızı akıl edemiyorsun ve bütün bunları arttırılmış gerçeklik, uzay, Mars seyehatlari vb. içinde gören Elon Musk'ların Dünyası'ndaki bu göstergeleri bir araya getiremiyorsun, ne alaka bağlantısı var mı diyorsun. Bir daha düşün. 

Bu Hafta'nın 6.sayı'sı

Çağı Tanımlamak

Trump, antlaşmaları Orta Çağ'a mı geri götürüyor?

Beyaz Saray, dış anlaşmalar yapma yetkisini gasp etti ve bu anlaşmaların metinlerini gizli tutuyor.

23 Eylül 2025, 10:22

Foreign Policy

ABD Başkanı Donald Trump, ikinci döneminin başından beri hükümet gücünü kendi elinde topladı. Yürütme emirleriyle tek adam yönetimi, kişisel sadakate dayalı atamaları ve kendisine karşı gelen yargıçlara duyduğu öfke hakkında çok şey yazıldı . Ancak Amerikan kamuoyu, Trump'ın uluslararası anlaşmaları kişiselleştirmesinden de aynı derecede endişe duymalıdır.

Önemli dış anlaşmalar genellikle ABD Senatosu'nda üçte iki çoğunluk oyu veya Kongre'nin her iki kanadında da çoğunluk oyu ile onaylanır. Bir başkan tek başına hareket ettiğinde, bu anlaşmalar genellikle küçük konuları içerir ve "tek başına yürütme anlaşmaları" olarak adlandırılır . Tarihsel olarak, Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve NATO'yu kuran anlaşmalar gibi büyük anlaşmaların yanı sıra, gümrük vergilerini düşüren, insan haklarını güvence altına alan ve tehlikeli suçluların iadesine izin veren anlaşmaların da bir tür Kongre onayı vardı. Kongre ayrıca, Versay Antlaşması, Kapsamlı Nükleer Deneme Yasağı Anlaşması ve Engelli Kişilerin Haklarına İlişkin Sözleşme gibi yetersiz bulduğu anlaşmalara onay vermeyi reddetmesiyle de ünlüdür.

Bugün, ABD'nin bu anlaşma sisteminin tamamının ölümüne tanık oluyoruz . Trump, yabancı ülkelerle anlaşmalar yapmaktan çekinmedi, ancak hiçbir anlaşmayı onay için Senato veya Kongre'ye sunmadı . Bunun yerine, anlaşmaların yalnızca yürütme organının ayrıcalığıymış gibi davrandı ve Ukrayna ile kritik mineral kaynakları konusunda yapılan  anlaşma gibi anlaşmaları sonuçlandırmada bizzat ön plana çıktı.  İlk altı ayında, özellikle de sözde ticaret anlaşmaları olmak üzere, bir düzineden fazla uluslararası anlaşmaya onay verdi ve düzinelerce daha anlaşmayı takip ediyor. Bunlardan bazıları, El Salvador ile stratejik sivil nükleer işbirliğine ilişkin siyasi düzenleme gibi, hiç bağlayıcı değil . Başkanın Kongre onayı olmadan bağlayıcı olmayan anlaşmalar yapması genellikle tartışmasızdır . Ancak Trump'ın diğer anlaşmaları, onları yalnızca yürütme organının yaptığı anlaşmalar olarak nitelendirmek için aşırı başkanlık yetkisi iddialarına dayanıyor gibi görünüyor.  

ABD tarihinde, Kongre'yi bu şekilde dışlayarak uluslararası anlaşmaların yapımını kişiselleştiren başka bir başkan bulamazsınız. Ancak Trump'ın yaklaşımının elbette bir örneği var: Orta Çağ monarkları.

O zamanlar krallar ve kraliçeler düzenli olarak kişisel antlaşmalar yaparlardı. 1758 tarihli "Uluslararası Hukuk " adlı eseri ABD Anayasası'nın kurucuları tarafından geniş çapta okunan hukukçu ve diplomat Emer de Vattel, bir hükümdar tarafından yapılan (ölümüyle sona eren) kişisel antlaşmalar ile "devletin bedenine bağlanan ve devlet var olduğu sürece varlığını sürdüren" "gerçek" bir antlaşma arasındaki tarihsel farka dikkat çekmiştir. 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa'da modern uluslararası hukuk sistemi ortaya çıktıkça, egemen devletler, baskın hukuk aktörleri olarak hükümdarların yerini almaya başladı. Bugün de devam eden bu yeni hukuk çağında, liderler ve parlamentolar artık tüm antlaşmaları,  tıpkı CEO'ların kendi kişisel sorumluluklarını üstlenmeden şirketler adına sözleşme imzalamaları gibi, yasal olarak bağlı oldukları uluslarının temsilcileri olarak onaylıyorlar.

Kişisel bir anlayıştan egemen bir anlayışa geçiş, antlaşmaların uluslararası alanda onaylanma kapasitesini kendi hukuk sisteminin gerekliliklerine bağladığı için kritik öneme sahipti. Eğer ulusal bir anayasa yasama onayını gerektiriyorsa, devlet başkanı olarak monarşiye sahip ülkelerin bile bu onayı alması gerekiyordu. Nitekim, modern antlaşma hukuku, bir ülkenin bir antlaşmaya verdiği onayın, bu onayı ifade ederken kendi yasasını açıkça ihlal etmesi durumunda geçersiz sayılabileceğini öngörmektedir.

Kongrenin antlaşma yapımından dışlanması, modern uluslararası hukukla bağdaşmaz ve Trump'ın imzaladığı her şeyi geçersiz kılmanın yasal yolunu açar; bu, demokratik olmayan ve anayasaya aykırı olmasının yanı sıra, çeşitli nedenlerden dolayı da tehlikelidir. İlki, şeffaflık eksikliğidir. Başkan Woodrow Wilson,  ülkeleri gizli antlaşmalara son vermeye çağırmıştı ; bu öneri daha sonra uluslararası hukuka kabul edildi . Tarih, bu kuralın zararlı ihlalleriyle doludur; örneğin, Doğu Avrupa'yı aralarında bölen ve II. Dünya Savaşı'nı başlatan 1939 Nazi-Sovyet paktının gizli kısmı gibi. Bugün, metinleri kamuoyuna açıklanmayan Trump'ın sözde ticaret anlaşmaları da benzer bir gizlilik içindedir . Japonya ve Güney Kore, yönetimin anlaşmalarına ilişkin açıklamalarını reddetti veya nihai bir anlaşmanın olmadığını iddia etti. Amerikan halkı, Trump'ın kendi adlarına hangi yükümlülükleri üstlendiği konusunda hiçbir fikre sahip değil.   

Bu şekilde pervasızca davranan Trump yönetiminin anlaşmaları, ülkenin para harcamasını gerektirebilir; bu da yalnızca ABD Temsilciler Meclisi'nin yetkisindedir. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yapılan zirve,  daha da vahim sonuçlar doğurabilecek durumları akla getiriyor : Ya Trump, Rusya'nın fetihlerini tanıyan bir Rusya-Ukrayna barış anlaşmasının garantörü olarak Amerika Birleşik Devletleri'ni belirlerse? Böyle bir anlaşma muhtemelen uluslararası hukuku ihlal eder ve Ukrayna'nın anlaşmayı istediği zaman reddetmesine izin verir . Ya Putin, Trump'a Ukrayna'nın barışı ihlal ettiğini söylerse, bu doğru olsun ya da olmasın? O zaman Amerika Birleşik Devletleri, Rusya'ya askeri olarak yardım etmek zorunda kalır mı? Bu, anayasal olarak başkan ve Kongre arasında paylaşılan savaş yetkilerinin bir kullanımı olur mu ?

Trump'ın kişisel anlaşmaları, Kongre'nin daha önce onayladığı anlaşmalarla da çelişebilir. Örneğin, Beyaz Saray, ABD'nin Kongre'nin her iki kanadı tarafından daha önce onaylanmış serbest ticaret anlaşmaları bulunan 20 ülkeden üçü olan Kanada, Meksika ve Güney Kore ile ticaret anlaşmaları müzakere ediyor . Tek başına yapılan başkanlık anlaşmaları, bu önceki anlaşmaların yerini alabilir; bu da anayasaya uygunluğu tartışmalı bir başka manevradır.

Son olarak, gizli kişisel anlaşmalar, mahkemelerin anayasal rollerini, örneğin bireylerin haklarını koruma görevlerini yerine getirmelerini imkansız hale getirebilir. Mart ayında El Salvador ile yapılan ve yönetimin yüzlerce yabancı vatandaşı kötü şöhretli CECOT hapishanesine naklettiği anlaşma , Mayıs ayı sonuna kadar gizli kalmış gibi görünüyor. Kongre üyeleri  ve sınır dışı edilenlerin avukatları, anlaşmayı daha önce görmek istediler, ancak yönetim bu talepleri reddetti. Anlaşmayı inceleyememek, ABD mahkemelerini, Amerika Birleşik Devletleri'nin yanlışlıkla sınır dışı edilen Kilmar Abrego Garcia'nın iadesini talep etmek için yasal gerekçesi olup olmadığını belirleme konusunda imkansız bir duruma soktu. (Sonuç olarak, Trump, sınır dışı edilenlerin iadesi talebine yasal bir yetki vermeyen bağlayıcı olmayan bir siyasi taahhütte bulunmuştu. Yüksek Mahkeme nihayetinde  yönetime iadesini "kolaylaştırması" emrini verdi .)

Benzer şekilde şeffaf olmayan bir başka olayda ise, yönetim bazı göçmenleri Gana'ya sınır dışı ediyor ve Gana'nın da onları üçüncü ülkelere göndermesi bekleniyor. Bir yargıç tarafından sorgulandığında, Adalet Bakanlığı avukatı, Amerika Birleşik Devletleri'nin bu transferleri kolaylaştırmak için Gana ile bir anlaşması olmadığını belirtti . Ancak Gana Dışişleri Bakanı, yaptığı bir kamuoyu açıklamasında, Gana kabinesi ve başsavcısı tarafından incelenmiş bir anlaşmanın gerçekten var olduğunu ifade etti . Trump yönetimi anlaşmaları onay için Kongre'ye göndermediği ve üzerinde anlaşmaya varılan metnin raporlanmasını geciktirdiği için, yargıcın kime inanacağına karar verecek bağımsız bir yolu yok.

1788'de Alexander Hamilton, Federalist Yazılar'dan birinde, ABD Anayasası'nın antlaşma yapma yetkisini tamamen yürütme veya yasama organına vermediğini açıklamıştı. Bunu yaparken, mutlak kraliyet otoritesinin eski modelinden kopuşu vurgulamıştı: "Yürütme organının kalıtsal bir hükümdar olduğu hükümetlerde, antlaşma yapma yetkisinin tamamını ona vermek ne kadar uygun veya güvenli olsa da, bu yetkiyi dört yıllık bir süre için seçilmiş bir yöneticiye emanet etmek tamamen güvensiz ve uygunsuz olurdu." Başka bir deyişle, İngiliz monarşisinden kopuşumuz, antlaşma yapma yetkisini tek bir kişiye değil, başkan ve Kongre'ye ortaklaşa vermeye yol açtı. Bu yetki, Trump'ın ailevi haleflerine de herhangi bir monarşik ardıllık yoluyla geçmeyecek.

İdeal olarak, Kongre Hamilton'ın uyarısını dikkate almalı ve antlaşma yapma rolünün yeniden kazanılmasını talep etmelidir. Mevcut Kongre'nin başkanın antlaşma politikasıyla yüzleşeceği konusunda hiçbir yanılsama içinde değiliz. Yine de, Amerikalılar yasama gücünü (veya bu durumda, bu gücün kullanılmamasını) kişiselleştirilmiş bir siyasi harekete tabi kılmaya direnmelidir. ABD dış ilişkilerinin bütünlüğünü önemseyen milletvekilleri, Trump'ın yasaya uyması  ve tüm ABD antlaşmalarının ve önemli siyasi taahhütlerinin tam metnini sunması konusunda ısrar ederek işe başlayabilirler. Bu metinlerin ne gösterdiğine bağlı olarak, üyeler, özellikle önceki ABD antlaşmalarıyla tutarsız olanlar olmak üzere, onay için sunulmayan antlaşmalar için fonlamaya kısıtlamalar getirilmesini isteyebilirler. Kongre anayasal yetkilerini yakında yeniden ileri sürmezse, Amerika, tüm yeni uluslararası yükümlülüklerimiz ve taahhütlerimizin yalnızca başkanın keyfine göre belirlendiği monarşik bir antlaşma anlayışına kayabilir.

(Bkz: https://foreignpolicy.com/2025/09/23/trump-congress-power-treaties-trade-deals-peace-agreement-king/)

Donald Trump, Orta Çağcılık ve Amerikan Hayal Gücü

Umberto Eco, 1980'lerde New York şehrini ziyaret ettiğinde, Trump Tower'ı neo-feodal bir konak olarak tanımlamıştı; Orta Çağ'ın katmanlı, gösteri odaklı ethosunun kapitalist sahne için yeniden tasarlanmış modern bir kalesi olarak nitelendirmişti .

On yıllar sonra, bu gözlem, ortaçağ referansları ve sembollerinin çağdaş Amerikan siyasetinde beklenmedik bir önem kazanmasıyla derinden yankı buluyor. Örneğin, Donald Trump'ın Savunma Bakanlığı adayı Pete Hegseth'in taşıdığı "Deus Vult" dövmesini ele alalım; bu ifade ortaçağ Haçlı Seferleri ile bağlantılı olup, günümüzde modern etnonasyonalist hareketler tarafından benimsenmiştir.

Bu anlar birbirinden bağımsız değil. Ortaçağ sembollerinin, fikirlerinin ve estetiğinin Amerikan kültürel ve siyasi manzaralarında yeniden kullanıldığı daha geniş bir olgunun parçasıdırlar. Kitabım tam olarak bu etkileşimi inceliyor. Ortaçağ yapıları Amerikan kimliğini tanımlamak, eleştirmek ve efsaneleştirmek için nasıl kullanıldı? Bu, bir ulus olarak kendimize anlattığımız hikayeler hakkında neyi ortaya koyuyor?

Orta Çağ Amerikası mı?

Orta Çağ ile modern Amerika arasındaki bağlantı ilk bakışta zayıf görünebilir. Sonuçta, Amerika Birleşik Devletleri genellikle Aydınlanma ideallerinin zirvesi olarak çerçevelenir: demokrasi, rasyonellik ve ilerleme. Ancak, kitapta savunduğum gibi, Orta Çağ hem bir hayalet hem de bir temel olarak varlığını sürdürüyor. Sömürge tüzüklerinde Haçlı söyleminin kullanılmasından, Batı romanlarındaki şövalyelik ideallerine ve hatta HBO'nun Game of Thrones dizisine kadar , Amerikan kültürü geçmişiyle yüzleşmek ve geleceğini tasavvur etmek için tekrar tekrar Orta Çağ'a başvuruyor.

 

Örneğin, Britanya Amerikası'nın sömürge tüzüklerini ele alalım; bu tüzükler Yeni Dünya kolonizasyonunu Hristiyan Haçlı Seferlerinin bir devamı olarak çerçevelemiştir. Bu belgeler, Orta Çağ Haçlı tüzükleriyle aynı dini ve ekonomik dili kullanarak toprak genişlemesini ve fetihleri ​​haklı çıkarmıştır. Bu tür paralellikler, Orta Çağ ve modern dönem arasındaki net ayrımı sorgulayarak, bunun yerine sömürgeci ve emperyalist emellerle şekillenen bir sürekliliği öne sürmektedir.

Orta Çağ'ın yankıları bize tarihin asla tamamen geride kalmadığını hatırlatır.

Scott Corbet Riley

Feodalizm Yeniden Düşünülüyor

Feodal hiyerarşilere duyulan hayranlık, tarihsel anlatılarla sınırlı değildir. Çağdaş Amerika, ortaçağ sosyal yapılarını sıklıkla romantize ederek moderniteye dair derin kaygıları ortaya koymaktadır. Altın yaldızlı iç mekanları ve ayrıcalıklı havasıyla Trump Tower, modern bir kale işlevi görmektedir; hayranlık uyandırmak ve boyun eğdirmek için tasarlanmış bir güç ve ayrıcalık sembolüdür. Benzer şekilde, Game of Thrones gibi popüler kültür fenomenleri, feodal güç dinamiklerinin cazibesini ve vahşetini vurgulayarak, demokrasinin vaatleri ve başarısızlıkları hakkındaki ikircikli düşüncelerimizi yansıtmaktadır.

Aynı zamanda, ortaçağa yapılan bu göndermeler eleştiriden de muaf değildir. Mark Twain ve Ursula K. Le Guin gibi isimler, ortaçağcılığı kullanarak egemen anlatıları altüst etmiş, Amerikan istisnaiyetçiliğinin doğasında var olan çelişkileri ve dışlamaları ortaya koymuştur. Kitapta da ele aldığım gibi, Twain'in ortaçağ şövalyeliğine yönelik hicivli yaklaşımları ve Le Guin'in güç dinamiklerine dair spekülatif araştırmaları, ortaçağ imgelerinin zaferci kullanımlarına karşıt noktalar sunmaktadır.

Neden Önemli?

Ortaçağcılığın Amerikan kültüründeki rolünü anlamak sadece akademik bir çalışma değildir. Bu, tarihin çağdaş amaçlara hizmet etmek üzere nasıl sürekli yeniden yazıldığını görmemize yardımcı olur; ister eşitsizliği haklı çıkarmak, ister değişime direnmek, ister alternatifler hayal etmek olsun. Ortaçağ/modern ayrımını sorgulayarak, dünyamızı şekillendiren hikayeleri ve bunların teşvik ettiği değerleri daha iyi anlayabiliriz.

Yeni Dünya Orta Çağcılıkları, okuyucuları bu bağlantıları keşfetmeye ve Orta Çağ geçmişinin Amerikan bugününü nasıl etkilemeye devam ettiğini düşünmeye davet ediyor. İster Trump Tower'ın yaldızlı salonlarında, ister siyasi kampanyaların söylemlerinde olsun, Orta Çağ'ın yankıları bize tarihin asla gerçekten geride kalmadığını, her zaman zamanımızın karmaşıklıklarıyla nasıl başa çıktığımızın bir parçası olduğunu hatırlatıyor.

SCOTT CORBET RILEY, UC Santa Cruz'dan Edebiyat alanında doktora derecesine sahip olup şu anda Washington, Seattle'daki Lakeside Okulu'nda Latince öğretmenliği yapmaktadır.

(BKz: https://boydellandbrewer.com/blog/medieval-history-and-literature/donald-trump-medievalism-and-the-american-imaginary/)

Trump'ın Göçmenlikten İç Düşmana Yönelmesi

Trump'ın göçmenleri şeytanlaştırmaktan vazgeçip solcuları hedef almaya geçmesi, tam anlamıyla faşistlerin taktiklerinden biridir.

 

Ryan Devereaux

3 Ekim 2020

2016'da Donald Trump'ın ABD'yi anlatışını dinlemek, kimliğini kahverengi tenli istilacı dalgalarına kaptırma tehlikesiyle karşı karşıya olan bir ulusun hikayesini dinlemek gibiydi. Göç ve sınır, özellikle de ABD ile Meksika arasına bir duvar inşa etme acil ihtiyacı, Trump'ın seçim kampanyası söylemine hakim oldu. Göreve geldikten sonra, başkanın en üst düzey göçmenlik danışmanı Stephen Miller, birbiri ardına cezalandırıcı girişimleri hayata geçirdi; Müslüman çoğunluklu ülkelerden gelen yolcuları yasakladı, diğerlerinin kuzeye yolculuk yapmasını engellemek için göçmen çocukları ebeveynlerinden ayırdı, on binlerce sığınmacıyı sınırın en tehlikeli şehirlerinde davalarının sonuçlanmasını beklemeye zorladı ve koruma altındaki topraklardan geçerek devasa yeni sınır duvarları inşa etti. Bugün, sınırda sığınma fiilen ölmüş durumda ve Trump'ın İç Güvenlik Bakanlığı, koronavirüsü bahane ederek göçmenleri -aileler, çocuklar ve bebekler de dahil olmak üzere- mümkün olan en hızlı şekilde ülkeden atmaya çalışıyor.

Bu nedenle, 2020'nin ilk başkanlık tartışmasında göçmenlik konusunun neredeyse hiç gündeme gelmemesi bazıları için sürpriz olmuş olabilir. Bu durum, en azından kısmen, Trump yönetiminin önceliklerini belirleme biçiminin, Amerikan polisinin gücünü ve vahşetini sorgulayan protesto dalgalarının ülkeyi kasıp kavurduğu son birkaç ay içinde evrim geçirmesinden kaynaklanmaktadır. Şüphesiz ki, göçmen karşıtı mekanizma işlemeye devam ediyor. Temmuz ayında, Göç Politikası Enstitüsü, Trump'ın göreve başlamasından bu yana yönetimin göçmenlik konusunda aldığı 400'den fazla idari kararı listeledi . Bu politikalar, ülke genelinde ve dünya çapında her gün sayısız bireyi ve aileyi etkilemeye devam ediyor ve eski bir üst düzey İç Güvenlik Bakanlığı yetkilisinin iddiaları doğruysa, Miller, Trump'ın görevde kalması durumunda uygulamaya koymaya hazır bir " şok ve dehşet " göçmenlik kampanyası hazırlamış durumda. Ancak bu çabalar eş zamanlı olarak devam ederken, Trump yönetimi, iktidarda kalma çabasında solcuların, anarşistlerin ve anti-faşistlerin oluşturduğu iddia edilen tehditleri giderek daha fazla ve belirgin bir şekilde merkezine almıştır. Yale Üniversitesi'nde felsefe profesörü ve " Faşizm Nasıl İşler: Biz ve Onlar Siyaseti " kitabının yazarı Jason Stanley, "Tehdit algısının bu şekilde genişlemesi, doğrudan otoriter rejimlerin taktiklerinden biridir" dedi.

Stanley, The Intercept'e verdiği demeçte, faşist iktidar gaspının nasıl gerçekleştiğini açıklarken, "Vatandaşları vatandaş olmayanlardan ayıran bir şeyle başlıyorsunuz," dedi. "Sömürge savaşınız, terörle savaşınız, vatandaşlar ve vatandaş olmayanlar arasında ayrım yapmaya odaklanan emperyalist savaşınız var ve sonra bu gücü siyasi rakiplerinize karşı içe doğru yönlendiriyorsunuz."

Trump yönetimi, iktidarda kalma çabasında solcuların, anarşistlerin ve anti-faşistlerin oluşturduğu iddia edilen tehditleri giderek daha fazla ve belirgin bir şekilde merkezine almıştır.

Trump örneğinde, yönetiminin ilk üç yılında MS-13 çete üyelerinden gelen tehditler, Meksika üzerinden kuzeye doğru ilerleyen göçmen kervanları, mülteci nüfusunun arasına gizlenmiş IŞİD militanları ve daha fazlası hakkında konuşmalar yapıldı; bunların hepsi vatana yönelik tehditler, ulusal güvenliğe tehlike oluşturan ve kararlı kolluk kuvvetleri ve askeri müdahaleleri gerektiren bir "işgal" olarak nitelendirildi. Bazı durumlarda, örneğin ara seçimler sırasında sınıra askeri birliklerin konuşlandırılmasına yol açan Ekim 2018 göçmen kervanlarında olduğu gibi , tehdidin sözde artan ciddiyeti önemli seçim anlarıyla örtüştü. Beyaz Saray, başından beri, genellikle başkanın muhalif siyasi partisinin üyeleri tarafından yönetilen sözde sığınma şehirleri olarak adlandırılan bazı bölgelerin tehlikeli yabancılara kalkan sağladığını savundu. Buna karşılık, İç Güvenlik Bakanlığı (DHS), bu şehirlere yönelik yüksek profilli operasyonlar başlattı; zaman zaman, şehirlerin derinliklerindeki Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza operasyonlarını desteklemek için militarize edilmiş Sınır Devriyesi taktik birimlerini konuşlandırdı ve başkanın kararlılığını göstermek için medyaya hazır fotoğraf ve video paketleri üretti.

Yönetimin rakiplerini çerçeveleme biçimi, George Floyd'un öldürülmesi ve ardından gelen protestolarla yeni bir aşamaya girdi; ülke, yakın tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde polisliğin meşruiyetine meydan okumayla karşı karşıya kaldı. Bu protestoların büyük çoğunluğu geleneksel şiddet içermeyen sivil haklar modelini izlerken, ayaklanma bir polis karakolunun ateşe verilmesiyle başladı ve bugüne kadar, protestocuların önemli bir kısmı taleplerinin ve eylemlerinin militanlığı konusunda özür dilemiyor. Bu kargaşanın arka planında, Trump yönetimi, Stanley'nin faşist bir iktidar gaspının ikinci aşaması olarak tanımlayacağı şeyi benimsedi: içe kapanma.

15 Ağustos 2020'de Georgia, Stone Mountain'daki Stone Mountain Parkı yakınlarında düzenlenen bir beyaz üstünlüğü örgütü mitinginde, ırkçılık karşıtı ve faşizm karşıtı protestocular ile aşırı sağcı milis üyeleri arasında Konfederasyon bayrağı için kavga çıktı.

 

Fotoğraf: Logan Cyrus/AFP/Getty Images

Başkan, lideri olmayan anti-faşist hareket olan Antifa'yı terörist örgüt olarak tanımladı ve muhafazakar medya ekosistemi de onun arkasında saf tuttu. The Intercept'in Temmuz ayında bildirdiği ve üst düzey bir İç Güvenlik Bakanlığı (DHS) ihbarcısının geçen ay doğruladığı gibi  , ülkenin en üst düzey İç Güvenlik yetkilileri, huzursuzluk sırasında sağcı aşırıcılardan ve beyaz üstünlükçülerden gelen ölümcül tehdidi küçümserken, başkanın soldan gelen tehditler hakkındaki söylemlerini desteklediler. Yılın başında sığınma şehirleri olan Demokratların yönettiği toplulukların birçoğu artık " anarşist yargı bölgeleri " ilan edildi ve Sınır Devriyesi taktik ekipleri de dahil olmak üzere diğer özel federal birimler, revize edilmiş bir görevle bu şehirlere konuşlandırıldı.

Stanley'nin iddiası, ABD'nin şu anda faşist bir hükümete sahip olduğu değil - en azından henüz değil. Bunun yerine, Trumpizm'in endişe verici özelliklerine dikkat çekiyor. "Bu bir lider kültü, her şey Trump'la ilgili," dedi. "Bu faşist bir sosyal ve siyasi hareket." Düşmanların belirlenmesinin bu tür hareketlerin merkezinde yer aldığını ve çoğu zaman suçlu ilan edilen göçmen nüfusları ile siyasi sol arasında bağlantılar kurmayı içerdiğini savundu. Stanley, Trump'ın argüman çizgisinin kökenlerini açıklarken, "Bu KKK ideolojisi," dedi. "Ku Klux Klan, Marksist Yahudilerin Siyah Amerikalılarla ırk savaşı çıkarmaya çalıştığını ve göçmenleri getirip beyaz ırkı yok etmeye çalıştığını söylüyor." Bu argümanın varyasyonları " büyük yer değiştirme teorisi " olarak biliniyor ve El Paso ve Pittsburgh'dan Norveç ve Yeni Zelanda'ya kadar cani ırkçı teröristlerin manifestolarına ve çevrimiçi söylemlerine girmiş durumda. Stanley, "Fikir şu ki, solcular beyaz ırkı yok etmek için göçmenleri getiriyor," dedi. “Göçmenlik, komünistlerin iktidarı ele geçirebilmeleri için ulusun ırksal karakterini yok etmeyi amaçlayan bir komünist komplosudur.”

“Buradaki fikir, solcuların beyaz ırkı yok etmek için göçmen getirdiği yönünde. Göçmenlik, komünistlerin iktidarı ele geçirebilmeleri için ulusun ırksal karakterini yok etmeyi amaçlayan bir komplo.”

Amerika Birleşik Devletleri'nde, ülkenin açık ara en büyük kolluk kuvveti olan İç Güvenlik Bakanlığı (DHS), bu ele geçirme girişimini durdurmak isteyen herhangi bir otoriter rejim için cazip bir araç olacaktır. Bakanlığın yaklaşık iki düzine bileşen kurumundan biri olan Gümrük ve Sınır Koruma Teşkilatı'nın tek başına, Brezilya hava kuvvetlerinin büyüklüğüne yakın bir uçak filosu bulunmaktadır . DHS, eyalet ve yerel ortakları sahadaki memurların karşılaşabileceği tehditler hakkında bilgilendirmek üzere tasarlanmış ülke çapında bir kolluk kuvveti "birleştirme merkezleri" ağı işletmektedir. The Intercept'in Temmuz ayında bildirdiği gibi , bu bilgilerin çoğunu dağıtan DHS istihbarat birimi -üst düzey DHS yetkililerinin Trump lehine manipüle etmekle suçlandığı aynı birim- başkanın sınır ve göç politikalarına karşı çıkanları yerli terörist olarak tanımlayan raporları defalarca yaymıştır.

Stanley, "Vatandaş olmayanları hedef alıp onları terörist olarak karalamaya adanmış devasa bir yarı askeri örgütümüz var," dedi. "Bunu biraz daha öteye taşıyıp siyasi rakiplere odaklanmak yeterli."

ABD İç Güvenlik Bakan Vekili Ken Cuccinelli, 4 Ağustos 2020'de Washington DC'deki Dirksen Senato Ofis Binası'nda Senato Yargı Komitesi Anayasa Alt Komitesi önünde "anarşist şiddet" hakkında ifade verdi.

 

Fotoğraf: Chip Somodevilla/Getty Images

Sol'u Hedef Almak

Son protestolar karşısında, Trump'ın görevdeki ilk üç buçuk yılını, özellikle göçmenlik uygulamaları yoluyla tanımlayan İç Güvenlik Bakanlığı (DHS) operasyonlarının siyasallaştırılması yeni boyutlara ulaştı. ABD Hükümet Hesap Verebilirlik Ofisi'ne göre, her ikisi de yasadışı olarak görevlerini yürüten Chad Wolf ve Ken Cuccinelli, kendi ofisleri ve diğer federal kolluk kuvvetleri tarafından üretilen kanıtlara rağmen, aşırı sağcı grupların ülkedeki en kalıcı ve sürekli iç terör tehdidini oluşturduğuna dair Trump'ın antifa'nın ulusal güvenliğe büyük bir tehlike oluşturduğu argümanına defalarca destek verdiler. Onların liderliğinde, Sınır Devriyesi ve ICE ajanları da dahil olmak üzere DHS göçmenlik uygulama personeli, yerel seçilmiş liderlerin isteklerine karşı, devam eden Black Lives Matter protestolarının yaşandığı Portland, Oregon'a konuşlandırıldı. Bu hamle, huzursuzluğu yatıştırmak yerine daha da kötüleştirdiği gerekçesiyle defalarca eleştirildi.

 

İlgili

Proud Boys mitingi başarısızlıkla sonuçlandı ancak Portland polisi saldırıya geçti.

Wolf ve Cuccinelli'nin yükselişi, DHS'deki liderliğin daha geniş çaplı bir şekilde zayıflatılmasının bir parçasıdır ve bu durum, Trump'ın 2016'daki orijinal danışman ekibinin tek hayatta kalan üyesi Stephen Miller'a sadık olanlardan başka kimsenin yer almamasına yol açmıştır.

Miller, Temmuz ayında Fox News'un talk show sunucusu Tucker Carlson'a Portland'daki protestolarla ilgili sorulan bir soruya şöyle yanıt verdi : "Demokrat Parti tarihsel olarak uzun zamandır ayrılıkçı bir parti olmuştur; bugün gördüğünüz şey, Demokrat Parti'nin köklerine geri dönmesidir  . Federal yasalara, göçmenlik uygulamalarına karşı bu tür kanunsuz isyanlara girişen bu şehirlerin belediye başkanları, benzeri görülmemiş faaliyetlerde bulundular ve bu yönetim, tarihte ilk kez, Amerikan işçisine karşı elli yıllık iki partili ihanetten sonra göçmenlik uygulamalarını yeniden tesis etmek için harekete geçti." Şunları da ekledi: "Bu, bu ülkenin hayatta kalmasıyla ilgili ve geri adım atmayacağız."

Göçmenlere karşı yürüttüğü savaşla tanınsa da, Miller'ın siyasi uyanışı aslında derinden kök salmış sol karşıtlığına dayanmaktadır. Araştırmacı gazeteci ve " Nefret Yayıcı: Stephen Miller, Donald Trump ve Beyaz Milliyetçi Gündem " kitabının yazarı Jean Guerrero, The Intercept'e verdiği demeçte, "Stephen Miller'ın en büyük güçlü yönlerinden biri ve orijinal felsefesi, solculara saldırmak üzerineydi. Solculara odaklanmak, Miller'ın ideolojisinin mantıksal sonucudur." dedi.

“Sol kanada odaklanma, Miller’ın ideolojisinin mantıksal sonucudur.”

Guerrero, Miller'ın Güney Kaliforniya'daki çocukluğunu anlatırken, genç Miller'ın 1960'lar ve 1970'lerde Kara Panterler gibi gruplarla bağlarını koparan ve hayatının geri kalanını siyasi solla savaşa adayan David Horowitz'in himayesinde nasıl büyüdüğünü ayrıntılarıyla aktarıyor . Guerrero, üniversitede Miller'ın sol karşıtlığının, büyük yer değiştirme teorisiyle iç içe geçtiğini ve bunun da göç ve sınır güvenliği hakkındaki görüşlerinin temelini oluşturduğunu açıklıyor. Guerrero, "Bu, Amerika Birleşik Devletleri'nin Demokrat Parti'nin Müslümanlar ve diğer renkli insanlarla ortaklık kurması şeklinde varoluşsal bir tehditle karşı karşıya olduğu fikrine dayanıyor" diyor. "Göçmenlik sistemini bu beyaz milliyetçi gündemi gerçekleştirmenin bir yolu olarak gördü." 2015 yılında, o zamanki Senatör Jeff Sessions'ın yardımcısı olarak Miller, Breitbart'ın sağcı haber sitesindeki muhabirleri, büyük yer değiştirme teorisine dayanan ırkçı bir Fransız romanı olan " Azizlerin Kampı" hakkında yazmaya teşvik etti .

Göçmenleri son derece insanlık dışı terimlerle tanımlamanın yanı sıra, kitap Batı uygarlığının çöküşünün özellikle mültecilerle dayanışma içinde olan "ırkçılık karşıtları", "kışkırtıcılar" ve "anarşistler" gibi siyasi sol kesime dayandığını savunuyor. Guerrero'ya göre, bu pasajlar günümüzde giderek daha da önem kazanıyor. "Birçok insan bunun renkli insanları nasıl şeytanlaştırdığından bahsediyor, ki bu doğru," dedi. "Ancak bana en çarpıcı gelen şeylerden biri, kitapta ırkçılık karşıtları hakkında kullanılan söylem ile Trump'ın yeniden seçim söyleminde gördüğümüz, ırkçılık karşıtı protestocuları kışkırtıcı ve anarşist olarak tanımlayan ve tüm solu bu ülkeyi yok etmek isteyen bir kalabalık olarak göstermeye çalışan söylem arasındaki yankılar; bu da özünde beyaz soykırım teorisidir."

Aşırı sağcı ve Trump yanlısı bir grup olan Proud Boys, 26 Eylül 2020'de Portland, Oregon'da "Antifa'ya Karşı Yurtiçi Terörizme Son Verin" adlı bir mitingde müttefikleriyle bir araya geldi. Fotoğraf: John Rudoff/Anadolu Agency/Getty Images.

Geri çekilin ve hazırda bekleyin.

Başkanın en endişe verici eylemlerinden biri, silahlı, sağcı paramiliter gruplarla yakınlaşması ve ülkenin güvenlik güçlerinin apolitik kurumlar değil, aksine "hukuk ve düzen" gündeminin hevesli ve aktif destekçileri olduğuna olan güvenidir.

Trump, Salı gecesi yapılan tartışmada neo-faşist sokak dövüşü çetesi Proud Boys'a "Geri çekilin ve bekleyin" dedi. Bu yorum, Güney Yoksulluk Hukuk Merkezi'nin kendi liderleri ve üyeleri de dahil olmak üzere nefret grubu olarak listelediği bir örgüte başkomutanın emri olarak geniş çapta yorumlandı . Trump ayrıca, kendisini anti-faşist olarak tanımlayan Michael Reinoehl'in geçen ay Oregon'da kolluk kuvvetleri tarafından öldürülmesi olayına da değindi. Ölümünden kısa bir süre önce Vice News tarafından yayınlanan bir röportajda Reinoehl, birkaç gün önce bir arkadaşını savunmak amacıyla aşırı sağcı Patriot Prayer grubunun destekçisi Aaron J. Danielson'ı vurduğunu ve öldürdüğünü söylemişti. Bir görgü tanığı, Reinoehl'in uyarı yapılmadan vurulduğunu iddia etti. Salı gecesi yapılan tartışmada cinayete atıfta bulunan Trump, kolluk kuvvetlerinin "işini hallettiğini" söyledi. Daha önce de cinayeti "intikam" eylemi olarak nitelendirmişti.

 

İlgili

Portland'da yerel polisin federal yetkililerle koordinasyonu konusunda soru işaretleri dolaşıyor.

Trump, benzer şekilde, Wisconsin'in Kenosha kentinde iki Black Lives Matter protestocusunu öldürmek ve birini yaralamakla suçlanan, başkanın ve polisin 17 yaşındaki hayranı Kyle Rittenhouse'u savundu. Başkanın söylemini tekrarlayan NBC News'in bu hafta elde ettiği belgeler, İç Güvenlik Bakanlığı personelinin, suçlanan tetikçi hakkında sempatik yorumlar yapmaları yönünde talimat aldığını ve medyanın Patriot Prayer'ı yanlış bir şekilde ırkçı bir örgüt olarak gösterdiğini ortaya koydu . Hem Danielson hem de Rittenhouse, aşırı sağda şehit statüsüne ulaştılar. İsimleri,  geçen hafta sonu Portland'da düzenlenen bir Proud Boys mitinginde tekrar tekrar anıldı . Sayıca az olmasına rağmen, miting sivil çatışma ve başkana ve ulusal güvenlik güçlerine bağlılık söylemiyle doluydu. Etkinlikte " İnce Mavi Hat " bayrakları ve "sağcı ölüm mangaları" kelimelerinin kısaltması olan "RWDS" harfleri her yerdeydi.

Sağcı paramiliter gruplara ve kolluk kuvvetlerine verdiği destek arasındaki çizgilerin bulanıklaşması, Trump'ın başkanlığının sürekli bir özelliği olmuştur. Temmuz ayında, Başkan Yardımcısı Mike Pence'in Philadelphia polis sendikasıyla yaptığı görüşmede , yerel Proud Boys şubesinin üyeleri de yer aldı . Bu arada, Arizona'daki şiddet içeren "Polisi Destekle" protestolarında katılımcılar , solcu siyasi rakiplerinin öldürülmesini hayal ettiler . Salı gecesi yapılan bir görüşmede Trump, Biden'dan kampanyasını destekleyen bir kolluk kuvveti teşkilatının adını vermesini istedi. Biden bunu yapmadı. Bu arada Trump, Sınır Devriyesi ajanlarını ve ICE sınır dışı memurlarını temsil edenlerden Polis Kardeşlik Birliği'ne kadar ülke genelindeki kolluk kuvvetleri sendikalarından geniş destek gördü.

Stanley, "Tüm görev süresi boyunca güvenlik güçlerinin gönlünü kazanmaya çalıştı," dedi. Salı gecesi yapılan tartışma sona ererken, Trump açıkça destekçilerini seçim sandıklarına gitmeye ve "daha önce hiç görmediğiniz türden bir dolandırıcılık" olacağını öngördüğü seçimde şüpheli faaliyetlere karşı tetikte olmaya teşvik etti. Stanley, paramiliter grupları ve sadık güvenlik servislerini etkilemenin, seçimin bütünlüğünü sorgulamanın ve destekçilerini kendi başlarına harekete geçmeye çağırmanın "klasik faşist taktikler" olduğunu savundu.

"Şüphesiz ki faşist taktikler kullanıyor ve bunların çoğunu, özellikle de göçmenlik konusunda, politikaya dönüştürdü," dedi. "Şimdi de siyasi rakiplerine yöneliyor, bu yüzden şimdi gerçekten faşist bir rejime dönüşme endişesiyle karşı karşıyayız."

(Bkz: https://theintercept.com/2020/10/03/trump-immigration-antifa-fascism/)

17 Ekim 2025

Henry Giroux

Trump'ın Beyaz Saray Baş Danışmanı Yardımcısı Stephen Miller , iyi bilinen bir beyaz milliyetçi ve Trump'ın ırkçı politikalarının en etkili mimarlarından biridir. Miller uzun zamandır aşırı sağcı medya ve aşırılıkçı figürlerle aynı safta yer almaktadır . DACA'ya açıkça karşı çıkması ve ağırlıklı olarak beyaz olmayan nüfus için Geçici Koruma Statüsü'nün sona erdirilmesi çağrıları, derinlere kök salmış ırkçılığını daha da ortaya koymaktadır. Uluslararası öğrencilere, yüksek öğrenime, göçmenlere ve beyaz milliyetçilik ve ırksallaştırılmış vatandaşlık anlayışına uymayı reddeden herkese yönelik saldırıları, federal hükümetin tüm gücünün farklılığa karşı silah olarak kullanıldığı bir intikam politikasını ortaya koymaktadır. Onun bağnazlığı o kadar kötü şöhretlidir ki, kendi aile üyeleri bile onu alenen kınamıştır . 

Devlet terörizmi, sistemik ırkçılık, kitlesel tutuklamalar, sınır dışı etmeler ve muhaliflerin suç haline getirilmesi rejiminin merkezinde yer alan Miller, Trump'ın en baskıcı politikalarının itici gücü olmuştur. Trump'ın ilk döneminde, Müslüman yasağını, ailelerin ayrılması politikasını ve doğumla kazanılan vatandaşlığa yönelik saldırıları kaleme almıştır; bunların hepsi, utanmaz bir beyaz üstünlükçü ve öjenikçi dünya görüşüne dayanmaktadır. Trump'ın ikinci döneminde ise, kitlesel sınır dışı etmeler, doğumla kazanılan vatandaşlığın kaldırılması ve beyaz Hristiyan vizyonunun dışında kalanların vatandaşlığının iptali gibi daha da sert önlemlerin mimarı olarak ortaya çıkmıştır .  

Jonathan Blitzer, The New Yorker'da yazdığı yazıda , Miller'ın beyaz üstünlükçü ideolojisinin ve göçmenlere duyduğu şiddetli nefretin derinliğini hafife alarak, "Miller'ın göçü kısıtlama ve göçmenleri cezalandırma takıntısı, Trump Beyaz Sarayı'nın belirleyici özelliği haline geldi" diyor. Blitzer'ın bu yorumu Trump'ın ilk başkanlığı döneminde yapılmış olsa da, Miller'ın zaten ortaya çıkan bir polis devletinin baş mimarı olduğu ve bu projenin o zamandan beri tam olarak görünür hale geldiği artık açıkça ortada.

Onun etkisi altında, ICE'nin işleyişi korku ve ırksal terörün bir aracı haline geldi. Söylemlerinden cesaret alan göçmenlik görevlileri, siyah ve kahverengi tenli, varlıkları başlı başına suç sayılan göçmenleri taciz etti, gözaltına aldı ve kaçırdı. Politika performansa, konuşma ise ritüele dönüştü. ICE'nin sözde "uygulama operasyonları" ürkütücü bir hassasiyetle tırmandı; ülke genelinde restoranlara, çiftliklere ve iş yerlerine baskınlar düzenlendi ve tutuklamalar bazen günde iki bini aştı . İdari uygulama olarak başlayan şey, bir gözdağı ve gösteri politikasına, savunmasızlığı suç haline getirmeyi ve merhameti şüpheli kılmayı amaçlayan hesaplı bir güç gösterisine dönüştü. 

Bu planlı vahşet, yalnızca Miller'ın ideolojisini değil, kişiliğini de yansıtıyordu. Yahoo News'in bildirdiğine göre, eski meslektaşları bile onu dayanılmaz, "kaba, kibirli ve kendi üstünlük duygusuyla dolu" olarak tanımlamıştı . Capitol Hill'de geniş çapta nefret ediliyordu; her etkileşimi küçümseme ve kinle doluydu. Konuşmalarında başkalarına gösterdiği küçümseme, kanunlaştırdığı küçümsemeyi yansıtıyordu. Miller'ın karakteri politika haline geldi: kibir otoriterliğe, küçümseme zulme ve egemenlik arzusu polis devletinin iskeletine dönüştü. 

Miller'ın varlığı, bir makinenin soğuk mekanizasyonunu, kendi kendine dönmüş, ritimsiz, empati yoksunu ve zarafetsiz hareket eden bir bedeni çağrıştırıyor. Varlığı mühendislik ürünü gibi: soğuk, yaralı ve içi boşaltılmış, bedeni bir komuta aracı haline getirilmiş. Sanki kendi içindeki bir savaş çoktan kaybedilmiş, kırılganlığa, hayal gücüne ve hissetme kapasitesine karşı bir savaş; geriye kalan ise hayatın kendisine karşı zırhlanmış bir adam. Ünlü psikolog Wilhelm Reich, Miller'da "karakter zırhı" dediği şeyin klasik belirtilerini, yani bastırma sonucu oluşan ve bedende sertlik, gerginlik ve kendiliğindenliğin ölümü olarak kendini gösteren ruhsal kabuğu tanıyacaktı. Hareketleri gergin, konuşması metalik, tavrı sıcaklıktan ve ritimden yoksun. Bunlar sadece davranış biçimleri değil; empatiden kopmuş ve ideoloji tarafından taşlaşmış bir bilincin görünür yaralarıdır. 

Miller'ın otoriterliği sadece entelektüel veya politik değil, bedenseldir; duruşuna kazınmıştır, kendi hapishanesi haline gelmiş bir beden, içsel bir ıssızlığın dışsal biçimidir. Reich için bu sorunun kaynağı " esas olarak bireylerde değil, kapitalizmin kurumları aracılığıyla insanlara dayatılan yapay bir durumdur ." Reich'ın baskının toplumsal üretimi olarak gördüğü şey, Miller'da bunun bir performansı haline gelir. Onun katılığı artık gizli değildir, sergilenir, dramatize edilir ve silah haline getirilir. Karakter ve gücün bu kaynaşması, Miller'ın politikasının tiyatral özünü, performans üzerine kurulu, vahşeti gösteriye ve yönetimi tahakküm için bir sahneye dönüştüren otoriter bir mizacı ortaya koymaktadır.

Bu performans politikası soyut değildi, pedagojikti; baskınlar ve sürgünler gösterisi aracılığıyla ulusa zulmü güçle eşdeğer tutmayı öğretiyordu. Ancak bu baskınlar bürokratik kontrol uygulamalarından daha fazlasıydı; halkı zulüm pedagojisi konusunda eğitmek için sahnelenen terör ve tahakküm koreografileriydi. Devlet şiddetinin her eylemi, korkuyu rızaya ve acıyı iktidarın kanıtına dönüştürmek için tasarlanmış bir tür siyasi tiyatro haline geldi. Miller'ın sapkın içgörüsü, faşizmin sadece itaati dayatmakla kalmayıp, onu sahnelediğini fark etmesinde yatmaktadır.

Devlet şiddetinin tiyatrosunu mükemmelleştiren Miller, kısa süre sonra etkisini başka bir alana, dilin kendisine de genişletti. Politika bir performansa, konuşma ise bir silaha dönüştü. Yalanlar, insanlık dışı metaforlar ve kıyametvari söylemler aracılığıyla kamusal alanı intikam politikalarının sahnesine, nefreti normalleştiren, beyaz üstünlüğünü besleyen ve zulmü sadece izin verilebilir değil, aynı zamanda kutlanır hale getiren bir dilsel şiddet gösterisine dönüştürdü.

Miller aynı zamanda fanatik bir anti-komünisttir ve 'komünist' kelimesini Trump'ın otoriter politikalarına meydan okuyan hemen her eleştirmen, politikacı veya kuruma karşı hakaret olarak kullanmaktadır. Bu durum, 20 Ağustos 2025'te Washington DC'deki Union Station'da yaptığı bir konuşmada açıkça görüldü. Ulusal Muhafız birliklerini ziyaret ederken Başkan Yardımcısı JD Vance ve Savunma Bakanı Pete Hegseth ile birlikte bir Shake Shack'te duran Miller, üçlüye saldıran protestoculara sert bir şekilde çıkışarak şunları söyledi : 

Bunlar, yüzde birin savunuculuğunu yapanlar. Suçlular, katiller, tecavüzcüler ve uyuşturucu satıcıları. Ve bugün burada oldukları için mutluyum çünkü ben, Pete ve başkan yardımcısı buradan ayrılacağız ve onlardan ilham alarak, suçluları ve çete üyelerini buradan uzaklaştırmak için bu şehre binlerce kaynak daha ekleyeceğiz. Bu ağları etkisiz hale getireceğiz ve şehrin yasalara uyan vatandaşlara hizmet edebileceğini kanıtlayacağız. Komünistlerin büyük bir Amerikan şehrini, hele ki ulusun başkentini yok etmesine izin vermeyeceğiz… Bu yüzden, hepsi 90 yaşın üzerinde oldukları için eve gidip uyumaları gereken bu aptal beyaz hippileri görmezden geleceğiz ve Amerikan halkını ve Washington DC vatandaşlarını korumaya geri döneceğiz.

Burada "Komünistler" hakareti bir ideolojiyi adlandırmaz, protestoyu suç haline getirmek ve muhalefetin kendisini silmek için tasarlanmış bir hakaret, bir ihanet damgası olarak işlev görür. Miller'ın McCarthyci söylemi yeniden canlandırması, Trump'ın sözde "iç düşmanlarına" yönelik saldırılarının büyük bir bölümüne de nüfuz eder. Bu tür sert eleştiriler, Miller'ın söyleminin ahlaki paniği siyasi stratejiyle nasıl birleştirdiğini ve propagandayı baskının kamuoyundaki yüzü haline nasıl getirdiğini ortaya koymaktadır.

Göçmenlere ve son zamanlarda da trans bireylere yönelik acımasız saldırılarıyla kötü şöhrete sahip olan Miller, uzun zamandır Trump'ın faşizminin ideolojik mimarı olmuştur .   Sadece göçmen karşıtı bir aşırılıkçı değil, aynı zamanda beyaz milliyetçidir. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Trump'ın diktatörce iktidar gaspını güçlü bir şekilde destekliyor ve kamuoyuna "ABD'de yalnızca bir partinin iktidarı kullanmasına izin verilmesi gerektiğini " söylüyor. Ayrıca şunları ekliyor: "Demokrat Parti siyasi bir parti değil; iç aşırılıkçı bir örgüttür." 

Miller, ilerici politikalara karşı mahkemeleri silahlandırmak amacıyla kurduğu sağcı bir örgüt olan America First Legal aracılığıyla gerici vizyonunu kurumsallaştırdı. Bir dizi dava yoluyla, sivil haklar korumalarını ortadan kaldırmayı, çeşitlilik ve kapsayıcılık programlarına saldırmayı ve kadınlar, LGBTQ+ toplulukları ve renkli tenli insanlar için zor kazanılmış kazanımları geri almayı hedefledi. Bu şekilde, Biden başkanlığı döneminde Miller, otoriterliğini söylem ve politikanın ötesine taşıdı, ona yasal güç kazandırdı, bağnazlığı hukuk savaşına dönüştürdü ve beyaz milliyetçi ideolojiyi devletin mekanizmasının içine yerleştirdi.

Miller'ın ırkçılığı ve yabancı düşmanlığı, bu projenin birbirine kenetlenmiş üç temel direğini canlandırıyor. Birincisi, tüm göçmenlerin suçlu olduğunu ve yalnızca sınır dışı edilmeye veya hapse atılmaya layık olduklarını savunuyor. İkincisi, göçmenliğe yönelik saldırıyı, adaleti, gerçeği, ahlakı ve özgürlüğü aşındıran bir polis devletinin temeli olarak gösteriyor. Üçüncüsü, kamu ve yükseköğretime karşı savaşta önde gelen bir güç haline geldi ve bunları "ülkeyi yok eden" "kanserli, komünist, uyanış kültürü" olarak nitelendirdi.  Trump'ın sözlüğünü yankılayan bu dil, eğitimin eleştirel, kapsayıcı ve demokratik olanaklarını ortadan kaldırmanın bir kodudur: farklı öğrencilerin öğrenme, sorgulama ve demokratik bir toplumun bilgili temsilcileri olarak hareket etme şansı.

Bu arındırma mantığı sınırları ve dili aşarak sınıflara, müfredatlara ve kabul kurullarına da yayıldı. Miller'a göre okullar eleştirel bilinci geliştirmek yerine çocuklara vatanseverlik, Amerika'ya karşı eleştirel olmayan saygı ve "komünist ideolojiye" karşı düşmanlık aşılamalıdır. Bu pedagojik saldırının ayrıntıları ürpertici derecede tanıdık: kitapların yasaklanması, tarihin ırkçı bir mitolojiye dönüştürülmesi, eleştirel pedagojinin ortadan kaldırılması ve bilinçli ve etik düşünme kapasitesinin boşaltılması. Ortaya çıkan şey, zulme dayalı, tarihsel hafızayı silmeyi, demokratik değerleri yok etmeyi ve eğitimi bir beyin yıkama fabrikasına dönüştürmeyi amaçlayan bir baskı pedagojisidir. 

Miller'ın "Çocuklara Amerika'yı sevmeleri öğretilecek" başlıklı öfkeli konuşması, 1930'ların faşist kültüründen olduğu gibi alınmış gibiydi. İdeolojik fanatizm, insanlık dışı öfke, coşkulu cehalet ve paranoyak katılıkla dolu olan konuşma, bir yalan seline de bürünmüş durumda. İçerdiği nefret, mit ve ahlaki yozlaşmanın ateşli ruhu, sadece faşizmi anımsatmakla kalmıyor, onun yeniden doğuşu. Tanık olduğumuz şey siyasi söylem değil, bir zamanlar Nazi devletine giden yolu döşeyen arındırma, kaçırma, ortadan kaybolma ve aşağılama dilidir.

Miller'ın bu öfkeli söylemini bu kadar korkunç kılan şey, yalnızca aşırıya kaçan siyasi saflık kutlaması değil, aynı zamanda eğitimin kendisine, düşünceye, tefekküre ve ahlaki sorumluluğa duyduğu şiddetli nefrettir. Eleştirel bilinç, yurttaşlık cesareti veya başkalarına karşı sorumluluğa dayalı empati üretebilen her türlü kurumu veya fikri hor görüyor. Sözleri korku kokuyor: bilgi korkusu, hayal gücü korkusu, adalet korkusu, demokrasi korkusu. George Wallace'ın ırkçı öfkesi ve Joseph Goebbels'in propaganda coşkusunun kutsal olmayan bir birleşimini temsil ediyor; fanatizm ve nefretin birleştiği, beyaz üstünlüğünün hayaletini en saf, en kinci biçimde yeniden dirilten bir figür.

Bu, ete kemiğe bürünmüş barbarlık, inanç kılığına bürünmüş grotesk bir zulüm gösterisi, ideolojiye dönüştürülmüş cehalettir. Ve bizi en çok alarma geçirmesi gereken şey, bir zamanlar düşünülemez olan bu faşist söylemin artık açıkça dolaşması, onaylanması, güçlendirilmesi ve iktidarın en üst kademelerinde yankılanmasıdır. Bu zehirli atmosferde sessizlik artık tarafsız değildir; suç ortaklığı haline gelir. Demokratik kültürün aşınması, darbeler veya kararnameler gösterisiyle değil, daha yavaş ve daha sinsi bir şeyle, zulmün istikrarlı bir şekilde normalleşmesiyle, gerçeğin içini boşaltmasıyla ve vatanseverlik kılığına bürünmüş vicdanın ölümüyle ilerler. Miller'ın somutlaştırdığı terör, tek bir adama veya tek bir ideolojiye sınırlı değildir. Yeni Amerikan biçimindeki otoriterliğin ortak dili, bir siyasi hareketin grameri haline gelmiştir.

 Miller'ın söyleminin sonuçları, kendi acımasızlığının çok ötesine uzanır; bu tür barbarlığın sıradan görünmesine izin veren kültürel mekanizmayı ortaya koyar. Stephen Miller'ın gerici dilinin ve politikasının kişisel bir patoloji veya mizaç meselesi olarak geçiştirilemeyeceğini anlamak çok önemlidir. Fanatizmi, ırkçılığı ve beyaz milliyetçiliği tartışılmaz olsa da, dikkat edilmesi gereken şey, böyle bir figürün iktidara gelmesine, nefret söyleminin kitlelere hitap etmesine ve varlığının sadece bir siyasi aktör olarak değil, Amerikan siyasi yapısını etkileyen daha derin bir rahatsızlığın belirtisi ve sembolü olarak normalleşmesine izin veren tarihsel ve siyasi koşullardır. Miller sadece bireysel bir fanatik değil; uzun zamandır otoriterliğin kök saldığı toprağı işleyen bir ulusa tutulmuş bir aynadır.

Dolayısıyla Miller'a odaklanmak, Amerikan demokrasisinin, pratiğinden ziyade fikrinin yavaş yavaş yok oluşunu ortaya koyan çok daha büyük bir anlatıyı incelemek anlamına gelir. O, mevcut karşı devrimin yalnız bir ajanı olmaktan çok daha fazlasıdır; kıyametçi bir yanılsama olarak adlandırılabilecek şeylerle uğraşan bir başka aşırıcıdan da çok daha fazlasıdır. Miller, Amerikan tarihinin başlangıcından beri peşini bırakmayan faşist öznenin 21. yüzyıldaki vücut bulmuş halini temsil eder; korku, kin ve cehaletin silah olarak kullanılmasıyla doğmuş bir figürdür.

O, sadece Trump'ın "birleşik bir Reich" fantezisini hayata geçiren bir MAGA fanatiği değil ;   ulusun dönüşme riski taşıdığı şeyin somutlaşmış halidir. Miller, çağdaş Amerikan yaşamının kalbindeki ahlaki ve siyasi çürümenin hem belirtisi hem de işareti olarak durmaktadır. Faşizmin tamamen oluşmuş bir topluma inmediğini, unutulmuş tarihlerinin, kabul edilmemiş zulümlerinin, adaletsizlik karşısındaki sessizliğinin gölgesinde büyüdüğünü hatırlatıyor.

Miller'ın varlığı ve sesi, vicdanın ölümünden daha fazlasını ortaya koyuyor; zaten harekete geçmiş bir geleceğin aldatmacasını, kolektif kaderimiz haline gelmeden önce adlandırılması, anlaşılması ve karşı konulması gereken bir geleceği ifşa ediyor. Miller'ın Amerika'sı kader değil; bir uyarıdır. Bu uyarının gerçekleşmiş bir kehanet mi yoksa karşı konulan bir hafıza mı olacağı, vicdanın hâlâ sesini bulup bulamayacağına ve kitlesel bir direniş hareketinin, her ikisini de unutmuş bir ulusta yurttaşlık cesaretinin gücünü yeniden tesis edip edemeyeceğine bağlıdır.

Henry A. Giroux şu anda McMaster Üniversitesi İngiliz Dili ve Kültür Çalışmaları Bölümü'nde Kamu Yararına Araştırma Kürsüsü Başkanlığı görevini yürütmekte ve Paulo Freire Eleştirel Pedagoji Seçkin Bilim İnsanı unvanına sahiptir. En son kitapları arasında şunlar yer almaktadır: Beklenmedik Olayların Terörü (Los Angeles Review of Books, 2019), Eleştirel Pedagoji Üzerine, 2. baskı (Bloomsbury, 2020); Irk, Politika ve Pandemi Pedagojisi: Kriz Zamanında Eğitim (Bloomsbury 2021); Direniş Pedagojisi: Üretilmiş Cehalete Karşı (Bloomsbury 2022) ve İsyanlar: Karşı Devrimci Politika Çağında Eğitim (Bloomsbury, 2023) ve Anthony DiMaggio ile birlikte yazdığı Faşizm Yargılanıyor: Eğitim ve Demokrasi Olasılığı (Bloomsbury, 2025). Giroux aynı zamanda Truthout'un yönetim kurulu üyesidir.

(Bkz: https://www.counterpunch.org/2025/10/17/stephen-miller-and-the-making-of-the-fascist-subject/)

Bu Hafta'nın 5.Sayı'sı

Biz ABD'ye Bakmaya Devam Edelim İran Haberlerini Takip Etmekle Bİrlikte

Türk Kamuoyu Ağız Birliği Etmişcesine İran'daki Olayları Görmemek Üzerine Basın Görevini Yapıyor.  

Yazı yazmak ve analiz etmekten imtina etmişler ve bir habere dönüşecek sonra İran'da rejim değişikliği olduğunda. Bu sevebilecekleri bir değişiklik değil. ABD bombalayacağını İran hükümetini söylüyor ve Rıza Pehlevi uluslararası kamuoyunu örgütlüyor ve geleceği günü bekliyor. Bir sol dalga göremiyor ve İran rejiminin yıkılmasını kötünün iyisi olarak yorumlayamıyor, emperyalist bir ABD, İsrail ve Şah'ın bir işbirliği olarak görüyor sanırım. Oysa çok sevdikleri Fransız İhtilali de Türk Devrimi de burjuvanın marifetiydi ve İran'da işadamları derneğinin bile greve gitmesi, topyekün bir kurtuluş olarak yorumlanmadı ve şeriat rejimi sessiz bir şekilde desteklenir kılındı. Mustafa Kemal, İtalyan'lardan ve Fransızlar'dan Yunan ordusunu kovabilmek için silah ve cephane ve maddi yardım da almıştı makale ve tezlerden çıkan sonuca göre, Rusya'nın %20'sini TBMM'nin bütçesini karşılamasına karşın. 2009'dan bu yana süren ayaklanma sinsilesinde bir umut olabilir ABD'nin saldırısı ve şimdiden kutluyor Dünya İran'ın rejim değişikliğini oysa. Türkiye'nin tepkisi garip... Ruşen Çakır'ın kısa bir yazısı var görebildiğim kadarıyla... Murat yetkin henüz görmemiş olayı. İran muhalefeti parçalı bir muhalefet ve komitesi yurtdışında sanırım. Zaten yurtdışı bağlantılı yönetiliyor diaspora ve paydaş ülkelerle. Halkın ne olmasını bekliyordunuz ve destanını Trump nedeniyle mi beğenmiyorsunuz. Koşulu zaten sürekli ayaklana ama parçalı muhalefet nedeniyle organize bir yıkım yaratmada zorlanan ve merkezi yurtdışında olan ve paydaş ülkelerle rejim değiştirmeye çalışan bir ülke. KOrkunç bir idam dalgası yaşıyor sene de 400-800 idam gibi. Ve 2010'dan bu yana 71 9 yaş üstü kızlar ve 13 yaş üstü erkek çocuklar da idam edilmiş durumda. Aydınlık olacağı kesin ve kaderini değiştirebileceği sonra da seçimlerle ilk gelen, iktidarı kuran kim olursa olsun. Biz selamlıyoruz İran'ın şu anda yapılmakta olan devrimini. 

Suriye'de Kotarıp Pişiren Sonra Zorba Anlayışını, Biat Anlayışını Etnik Kökenlere Üniter Devlet Ancak Müslüman Bir Başkan'ın Altında Olacak ve Böyle Olacak Diyen Türkiye, Maçı Kaybetti, Yerine İsrail Geçti. 

İran'da rejim devrilirken Suriye'deki parametreye de bakmaya devam edelim. İsrail'le istihbarat anlaşması yapan İsrail'in çekincesi, Suriye'nin hızlı hareket edememesi, böyle bir olasılığın doğması istihbarata karşı. Haaretz'in haberine göre, Dürziler artık Suriye Ordusu için savaşacak ve Kürt sorunun çözümünde de aktif katılım gösterirse İsrail, Türkiye masadan kalkmış olacak ve Suriye Uniter Devleti'nde varlık nedeni kalmayan Türkiye hatta çıkacak belki Suriye'den bir üssü kalmak kaydıyla. HTŞ'yi besleyen Türkiye'nin zorba, biat anlayışı ülke yönetimi açkısından, HTŞ'nin Türk Malı olmasına rağmen masadan kalkmasıyla sonuçlanıyor. Bu zihniyet anlayışını AKP'nin sorgulaması gerekiyor. Yüzyıl öncesinin Osmanlı kalıntısını dayatan, ki orda bile Hınçak Partisi seçimleri kazansa Başbakan'ın bir Ermeni olacağı çağdaşlığı dahi gösteremeyen AK Parti, İslam Ülkesi düşünü uyguladığı, ilk prototipi olan Suriye'deki uygulamalarının seceremesini yiyiyor ve kaybeden Türkiye oluyor. Sizinle uzun vadede vatandaşlar olarak yapacağımız işbirliğinde Suriye, yani sıfırdan kurulan, yeniden kurulan Suriye Devleti'nin parametresindeki biat anlayışı, biz vatandaşlar tarafından vetoyla karşılıyor doğal olarak.

Suriye ile Türkiye arasında saldırılara karşı bir mutabakat imzalanmış olsa, Türkiye müdahil olurdu tüm durumlara ve Türk Ordusu'nun sayısı artar, hatta İsrail'le maalesef savaş olasılığı doğardı iddiasını hatırlayacak olursak AK Parti'nin İsrail'e karşı. Bunu yapmaktan uzak tutan kendini, çantada keklik sayan Suriye'yi Türkiye, İsrail'le Suriye'nin yaptığı İstihbarat anlaşmasının gölgesinde Kürtlerle de parametre değiştiğinde Suriye'nin onaylamayacağı harekatlarda İsrail İstihbaratı'nın katkısıyla saldırıya uğrayan durumlara dahi düşebilir. Bunu zaman gösterecek ve münferit gibi duran durumlar bir uyarı işareti olacak belki de. 

Bu Hafta'nın 4.Sayfa'sı

Suriye'de Kaybeden Türkiye ve Suriye Parametresi 

Trump İran'a müdahale tehdidinde bulundu. Tarih, yabancı desteğin ne zaman işe yaradığını gösteriyor.

10.01.2026

Forbes

"ABD yardıma hazır!!!" diye ilan etti Başkan Donald Trump , İran'da yıllardır yaşanan en önemli ayaklanmanın başlamasından on dört gün sonra. Rejimin şiddeti tırmandırması halinde askeri müdahale tehdidinde bulundu. Bu taahhüt, düşman devletlerde muhalefet patlak verdiğinde her zaman tekrarlanan bir soruyu gündeme getiriyor: Yabancı destek, protesto hareketlerinin başarılı olmasına hangi koşullar altında gerçekten yardımcı olur?

Tarihsel kayıtlar, cevabın desteğin kendisinden ziyade dış aktörlerin kontrol edemediği değişkenlere bağlı olduğunu göstermektedir.

Tarihsel olarak, yabancı müdahalenin muhalif hareketleri güçlendirdiği durumları, başarısız olduğu durumlardan ayıran üç koşul olmuştur: dış desteği absorbe edebilecek yerel örgütlenmenin varlığı, güvenlik aygıtı içindeki kırılmalar ve dış sinyallerin hareketin iç meşruiyetini güçlendirip güçlendirmediği veya zayıflatıp zayıflatmadığı.

Birinci Durum: Yurtiçi Organizasyon

Dış destek, finansman, bağlantı ve uluslararası ilgi yoluyla yeteneği artırır. Ancak yetenek, ancak bu desteği zaman ve coğrafya genelinde absorbe edebilen, koordine edebilen ve sürdürebilen örgütlü bir iç aktör var olduğunda siyasi etkiye dönüşür.

Aradaki fark çok büyük. Suriye'de, parçalanmış Özgür Suriye Ordusu fraksiyonlarına verilen dış destek, kalıcı kazanımlar sağlamada başarısız oldu. Buna karşılık, ABD'nin Kürt güçleriyle işbirliği, bu grupların çatışmaya zaten örgütlü, disiplinli ve toprak tutma yeteneğine sahip olarak girmeleri nedeniyle etkili oldu. Daha sonra, Ahmed el-Şara önderliğindeki Hayat Tahrir el-Şam'ın kontrolü pekiştirmesi de benzer bir dinamiği yansıttı: başarı sadece yabancı destekten değil, aynı zamanda bunu kullanabilen önceden var olan komuta yapılarından da kaynaklandı. Her durumda, dış yardım bir güç çarpanı haline geldi çünkü onu alacak kurumsal altyapı zaten mevcuttu.

Tunus'un 2011 devrimi, sivil hayattaki benzer bir örneği sunuyor. Yaklaşık 800.000 üyesi ve ülke çapında örgütsel erişimi olan UGTT sendikası, sokak protestolarını müzakere edilmiş bir siyasi geçişe dönüştüren kurumsal omurgayı sağladı. İran'da buna uzaktan bile benzeyen bir yapı yok.

İran'da 1999'dan bu yana yaşanan protesto hareketleri farklı bir yol izledi. 1999 öğrenci ayaklanması, 2009 Yeşil Hareket, 2017-2019 ekonomik ayaklanmaları ve 2022 "Kadın, Yaşam, Özgürlük" protestoları, hepsi dikkat çekici bir ölçek ve coğrafi genişlik sergiledi. Ancak hiçbiri, eylemi koordine edebilecek, baskıya dayanabilecek veya seferberliği kalıcı bir siyasi etkiye dönüştürebilecek sürdürülebilir bir örgütsel yapı geliştiremedi.

Mevcut ayaklanma, önceki ayaklanmalarla coğrafi olarak benzerlik gösterirken, aynı zamanda sürekli bir ivme de sergiliyor. Ancak rejim, 8 Ocak'ta internete neredeyse tamamen erişim kesintisi uyguladı ve trafik normal seviyelerin yaklaşık %90 altına düştü. Bu kesinti, iletişim kesintilerine rağmen koordinasyon mekanizmalarının varlığını sürdürüp sürdürmeyeceğini test ediyor.

İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü'nün İran Programı direktörü Raz Zimmt, önemli ekonomik sektörlerden, özellikle petrol endüstrisi çalışanlarından, yeterli katılımın olmadığını belirtiyor . Petrol işçilerinin grevleri 1978-79'da Şah'ın devrilmesine yardımcı olmuştu. Onların yokluğu, gösterileri rejimi tehdit eden bir baskıya dönüştüren örgütsel koordinasyonun hâlâ sağlanamadığını gösteriyor.

İkinci Durum: Güvenlik Aygıtlarının Bütünlüğü

Devrimci geçişler, elitlerin saf değiştirmesini, askeri tarafsızlığı veya güvenlik güçlerinin parçalanmasını gerektirir. Dış baskı, rejimin kırılganlığını göstererek kırılmaları hızlandırabilir. Ayrıca, ulusa yönelik bir saldırı olarak algılanırsa, birlikteliği de güçlendirebilir.

Zimmt bunu belirleyici olarak tanımlıyor: "En önemli koşul, rejimin uygulama mekanizmalarının davranışıyla, özellikle de bunlar içindeki herhangi bir kırılma veya işlev bozukluğu belirtisiyle ilgilidir; örneğin, firarlar, operasyonel yorgunluk veya baskı uygulama isteksizliği."

Mevcut kanıtlar hakkındaki değerlendirmesi şu şekilde: "Şu ana kadar bunun herhangi bir belirtisini görmedik."

İran Devrim Muhafızları, 10 Ocak'ta "1979 İslam Devrimi'nin kazanımlarını korumanın" "kırmızı çizgi" olduğunu açıkladı. İran ordusu, Yüksek Lider Hamenei'nin komutası altında ulusal çıkarları koruma sözü verdi. 2009, 2017-2019 ve 2022 krizlerini görünür bir kırılma olmadan atlatan bu yapı, iç birlik sinyali veriyor.

Tarihsel örüntü karmaşıktır. 1986'da Filipinler'de, Arap Baharı'nın bazı kısımlarında; ateş açmama yönündeki askeri kararlar belirleyici oldu. 2011'den sonra Suriye'de, 2020'de Belarus'ta; güvenlik güçleri uluslararası baskıya rağmen sadık kaldı. Hangi sonucun ortaya çıkacağını dış tehditler belirlemedi; iç dinamikler belirledi.

Üçüncü Koşul: Meşruiyet Sorunu

1999'dan bu yana İran'daki her ayaklanma, rejimin en güvenilir karşı hamlesiyle çatıştı: iç muhalefeti dış müdahale olarak yeniden çerçevelemek. Bu çerçeveleme, devlete karşı oluşan koalisyonu parçalamayı, milliyetçileri ve rejime karşı çıkan ancak dış müdahaleye daha çok karşı çıkanları ayırmayı gerektiriyor.

Rejimin yabancı müdahale korkularını istismar etmesinin tarihsel bir temeli vardır. 1953'te CIA ve MI6'nın Başbakan Mossadegh'i petrolü millileştirdikten sonra devirmek için düzenlediği Ajax Operasyonu yaklaşık 300 can kaybına yol açmış ve 1979'a kadar SAVAK gizli polisiyle birlikte hüküm süren bir Şah'ı iktidara getirmiştir. Bu tarih, yabancı müdahaleyi İran siyasetinde, rejime karşı olanlar için bile, dokunulmaz bir konu haline getirmektedir.

Bu ayaklanma ekonomik şikayetlerle başladı. Tahran'ın Kapalı Çarşısı, riyal dolar karşısında yaklaşık 1,45 milyon seviyesine ulaştığında (2015 seviyelerine göre yaklaşık %95'lik bir düşüş) kapandı; enflasyon %42'ye, gıda fiyatları ise %72'ye yükselmişti. "Ne Gazze ne Lübnan, hayatım İran için" gibi sloganlar, bölgesel harcamalara duyulan iç karışıklıktan doğdu. Ekonomik temel, harekete, tamamen siyasi ayaklanmaların sahip olmadığı bir meşruiyet kazandırdı.

Trump'ın açık askeri tehditleri, rejimin egemenlik anlatısına malzeme sağlıyor. Trump'ın bu taahhüdünü yayınladığı gün, Umman Dışişleri Bakanı, Başkan Pezeshkian ile görüşmek üzere Tahran'a indi. Umman, 2015 nükleer anlaşmasını ortaya çıkaran gizli arka kanala aracılık etmişti. Biri yüksek sesli, diğeri sessiz olan bu paralel kanallar, dış müdahalenin neye yardımcı olduğuna dair rekabet eden teorileri yansıtıyor.

Zimmt'in değerlendirmesi: Trump, belirsizliğe yeni bir boyut katmadan önce bu dalganın nasıl gelişeceğini beklese daha iyi olabilir. Ancak baskı devam ederse, ABD'nin güvenilirliğini korumak için tehditlerini uygulamaya koymak zorunda kalabilir.

Kanıtlar Ne Gösteriyor?

Philip Gordon'ın ABD'deki rejim değişikliği çabaları üzerine yaptığı çalışma , "yalnızca yerel güçlerin etkili rejim değişikliği sağlayabileceği, yabancı müdahalenin ise genellikle istenmeyen sonuçlara yol açtığı" sonucuna varmıştır. Bu durum, başarıyı belirleyen değişkenlerin (örgütlenme, güvenlik güçlerinin davranışı, iç meşruiyet) büyük ölçüde dış kontrolün dışında işlemesinden kaynaklanmaktadır.

Bu, yabancı müdahalenin hiçbir etkisi olmadığı anlamına gelmez. Bu, etkinin, dış desteğin yararlı olmaktan ziyade verimsiz hale gelmesi için içsel olarak gelişmesi gereken koşullara bağlı olduğu anlamına gelir.

İran'daki mevcut ayaklanma gerçek bir sınav niteliği taşıyor. Ekonomik umutsuzluk, siyasi meşruiyet kaybı ve nesiller arası isyanın bir araya gelmesi, önceki dalgalarda var olmayan koşullar yaratıyor. Bu koşulların yeterli olup olmayacağı, protestocuların elektrik kesintilerine rağmen koordinasyon sağlayıp sağlayamayacaklarına, güvenlik aygıtının herhangi bir bölümünün sarsılmaya başlayıp başlamayacağına ve hareketin ekonomik temelinin onu "yabancı kukla" algısından korumaya devam edip etmeyeceğine bağlıdır.

İran'ın yöneticileri, bu ayaklanmanın tarihsel bir örüntüyü izleyeceğine, yani bir araya gelmeden önce zirveye ulaşacağına inanıyorlar. Dış aktörler ise farklı bir hesaplamayla karşı karşıya: Gözlemleyebildikleri ancak belirleyemedikleri koşullara göre müdahalelerini nasıl ayarlayacaklar?

Tarihsel kanıtlar, belirleyici değişkenlerin ülke dışında değil, ülke içinde olduğunu göstermektedir.

Al Jazeera: Protestoların şiddetlenmesi üzerine Trump, İran'ın 'Veliaht Prensi' Pehlevi ile görüşmeyecek.

09.01.2026

ABD Başkanı, İran'da rejim değişikliği olması durumunda İsrail yanlısı muhalif bir figürün liderliğini desteklemeye hazır olmadığını işaret etti.

ABD Başkanı Donald Trump, İran'ın kendisini veliaht prens ilan eden Reza Pahlavi ile görüşmeyi reddetti ve Washington'un, İran hükümetinin çökmesi durumunda halefini desteklemeye hazır olmadığını ima etti.

Perşembe günü Trump, 1979 İslam Devrimi ile devrilen İran'ın son şahının oğlu Pahlavi'yi "iyi bir insan" olarak nitelendirdi. Ancak Trump, başkan olarak onunla görüşmenin uygun olmayacağını da sözlerine ekledi.

Trump, Hugh Hewitt Show podcast'inde, "Bence herkesin sahaya çıkmasına ve kimin öne çıkacağına bakmalıyız," dedi. "Ancak bunun mutlaka uygun bir şey olup olmadığından emin değilim."

ABD'de yaşayan ve İsrail ile yakın bağları olan Pahlavi, parçalanmış İran muhalefetinin monarşist kanadına liderlik ediyor.

Trump'ın açıklamaları, ABD'nin, mevcut sistemin çökmesi durumunda İran'da yönetimde "bir geçişe öncülük etme" konusunda Pahlavi'nin teklifini desteklemediğinin sinyalini veriyor.

İran hükümeti, ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşanan protestolarla mücadele ediyor.

İranlı yetkililer, Perşembe günü protesto hareketini bastırmak amacıyla internet erişimini kesti ; bu sırada Pahlavi de daha fazla gösteri çağrısında bulundu.

ABD Başkanı daha önce İran hükümetinin protestocuları hedef alması halinde müdahale edeceği uyarısında bulunmuştu. Perşembe günü bu tehdidini yineledi.

"Çok kötü gidiyorlar. Ve onlara şunu da bildirdim ki, eğer insanları öldürmeye başlarlarsa -ki isyanlar sırasında bunu yapma eğilimindeler, çok fazla isyan çıkarıyorlar- eğer bunu yaparlarsa, onlara çok sert bir şekilde karşılık vereceğiz," dedi Trump.

İran'da protestolar geçen ay, yerel para birimi riyal'in değerinin ABD'nin ağır yaptırımları nedeniyle düşmesi ve derinleşen ekonomik krize tepki olarak başladı.

Ekonomi odaklı gösteriler ülke genelinde ara sıra başladı, ancak hızla daha geniş çaplı hükümet karşıtı protestolara dönüştü ve ivme kazanıyor gibi görünüyor; bu da internet kesintisine yol açtı.

Pahlavi, Trump'a teşekkürlerini iletti ve Perşembe gecesi "milyonlarca İranlının" protesto gösterisi düzenlediğini iddia etti.

"Özgür dünyanın lideri Başkan Trump'a, rejimi hesap verebilir kılma sözünü yinelediği için teşekkür etmek istiyorum," diye yazdı sosyal medya paylaşımında.

"Avrupa liderleri de dahil olmak üzere diğerlerinin de onun izinden gitmesinin, sessizliklerini bozmasının ve İran halkını desteklemek için daha kararlı bir şekilde hareket etmesinin zamanı geldi."

Geçtiğimiz ay Trump, İran'ın nükleer veya füze programlarını yeniden hayata geçirmesi halinde tekrar saldırmakla tehdit etmişti .

ABD, İsrail'in hiçbir provokasyon olmaksızın İran'a karşı başlattığı savaşın bir parçası olarak Haziran ayında İran'ın üç ana nükleer tesisini bombaladı.

 

Play Video

4:12

Internet blackout in Iran: Drop in connectivity as nationwide protests intensify

 

İran, ekonomik ve siyasi krizlerinin yanı sıra, şiddetli su kıtlığı da dahil olmak üzere çevresel engellerle karşı karşıya kaldı ve bu durum iç karışıklığı daha da derinleştirdi.

İran, son iki yılda müttefik ağının daralmasıyla dış politikasında da büyük darbeler aldı.

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Aralık 2024'te silahlı muhalif güçler tarafından devrildi; Hizbullah, İsrail saldırılarıyla zayıflatıldı ; ve Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD tarafından kaçırıldı.

Ancak İran liderleri ABD tehditlerini görmezden gelmeye devam etti. İran Yüksek Lideri Ali Hamaney, Cumartesi günü Caracas'ta düzenlenen ABD baskınından sonra meydan okuyucu söylemini daha da sertleştirdi.

Hamaney sosyal medya paylaşımında, "Düşmana teslim olmayacağız. Düşmanı diz çöktüreceğiz" diye yazdı.

Arab Medyası Nasıl Görmüş İran'daki Devrim Hareketini. Asharq Al-Awsat: ABD'nin İran protestolarına ilişkin tutumu, tehditler ve ihtiyat arasında bir denge kuruyor.

10.01.2026

Elie Youssef 

İran'ın yönetim sisteminin çöküşe yaklaştığını söylemek için henüz erken olabilir. Ancak son haftalarda ülkeyi saran huzursuzluk, Tahran'ı yıllardır yaşadığı en ağır iç krize sürükledi.

Ekonomik çöküş ve ulusal para biriminin değer kaybetmesiyle tetiklenen protestolar, bölgeler ve toplumsal sınıflar arasında hızla yayılarak, salt ekonomik niteliğini yitirdi ve siyasi sistemin temellerine doğrudan bir meydan okumaya dönüştü.

Özellikle çarşı ve petrol sektöründe grevlerin yaygınlaşmasıyla birlikte, halkın öfkesi varoluşsal riskler taşıyan bir siyasi krize dönüştü.

Bu gelişmelerin merkezinde, ABD faktörü, yalnızca Washington ile Tahran arasındaki uzun süreli çatışma geçmişi nedeniyle değil, aynı zamanda ABD Başkanı Donald Trump'ın benimsediği eşi benzeri görülmemiş üslup ve Kongre içindeki siyasi ve medya tepkisi nedeniyle de en hassas ve etkili unsurlardan biri olarak öne çıkmaktadır; bu tepki, İran krizine nasıl yaklaşılacağı konusunda dengeli bir bölünmeyi yansıtmaktadır.

Protestoların tırmanmaya başladığı ilk günlerden itibaren Trump, geleneksel diplomatik dilden uzaklaşmayı tercih etti. Bir dizi röportaj ve açıklamada, İran'daki olayları "çok yakından" takip ettiğini ve ülkenin "çöküşün eşiğinde" olduğuna inandığını ifade etti.

Ancak onun değerlendirmesinden daha önemlisi, İran liderliğine protestocuları bastırmaya devam etmemeleri yönünde yaptığı kamuoyu uyarılarıydı.

Trump, silahsız göstericilere karşı gerçek mermi kullanılması, tutuklamalar ve infazlar konusunda açık sözlü davrandı, durumu "vahşi davranış" olarak nitelendirdi ve Tahran'a herhangi bir kanlı tırmanışın Amerika Birleşik Devletleri'nden "çok sert karşılıklarla" karşılanacağı konusunda bilgi verdiğini vurguladı.

Bu ifade, yakın bir askeri planın ilanı olmaktan ziyade, siyasi ve psikolojik caydırma girişimi niteliğindedir.

Bu durum İran liderliğine baskı uyguluyor ve protestoculara manevi destek mesajı gönderirken, aynı zamanda ABD'nin olası herhangi bir eyleminin niteliği konusunda belirsizliği koruyor.

Başkan Yardımcısı JD Vance de benzer bir duruş sergileyerek X'te yaptığı açıklamada, Washington'un barışçıl protesto hakkını kullanan herkesi desteklediğini ve İran sisteminin derin sorunlardan muzdarip olduğunu belirtti.

Trump'ın nükleer program konusunda "gerçek müzakereler" çağrısını yineledi ve gelecekteki adımları başkanın takdirine bıraktı.

Trump'ın protestolara açık desteğine rağmen, yönetimi şu ana kadar "ertesi gün" sorusu konusunda daha ileri gitmekten kaçındı.

Bu tereddüt, İran'ın merhum şahının oğlu Rıza Pehlevi konusundaki tutumunda açıkça görülmektedir; Pehlevi'nin adı, sürgündeki muhalefetin bir figürü olarak yeniden gündeme gelmiştir.

Trump onu "iyi bir insan" olarak tanımlasa da, İran halkının iradesini gerçekten kimin temsil edebileceğini belirlemek için henüz çok erken olduğunu söyleyerek resmi bir görüşme yapmaktan kaçındı.

Bu ihtiyatlılık, ABD'nin İran'daki durumun hassasiyetinin farkında olduğunu yansıtıyor; zira Irak'tan Libya'ya kadar bölgede yaşanan geçmiş deneyimler, siyasi alternatiflere yapılan erken bahislerin felaketle sonuçlandığını gösteriyor.

ABD'nin belirli bir muhalif figüre açıkça destek vermesi, İran yetkililerine de "yabancı komplo" anlatısını güçlendirmek için zemin hazırlayabilir; bu söylem daha önce Yüksek Lider Ali Hamaney ve devlet medyası tarafından da dile getirilmişti.

Siyasi söylemin yanı sıra, ekonomik koz da ABD hesaplamalarında merkezi bir yer tutuyor.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, İran ekonomisini çöküşün eşiğinde olarak nitelendirerek, yaptırımlar ve kötü yönetim nedeniyle yüksek enflasyona ve yaşam standartlarında yaşanan ciddi düşüşe işaret etti.

Bu açıklamalar sadece teknik değerlendirmeler değil, Washington'un ekonomik krizi sistemin dayanıklılığının aşınmasını hızlandırabilecek bir baskı noktası olarak gördüğüne dair siyasi bir mesajdı.

Ekonomi, protestoları ateşleyen kıvılcım olmakla kalmayıp, aynı zamanda geleceklerinin de anahtarlarından biridir. Özellikle petrol sektöründeki devam eden grevler, devlet gelirlerinin ana damarını tehdit ederek baskıyı artırıyor ve manevra alanını daraltıyor.

Bu bağlamda, Washington'ın zamanın Tahran aleyhine işlediğine ve krizin iç süreçte çözülmesine izin vermenin doğrudan müdahaleden daha etkili olabileceğine ikna olduğu görülüyor.

ABD'li karar vericilerin yakından izlediği bir diğer faktör ise uluslararası tutum, özellikle de Rusya ve Çin'in sessizliğidir.

Son yıllarda İran'a siyasi ve ekonomik destek sağlayan bu iki ülke, sistemi iç krizinden kurtarmak için müdahale etmeye isteksiz veya yetersiz görünüyor.

Onların sessizliği, Washington'a büyük bir uluslararası çatışma korkusu duymadan söylemlerini daha da sertleştirme olanağı sağlıyor.

Aynı zamanda, ABD yönetimi İran'da rejim değişikliğinin itici gücü olarak görünmekten kaçınmaya özen gösteriyor. Açıklanan desteği, alternatif bir sistem oluşturmaktan ziyade, protestocuları korumak ve katliamları önlemek gibi etik ve insani bir çerçeveyle sınırlı kalıyor.

Bu yaklaşım, rakibin zayıf noktalarından yararlanmak ile kaosa sürüklenmekten kaçınmak arasında bir denge kurmayı amaçlamaktadır.

ABD'nin tepkisi Beyaz Saray ile sınırlı kalmadı, Kongre'ye de yayıldı ve burada disiplinli bir görüş ayrılığını yansıtan pozisyonlar ortaya çıktı. Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi, X adlı platformda yayınladığı bir yazıda İran sistemini, on yıllardır değişim talep eden İranlıların bedenleri üzerinde duran bir diktatör olarak nitelendirerek eleştirdi.

Cumhuriyetçi cephe içinde Trump'ın arkasında net bir şekilde birlik olduğu görülüyor.

Senatör Lindsey Graham, başkanın "kesinlikle haklı" olduğunu, "zulme karşı İran halkının yanında olduğunu" yazdı ve "İran'ı yeniden büyük yapalım" çağrısında bulundu.

Senatör Ted Cruz, protestoların sistemin "ölümcül derecede zayıflamış" durumunu ortaya çıkardığını ve İranlıların "kozmetik reformlar için değil, din adamı yönetiminin sona ermesi için slogan attığını" söyledi.

Demokratlar ise protestocularla dayanışmalarını daha temkinli bir üslupla ifade ettiler.

Senatör Chris Murphy, İranlıların geleceklerini Amerikan bombalarıyla değil, kendi elleriyle belirlemeyi hak ettiklerini belirterek, askeri müdahalenin hareketi baltalayabileceği uyarısında bulundu.

Bernie Sanders, Amerika Birleşik Devletleri'nin insan haklarının yanında durması gerektiğini, rejimleri zorla değiştirme hatalarını tekrarlamaması gerektiğini söyledi.

Temsilciler Meclisi'nde, Temsilci Yassamin Ansari, İran halkına destek verirken, "meşruiyetten yoksun aşırılıkçı bir grup" olarak tanımladığı Mücahitler-i Halk'ı güçlendirmeye karşı uyarıda bulunarak tartışmayı daha da alevlendirdi.

Claudia Tenney ve Mario Diaz-Balart gibi Cumhuriyetçi milletvekilleri daha sert bir üslup benimseyerek, "cesurca özgürlük, haysiyet ve temel insan hakları talep eden" İranlılara açık destek çağrısında bulundular.

Bu görüş ayrılığı, ABD'deki karmaşık tabloyu yansıtıyor. Cumhuriyetçiler İran meselesini Trump'ın baskı ve caydırma stratejisini doğrulama fırsatı olarak görürken, Demokratlar sözlü desteğin düşüncesizce bir ilişkiye dönüşebileceğinden endişe ediyor.

Ancak her iki taraf da temel bir noktada birleşiyor: İran sistemini şiddet ve ekonomik çöküşten sorumlu tutuyorlar ve mevcut olayları meşruiyetine yönelik eşi benzeri görülmemiş bir meydan okuma olarak görüyorlar.

Bu göreceli uyum, Trump'a müdahale konusunda uzlaşma dayatmadan iç politikada manevra alanı sağlıyor.

Beyaz Saray söylemlerinde ve Kongre tartışmalarında da yansıtıldığı üzere, Washington bu aşamada İran içindeki ayrılıkların derinleşmesini izlemeyi, tüm seçenekleri masada tutmayı ve sokaklarda neler olacağını beklemeyi tercih ediyor.

İran International'a yakın kaynaklar: ABD'nin "önümüzdeki haftalarda" İran'a saldırması bekleniyor. 

11.01.2026

İran International'a bilgi veren kaynaklar, ABD'nin "önümüzdeki haftalarda" İran'ı hedef almasının beklendiğini söyledi.

Bu kaynaklar, 11 Ocak Pazar günü yaptıkları açıklamada, geçtiğimiz hafta Ortadoğu'ya çok sayıda askeri teçhizatın sevk edildiğini ve bu sürecin önümüzdeki günlerde de devam edeceğini belirtti.

Bu kaynaklara göre, İsrail bu operasyona ancak ABD harekete geçtikten sonra ve ancak İslam Cumhuriyeti İsrail'e saldırırsa veya böyle bir saldırı gerçekleştirme niyetini açıkça gösterirse katılacaktır. 

BU Gece İran'a ABD'nin Saldırmasını Bekliyoruz. 12 Ocak'da İran Rejim yanlılarını Sokağa Süreceğini Açıkladı. Halkı Halka Kırdırma Gerçekleşecek. Milisler Yaratacak Kısaca. Muhalifler Sokaktayken Rejim Yanlılarının Protestosu Kanlı Biter. O Yüzden Müdahale Sanırız Bu gece Olacak. 

Belki de sabaha karşı... 

NOT: Erken bir söylem olmuş, hala müdahale masada ve harekete geçmedi ABD ancak İsrail'de alarm verildiği belirtiliyor. İran'da ABD'yi üslerini vurmakla tehdit etti. Tarih saptamasında hata yaptık. Ama müdahale kaçınılmaz görünüyor. Bu müdahaleyle İran'da rejim devrilmezse sürünceme yaratacak İran'da ve halkta ve asılan yüzlerce kişinin müsebbibi olacak Batı yoğun desteğini esirgemeyen bir coğrafya olarak. Biz 12 Ocak'a bırakılmayacak kadar (12 Ocak'da rejim yanlıları sahaya iniyor ve bu halkı halka kırdırmak olacak)  bu yüzden 11 Ocak'ın ilk saatlerinde bitirilecek bir sonuç olarak değerlendirmiştik. İvedi çalışan ve doğru gören bir aklımız var. Parametreler ve görüşmeler belki de sonuca zaman tanıyan bir gerçeklik yaratıyor devlet işleyişinde. Bu da devletin öznel koşulları.  Ayrıca bir efsane yaratmak istiyor da olabilirler, kanlı 1 ay mücadele, 28 gün de düşen şeriat rejimi gibi... BU iş 14 günde kulağa hoş görünmüyor olabilir. Ve devletin operasyon için hazırlık safhasının toplam süresini bilmek gerekiyor, bu biraz TSK haberlerini yakından takip etmekle alakalı ve sanırız burda sorunluyuz. Son habere göre geçtiğimiz hafta bölgeye teçhizat sevk edilmiş ve bu önümüzdeki günlerde de devam edecekmiş. Önümüzdeki haftalarda saldırı bekleniyormuş. Şu işe bakın ki Ocak 1978'de başlıyor İran Devrimi de, bir yıldönümünde organize edilen bir ayaklanma. Tarih yaratırken zamanı da yaratıyorlar ve efsane yaratılmış oluyor bir halka. 1 yıl 1 ay 4 gün sürmüş İran Devrimi'nin nihai zaferini açıklaması için geçen zaman ve devrim süreci. İran Devrimi 7 Ocak'da başlamış, 28 Aralık'da da start aldı şeriatın devrilmesi için başlatılan devrim hareketi. Halk kaderine çok terk edilmeyecek sanırım, ABD müdahale edeceğini açıkladı. Biraz yapay çözümle ABD desteğiyle devrilen bir rejim olacak ama kentler ele geçirilmiş de olacak halk tarafından, hatta gelen haberler bu yöndeydi Iran International'da. 

Teorin Çöktü Ortadoğu, Çıkışı Teorinin Varsa Sakat yanlarını Bertaraf Ederek, Yoksa teorini terk Ederek Yeniden İnşa Et. 

Bir arada yaşama kültürü geliştirebileceğin bir teori inşa et. KOcaman bir Osmanlı Medeniyeti'n var itirazın bu noktada Türkiye ama Yavuz Sultan Selim dönemini dayatmak istiyorsun Türkiye ve Ortadoğu halklarına. Ve Abdülhamid'in istibdadını. Ben 21.yy'ın gerçeğinde çıkış olarak 15.yy'ı yaşayamam. Tarih inşa etmiyorsun bir zaman kapsülüyle 15.yy'a dönmek istiyorsun. Ya da Kanuni Dönemi'ne. Adalet anlayışı Kanuni'nin adil düzeniyle sınırlı değil ve İnsanlık Medeniyeti, Osmanlı'mın da gerilemesine neden olan ıskaladığı felsefe ve bilimdeki gelişmeleri almayarak bir geri dönüş yaşaması Türkiye halkının mümkün değil. Çözemezsin devşirme sistemi getirip örneğin gayr-ı Müslümlerle kılıç korkusuyla bir sadakat yaratamazsın. Bu, bu çağ için çok korkunç bir şey. Tarih inşa etmen gerekiyor... 

WSJ: ABD, İran'a olası bir saldırıyı görüştü

Bloomberg HD

11.01.2026

ABD yönetiminden yetkililerin, Başkan Donald Trump'ın "tehditlerinin" uygulanması gerektiği takdirde İran'a yönelik olası bir saldırının nasıl yürütüleceği ve hangi noktaların hedef alınabileceği konusunda ön görüşmeler yaptığı öne sürüldü.

Wall Street Journal (WSJ) gazetesinin, ismini paylaşmak istemeyen ABD'li kaynaklara dayandırdığı haberinde, Washington'ın protestoların sürdüğü İran'a yönelik tutumu ve ülkedeki son gelişmelerin değerlendirildiği aktarıldı.

Buna göre, Trump yönetiminden yetkililerin, ABD Başkanı'nın "tehditlerinin" uygulanması gerekmesi durumunda İran'a yönelik saldırıların nasıl yürütüleceği ve hangi noktaların hedef alınabileceği konusunda ön görüşmeler yaptığı iddia edildi.

Yetkililerden biri, İran'ın çok sayıda askeri hedefine yönelik geniş çaplı hava saldırısının görüşülen seçeneklerden biri olduğunu ileri sürdü.

Bir diğer kaynak ise izlenecek eylem planı konusunda uzlaşıya varılmadığını, olası bir saldırı hazırlığı için herhangi askeri teçhizat veya personelin sevk edilmediğini belirtti.

Bu görüşmelerin "normal planlamanın bir parçası" olduğunu iddia eden yetkililer, yakın zamanda İran'a yönelik saldırı belirtisi olmadığını savundu.

Donald Trump, İran'da süren gösterileri yakından takip ettiklerini vurgulayarak, "İranlı liderlere şunu söylüyorum, ateş açmasanız iyi olur, çünkü biz de ateş etmeye başlarız" demişti.

Trump, ayrıca "İran, belki de daha önce hiç olmadığı kadar özgürlüğe bakıyor" değerlendirmesinde bulunmuştu.

⁠⁠İran'daki gösteriler

İran'da 28 Aralık 2025'te ülkedeki yerel para biriminin döviz kurlarına karşı yüksek değer kaybı ve ekonomik sorunlar nedeniyle Tahran Kapalı Çarşı'da esnafın başlattığı protestolar, ülkenin birçok kentine yayıldı.

Gösterilerde ölen ya da yaralananlara ilişkin resmi açıklama yapılmazken, İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), 9 Ocak'ta (gösterilerin 13. gününde) yayımladığı raporda, 15'i emniyet görevlisi 65 kişinin hayatını kaybettiğini, onlarca kişinin yaralandığını ve 2 bin 311 kişinin gözaltına alındığını duyurmuştu.

Tesnim Haber Ajansı, gösterilerde yaralanan polis sayısının 568'e ve milis gücünün (Besic) 66'ya yükseldiğini duyurmuştu.

Ülkenin çeşitli noktalarındaki olaylarda kamu kurum ve araçları zarar görürken, başkent Tahran'da dün "Dışarı çıkmayın" uyarısı yapılmıştı.

Trump'tan İran'a bir tehdit daha: Müdahaleye hazırız

10.01.2026

Haberler

ABD Başkanı Donald Trump, protestoların dinmek bilmediği İran'ı bir kez daha tehdit etti. Trump, "İran'a müdahaleye hazırız. İran özgürlüğe hiç olmadığı kadar yakın." ifadelerini kullandı.

Trump'tan İran'a bir tehdit daha geldi. ABD Başkanı, "İran özgürlüğe hiç olmadığı kadar yakın, müdahaleye hazırız." dedi.

TRUMP İRAN'I BİR KEZ DAHA TEHDİT ETTİ

İran'da yerel para biriminin döviz kuru karşısındaki aşırı düşüşü ve hayat pahalılığı nedeniyle başlayan protestolar iyice alevlendi. Protestoculara güvenlik güçlerinin müdahalesi sert olurken, çok sayıda kişi hayatını kaybetti.

"İRAN'A MÜDAHALEYE HAZIRIZ"

ABD Başkanı Donald Trump'tan da İran'a bir tehdit daha geldi. Trump sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, " İran'a müdahaleye hazırız. İran özgürlüğe hiç olmadığı kadar yakın." dedi.

"İRAN'DA İNSANLAR ÖLDÜRÜLÜRSE VURURUZ"

Önceki gün Beyaz Saray'da basın toplantısında konuşan Trump, "İran'da insanlar öldürülürse müdahale ederiz, vururuz." ifadelerini kullanmıştı.

"İRAN'IN BAŞI BÜYÜK DERTTE"

Trump, İran ile ilgili bir soru üzerine ayrıca "İran'ın başı büyük dertte. Bana öyle geliyor ki halk bazı şehirleri ele geçiriyor, birkaç hafta önce kimse bunun mümkün olacağını düşünmezdi. Durumu çok yakından izliyoruz." demişti.

HAMANEY: TRUMP YAPABİLİYORSA KENDİ ÜLKESİNİ YÖNETSİN

İran lideri Ali Hamaney de, ülkede ekonomik sorunlar nedeniyle başlatılan gösteriler sırasında bazı grupların gösteriler üzerinden ülke yönetimini tehdit eden ABD Başkanı Donald Trump'ı "memnun etmek için" kamu mallarını tahrip ettiğini söyleyerek Trump'a hitaben, "O yapabiliyorsa kendi ülkesini yönetsin." diye konuşmuştu.

İRAN'DAKİ GÖSTERİLER

İran'da 28 Aralık 2025'te ülkedeki yerel para biriminin döviz karşısındaki yüksek değer kaybı ve ekonomik sorunlar nedeniyle Tahran Büyük Çarşı'da esnafın başlattığı protestolar, ülkenin birçok kentine yayıldı.

Gösterilerde ölen ya da yaralananlara ilişkin resmi açıklama yapılmazken, İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), 9 Ocak'ta (gösterilerin 13. gününde) yayımladığı raporda, 15'i emniyet görevlisi 65 kişinin hayatını kaybettiğini, onlarca kişinin yaralandığını, 2 bin 311 kişinin gözaltına alındığını belirtmişti.

Trump'ın Türkiye İçin Planı Sandığımızdan Farklı mı? 

Türk Basın'ında göremediğimiz The Jeruselam Post'daki Hakan Fidan'ın açıklamalarında geçen Erdoğan'ın İran'a ilettiği Arab ülkeleriyle barış tahsis etmesini, yeni sayfa açma çağrısında bulunduğunu söyleyen Erdoğan, Dünya'nın dışında bir Arab kozu öneriyor ama bu İbrahim Anlaşmaları'na uyan Arab Devletleri'nin İsrail'le iyi geçinmesi ve taraf olmaması İran'daki olaylara ve ABD merkezli bakışlarını görmemezlikten gelmesini yarabilecek bir öneri olarak sunmuş gibi lanse ediyor Hakan Fidan.

Sandığımız Sünni Eksen'in uluslararası sözü de askıya alınmış olabilir oysa. Turizm beldesine dönüştürerek "barış" vadeden Ortdoğu'ya (devamı gelecektir) Trump'ın barış, ülkelerin yağmalanması ve sınırlarını ancak böyle koruyabilecek olması diktesinde Yemen'e bile yeni formül getirecektir Trump İran'ın düşüşüyle. Kızıldeniz'de tatil cazip fikir gibi gelirken Hizbullah'ın seküler hükümette ve belki de Monarşi içinde tasfiye edilmesi, yalnızlaşan Hizbullah'ın sadece terör örgütüne dönüşmesi ve mali kaynaklarının büyük bölümünün ortadan kalkması, Ortadoğu'nun "tatil, barış" coğrafyası olması savı mümkün görünüyor bize. Yani planın aslında böyle olması... Bu durumda Erdoğan da İslami Devlet anlayışı da diskalifiye ediliyor. Bir ihtilal peydah edildiğinde de uyumlu bir Türkiye çıkıyor karşımıza Trump'la. Ki varlığını koruyor oluyor ve seküler teminata geçiyor Türkiye. Bu durumda ERdoğan yalnızlaştırılacak mı diye soruyoruz tüm dostane çabalarına karşın Trump ve Erdoğan'ın ve başka bir parametrede mi buluşacak Erdoğan kalmaya devam ederse ve laiklik vurgusu hissettirilir ölçüde mi olacak, geriletilirse din saikleri... BU Amerika'yı yeniden büyük yapmak anlamına gelecek anarcocapitalist ülke yönetimiyle de ve otokratik, faşizan uygulamalarıyla barış tesis eden bir Amerika vatandaşların onayına tabii olacak tabii. Rusya da nasibini alabilir bundan. Barış içinde yaşayın diyen Trump, ikinci küresel güç olduğunda savaş açıyorsun mantığıyla Rusya'da benzer bir operasyon gerçekleştirebilir mi ve otokratik Rusya'da korku aynı zamanda ihanetle birleşerek devrik bir Putin ve hatta imparatorluk düşü gören Rusya için parçalanan yeni ulusların doğduğu bir coğrafya olabilir mi? Hiçbir otokrat ve Batı kulübü dışındaki hiç bir ülke artık rahat değil Venezüella, çözüm önerdiği Filistin'de İsrail çıkarlarının tamamlanmamış oluşuyla geciktirilen tatil beldesi Filistin ve Grönland'a askeri müdahalenin açık oluşu ve İran'ın rejiminin halk tarafından devrilmesi için verdiği destekten ve tehdit ettiği diğer yerlere kadar... Yeni ülkeler, çizilen sınırlar ve değişen hükümetlerle yağmalanan ve böylece ancak ülke olarak kalabilen ya da küçülen ulus devletleri göreceğiz sanırım. Dizayn edecek ve ABD çıkarı öncelikli ve bu Amerika'yı yeniden büyük yapmak anlamına geliyor ABD halkı için de. Dünya Devleti'nden bahsedebileceğiz o zaman. Rusya'nın nükleer bomba kozu, bir gecede operasyonla devrik lider oaln Putin'den sonra serbest piyasa ekonomisine geçen Rusya'yla iyi geçinen Dünya devletlerine dönüşebilir mi? Rusya'da bu 2 saat sürmeyecek belki bir operasyon olarak algılanabilir ama otokrasi, diktatörlük ihaneti içinde barındıran bir yönetim şekli. At başı ihanet... 

İran şu anda en büyük engel Dünya'nın sayfiye yerlerinden birisi olması  için Filistin, Yemen ve Lübnan için... 

Dostane olmayan ABD'ye tüm ülkeleri hükümet değişiklikleri, darbeler, ve kısa süreli belki de iç savaşlarla değiştirecek. Altın çağını yaşadığını söyleyecekler Dünya'nın ve Trump'dan Sonra diye bir jargon oluşacak. Bu ABD'lilerin DÜnya'nın kaynayan yarasından uzak destekledikleri şey sanırım. Yine anarco faşizm, otokrasi vs. olacak ve yine Ortaçağ, çünkü perensleri var ve teknofaşistleri var. Ama Elon Musk'un gündemi Mars'a gidip gelmekken, senin Dünya'daki din saikli savaşların ve kan yaratman durdurulacak.  Böylece Dünya Devleti hükümeti ABD olacak ve entegre olmayan kültürleri nedeniyle Dünya'da devletler olmaya devam edecek. Ama bu Dünya Devleti ve ben hükümetiyim diyor Trump. Türkiye, Pakistan vb. pek çok ülkeler kalacak, çünkü kültürü Dünya'ya entegre değil,  parçası olamıyor AB'nin. Yoksa sınırları tamamen kaldırırlar. Dünya'dan kasıt da ABD ve AB, Kanada, Avusturalya gibi ortak medeniyeti paylaşan ülkeler. Yine parçalanan ülkeler, ve imparatorluklar olacak, ABD'yle iyi geçindiğin sürece varlığın tehlikede olmayacak. Ilımlı İslam da modası geçen bir şey sanırım. Ye, iç, gez, demokratik asgari teyamüllere uy, barış ver, coğrafyanda sorun olma fazla da karışma her şeye diyor ABD ülkelere. Çünkü gündemleri çok farklı Trump destekçilerinin. Trump da ABD sermayesini temsil ediyor ve ABD sermayesi ulusötesi. İnsan-makine yapmak için deney yapan ülkenin senin için barış getirdim dediği şey, sayfiye yeri olman ve anlaşamıyorsan halklarınla küçük devletlerden oluşman. Ya da din baskısıyla halkı üzdüğün gibi bir de terör örgütü oluyorsan devlet olarak, haritan silmiyor, entegre değil kültürü ama rejim, hükümet değişikliği hatta yeni ülkelerin oluşumu gibi seçenekleri masaya koyuyor. Biyolojik robot, sohbet robotu gibi ya da kıyamete karşı silikon vadisinde yer satın almak gibi, Mars'da da oturabilmek, yaşayabilmek gibi cennet vaadleri olan ABD bu sorunlu ülkelerle uğraşmak istemiyor ve "barış" getiriyor. Kendisi milliyetçiyken Dünya'ya dostum senin sorunun ne diyor? Çünkü saldırgan ve demokrasinin temel prensiplerine uymuyorsun diyor, çok da demokrat olmanı beklemiyor, kendisi de değil ama asgari müşterek bir demokrasi anlayışı ABD'yi ayakta tutar ona inanıyor. Devlet kapitalizmi uyguluyor, ABD'nin alışkın olduğu profilden çıkıyor ama Rusya'nın serbest piyasa ekonomisinde olmasını istiyor. Çünkü 1,5 trilyon ABD Savunması için ABD'nin kasasına daha fazla para girmesi gerekiyor devlet olarak. Kendilerinin de 2006'da Dış İlişkiler Konseyi'nden çıkan Yeni ORtaçağ kitabı doğru, Yeni Ortaçağ'a giriyoruz bazı analistlere göre ama modernizmin ve rönesans, reformun yaşanmaıs mümkün değil, postmodernizmden evrilememiz mümkün değil, ayrıca ABD mükemmel adalardan oluşuyorsa kurtarılmış cennetler ve Dünya'da oluşacaksa, devlet küçük, savunma bütçesi için zorunlu belki de devlet kapitalizmi uygulayarak ve göçmen politikası vb. tavrıyla faşist ve Serflerin hükümdarlığıyla da Ortaçağ olan bir Dünya'ya giriyoruz. Serfleri yaratıyor anarco faşizmiyle de. 

Göreceli olan her şeyin Dünyası'ndan modernizme geçmeyeceğiz. Bu haliyle göreceliklerin hüküm sürdüğü adacıklar olacak ve birey hakkı korunuyor diyecek. Yeni bir din de doğuyor İsa ve Muhammed, Musa iyi adam olmakla birlikte ve çağın içinde tanımlanan göstergeler aslında ne kadar uyumlu İncil'le diyen ya da Tevratla diyen bu kitle, halaluya da diyor ve siyonist Hristiyanlık da doğuyor, vadedilmiş toprakları ele geçirerek. Hatırlarsanız bu görümleri makalelerden paylaşmıştık. Ortaçağ'ın en belirgin skolastik düşüncesi bu arttırılmış gerçeklikle yeni doğan dinin tabii ki İsa çok önemli fügür ama yeni bir köşe yaratarak bakış açısında aklın geri planda kaldığı, kaderci anlayışın olduğu, ve bizzat toprak sahibi insanların olduğu ve parçalanması mümkün belki de gerek olmadığı süper zenginlerin Dünya'sında bir de işçi köleler doğuyor. Sanal işler sanal patronlar, arttırılmış gerçeklik, vadedilmiş topraklar ve Dünya'ya hakim ulusötesi şirketlerin adaları. Yoğun işçi kitlesi gönüllü kuruluşların yardımına muhtaç tabii. Ve korkunç bir karanlık da var safsatalarla dolu robot-insan üretmek isteyen ve uzaya gitmek isteyen bu Dünya kitlesinde. Bu insan aklı ev erdemi için korkunç bir karanlık tabii. Erkeksi dil ve iktidar yaratan, fakiri ve işçiyi sevmeyen, devletin daha da dağıldığı yardım açısından kurumlara ama savunma sanayisi için devlet ortaklığı yarattığı bir ABD ve Dünya.

Karşı oyun Rusya ve Çin'den geliyor ve III.Dünya Savaşı kozu sürüyor varlığını sürdürebilmek için. Ama o günleri görmeyeceğimizi sanıyorum. Çok basit bir soru soruyor Trump: Senin sorunun ne Hakan Fidan diyor? Bu örnek, yani Hakan Fidan ismi. Bir İslam coğrafyası yaratmak istiyorsun ve savaş istiyorsun diyor. Bir de halklara sor, senin İslam coğrafyanda ve Türk egemenliğinde yaşamak istiyor mu 700 yıllık belleğe sahip Ortadoğu halkı. Çok basit bir soru: Senin sorunun ne El Şara diyor? Bu topraklarda başka uluslar var diyor, senin çoğunluk olman, azınlık haklarını minimize etmen benim tarafımdan kabule dilemez diyor ve Dürzi Lobisi de Kürt Lobisi de küresel Dünya'da etkin ve barış istiyor kimliğiyle. Bana geliyorsun diyor, sorunu çöz diye, ben de soruyorum diyor, senin sorunun ne El Şara? Niye barış içinde yaşamıyorsun diyor. (Hey man! What is the problem? Why?") Çok alışkın olduğumuz çeviri Türkçesi ama litaratüre giren Hey dostum, senin sorunun ne sorusu magandalara sorulan soru hatta. Üzgünüm. 

Ve bu çağ korkunç bir karanlık demek insanlar arasındaki sınıf farklarının çok arttığı, sohbet robotlarıyla sınıfın katmerlendiği (entelletüeliteni takdir etmiyorsa sohbet robotuyla konuşur), bunun ortasınıfa darbe vurduğu ama in ve out yaratarak parası var ise moda olan fikir ve ürünleri satın alan halkın göreceli bakış açısında çok da uçabildiği ama faşizm nedeniyle de totaliter olan anlayışı yaşadığı vb. Biz, yani içimizden bazıları kavrayamıyorsa ortaçağın ne kadar ilersindeydik diye sorarak kavrayamamamasını anlayabilir. Ne var bunda cevabı verenler, liberal demokrasi yaşamamış, reform hareketini yapmamış, modernitesi sorunlu ve feodal beyleri toprak burjuvazisi diye anılmayan ağa diye anılan ve kadın haklarının bile sorunlu olduğu ülkede korkunç karanlığı kavramak sorunlu oluyor ve içselleştirilebilir geliyor belki de insanlara. 

Üzücü ama sana Türkiye'nin adamısın diyor, AB'ye almıyor güvenlik gerekçesi yoksa, çünkü sen eğitimli de olsan aile saiklerinle yurtdışında çalışmaya ferdi de gitmiyorsun, özlenen aile, başına bir şey gelirse vb. gerekçelerin var. O kadar Türk'sün ki, İngiletere'ye atlayıp gitmiyorsun çalışmak için ferdi, Kanada'ya bile gitmiyorsun vatandaş arıyor. Seninle evlenilmez de diyor, feodalsin, antidemokratsın ve kabadayılaşıyorsun hatta birebir ilişkide diyor. Ülke ol, enflasyonunu düşür, sanayileş, develiasyonunu düşür ve bana da turist olarak gel, hatta çalışmaya gel üniversite düzeyin benimkisiyle eşitse, eşitlediğinde diyor. Küçük bir köy Dünya, sen bu köy içinde gezmeyen, gezmeye kalkarsan benim paniklediğim birisin diyor. Buna bozulamayız. Benzin fiyatları araban olsa bile seni ilgilendirmiyor, Erdoğan'a kızıyorsun ama petrol sektöründeki değişimler ve Dünya'nın bir yerinin petrol için işgali de bana ne Venezüella'da diyerek karşıladığın bir şey diyor. Parametrende kimse yok, Dünya yok, Dünya'nın vatandaşı yok diyor. Ben üzülüyorum, turist olarak gelemeyecek miyim Türkiye'ye bomba patlıyor diyor. Burda kalamayacak mıyım, çifte vatandaş olamayacak mıyım, performans yapan bir sanatçı olarak Türkiye'ye uğrayıp otostop çekemeyecek miyim, öldürüyorsun diyor. Dünya'da gezerken ölmedim senin ülkende tecavüze uğradım diyor. Gelme diyor. Köyünde kentteki işsizliği, ülkenin enflasyonunu merak etmeyen, çalışan kadınları geleneğine uygun bulmayan, eşit bulmayan bir ülkenin köylüsüsün sen Dünya'da diyor. Kusura bakmayın, gelişmiş insan sayısı az ve entegre kültürü varsa Dünya'ya gidiyor zaten ve gitse de problem teşkil etmeyecek, İngiltere halkı arasına örneğin karışacak çok insan var ama senin 10 kişiden 1'in üniversite mezunu ve bu da kıstas değil. Tecavüz, dayak, öldürme, cinayet, psikolojik şiddet, azınlık hakları, çocuk hakları, hayvan hakları ve bu haklar çerçevesinde sorunları çözmeyiş, kültürlerin bir zenginlik olduğunu saymadan asimile etmek ve tek tip insan yaratma isteğin vb. sen bir köy gibi yaşıyorsun ve köy sosyolojin var, baskı mekanizması işletiyorsun diyor. Başı kapalıysa sana ne diyor, şort giyiyorsa sana ne diyor, senin fikrinde değilse sana ne diyor, senin sorunun ne kabadayı diyor. Coğrafya da kader değil. En fazla çok sıkı giyinmeni, gözlerinin çekik olmasını, esmer olmayı, zenci olmayı vs. sağlar coğrafyadaki iklim koşulları vs. jeopolitiği de uyduruyorsun bir de savaş açıyorsun jeopolitik stratejiler geliştiriyorsun. Bu adamların hiç mi engebeli yolları yok, dağları yok, uçurumları yok, rüzgarı yok, onu bırak 6 ay gece 6 ay gündüz yaşayan adamın Dünya'ya entegre kültürü var ve sen Doğu gibi mükemmel bir yerde kaderci anlayışın, felsefen yetmiyor bir de bunun üzerinden politika geliştirip savaş açıyorsun. Tek gerekçesi enerji kaynaklarını barındırması ve jeostretejik yaklaşımının bu olması gerçeği var. Dünya Ailesi içinde medeni bir seçenek olma şiarını da önüne koymuyorsun başta aşırı sağ düşüncen buna engel. İşçi göçmen alamayacak sanayi yapın bir yana, bir LÜbnanlı Hrsitiyan için eşitlikçi Anayasan ve uygulaman yok örneğin. ABD bir seçenekken ya da AB, Türkiye'ye yerleşmek bir seçenek olmuyor, gelse Hristiyanlaşma arttı diyorsun yani diyeceğin ilk laf, Müslümanlık elden gidiyor ve ihtidalar din değiştirir diye korkuyorsun. Bu her iki kesimin de sorunu. Medeni seçenek olma ülküsünü Dünya Halkları'na verirsen, bunu yaptığında medeni ve demokratik olmuş olan, bu kıvamdaki halkını da yaratınca Dünya Ailesi'nin ülkesi olmayı da suikastlerle vs. baltalayan da sensin, öleceğini, bu topraklarda nefes alamayacağını başka uluslarla sanıyorsun. O yüzden kendi Hristiyanların diken üstünde yaşıyor bu ülkenin vatandaşı olmasına rağmen. Vadetmiyorsun halkına medeni bir seçenek olacağız Türkiye olarak Dünya halkları için demiyorsun. Sanayini geliştirmiyorsun, özgürlükçü anayasa yapmıyorsun ve halkların kardeş olduğuna inanmıyorsun adamlara sizi ben yöneteyim diyorsun 700 yıllık belleklerinde nasıl yer edindiğini bilmene rağmen. Müslümanlık mayasıyla bu iş olur sanıyorsun. Bir de niye ben yönetiyorum, her halk kendisi olarak güzel değil mi? Ve başın sıkışsa Avrupa'ya gidiyorsun tarikat da olsan, İran'ı çok övüyorsun, İran gibi İslam Devrimi yapmak istiyorsun ama İran'a kaçmıyorsun. Mükemmel seçenek sana göre oysa. Sünni olman neyi değiştirir. Senin sorunun ne dostum?  

Lindsey Graham, İslam Cumhuriyeti'ni uyarıyor: İran'ın yüce halkına yönelik baskı cevapsız kalmayacak.

10.10.2026

Iran International

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun açıklamalarına yanıt olarak, önde gelen Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham X-Net'te şunları yazdı: "Haklısınız. Ayetullah'a ve onun dini Nazi paralı askerlerine karşı durmak ve daha iyi bir yaşam için protesto eden İran halkını desteklemek söz konusu olduğunda, artık Obama döneminde değiliz."

İslam Cumhuriyeti liderlerine hitaben şunları ekledi: "İran'ın yüce halkına karşı uyguladığınız şiddet ve baskı cevapsız kalmayacak."

Rubio daha önce ABD'nin İran'daki protestocuları desteklediğini söylemişti. 

Türk Dışişleri Bakanı, Mossad'ı İran'daki protestoları körüklemekle suçladı ve Netanyahu'nun bölgesel çatışmayı hedeflediğini söyledi.

10.01.2026

Jerusalem Post'un haberi

Dışişleri Bakanı, protestolara katılımı kastederek, "Mossad bunu gizlemiyor," dedi. "İnternet ve Twitter hesapları aracılığıyla İran halkını rejime karşı ayaklanmaya çağırıyorlar."

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Cumartesi günü verdiği bir röportajda Mossad'ı İran'daki devam eden protestoları İslam Cumhuriyeti'ni istikrarsızlaştırmak için kullanmakla suçladı.

Fidan, Türk televizyonuna verdiği uzun bir röportajda, İran'daki son gelişmeleri ve artan bölgesel gerilimleri ele alarak, İsrail'i karışıklığa karışmakla suçladı. İsrail'in, İran'ın ekonomik sıkıntıları da dahil olmak üzere iç sorunlarından kasıtlı olarak faydalanarak rejimi zayıflatmaya çalıştığını ve bu eylemlerin açıkça gerçekleştirildiğini savundu.

Fidan, protestolara atıfta bulunarak, " Mossad bunu gizlemiyor," dedi. "İnternet ve Twitter hesapları aracılığıyla İran halkını rejime karşı ayaklanmaya çağırıyorlar."

Fidan, geçmişteki açık askeri saldırıların İran halkını dış tehditlere karşı birleştirdiğini, ancak bugünkü durumun farklı olduğunu söyledi. Ona göre İsrail, aktif çatışmanın olmamasını İran içindeki muhalefeti derinleştirmek için bir fırsat olarak görüyor.

Türkiye Dışişleri Bakanı, Netanyahu'nun bölgesel savaş hedeflediğini iddia etti. 

Ayrıca Netanyahu'nun daha geniş çaplı bir askeri çatışmayı tetiklemekle ilgilendiğini, ancak bunun yalnızca Amerikan onayıyla mümkün olacağını iddia etti.

Fidan, "Netanyahu'nun böyle bir arzusu olduğunu herkes biliyor; bu bir sır değil," dedi.

Netanyahu'nun başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere önemli müttefiklerinden güvence almadan ilerlemeyeceğini ve "yeşil ışık" almak için yapılan lobi çalışmalarının, Aralık ayı sonlarında Beyaz Saray'ı ziyaretini de içerdiğini iddia etti.

İran'ın iç durumuna değinen Fidan, ülkenin yaklaşık otuz yıldır ekonomik yaptırımlara maruz kaldığını ve bunun İran halkı üzerindeki etkisinin ağır olduğunu belirtti. Nüfusu, özellikle genç nesilleri, "dinamik ve sofistike" olarak nitelendiren Fidan, daha iyi bir yaşam ve ekonomik fırsatlar için istekli olsalar da yaptırımların büyük yapısal yükler getirdiğini söyledi.

Fidan, bu sorunların, 2019 ve 2023'teki kitlesel gösteriler de dahil olmak üzere, tekrar eden protestoların temel nedeni olduğunu söyledi. Mevcut huzursuzluğun daha sınırlı ölçekte olmasına rağmen, Fidan protesto faaliyetlerinin bir kısmının dışarıdan manipüle edildiğini vurguladı.

"Protestoların haklı gerekçelerinin yanı sıra, İran'ın düşmanları tarafından yapılan açık bir dış manipülasyon da söz konusu," dedi.

Diplomatik cephede Fidan, Türkiye'nin İranlı sivillere zarar gelmesini önlemeyi amaçladığını ve İran, ABD ve diğer Batılı güçler arasındaki gerilimlerin müzakereler yoluyla çözülmesini desteklediğini söyledi. İran'ın zaman zaman görüşmelerin olasılığını sabote etmeyi amaçlayan ön koşullarla karşı karşıya kaldığını iddia eden Fidan, bu tür taktiklerin yalnızca Tahran'ı izole etmeye ve potansiyel İsrail askeri müdahalesine gerekçe sağlamaya hizmet ettiğini uyardı.

Müzakere yoluyla bir anlaşmaya varılmasının bölgesel istikrar için hayati önem taşıdığını ve aynı zamanda İsrail'in olası bir saldırısına yönelik "uluslararası desteği" ortadan kaldıracağını vurguladı.

Fidan kapanış konuşmasında, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın İran liderliğine ilettiği bir mesajı aktardığını söyledi. Bu mesajda, Tahran'ın komşu Arap devletleriyle ilişkilerinde yeni bir sayfa açması ve onlarla "gerçek ve samimi" bir şekilde işbirliği yapması çağrısında bulunulduğunu belirtti.

İran'ın "geçmişteki kırgınlıkları bir kenara bırakması" ve bölge halklarına karşı sorumluluklarına öncelik vermesi gerektiğini söyledi. Ayrıca İran'ı Ortadoğu'nun istikrara kavuşturulmasında ortak liderlik olasılığını benimsemeye çağırdı.

İsrailli askeri analist Alon Ben-David, Maariv gazetesinde yayınlanan son bir köşe yazısında , Mossad'a ait olduğunu iddia eden bir hesaptan gelen yorumlara da değindi . Ben-David, Farsça yayın yapan ve Mossad ile bağlantılı olduğu belirtilen bir hesabın, olayların başlangıcında şu tweeti attığını kaydetti: "Her yerde, protestocularla birlikteyiz."

Haftanın ilerleyen günlerinde aynı hesap, "Basij milisleri ve güvenlik güçlerindeki binlerce aktivistin protestoculara katıldığını" iddia etti, ancak bu paylaşım daha sonra silindi.

Ben-David, Mossad bünyesindeki psikolojik operasyonlar ve etki biriminin başında, teşkilatın en üst düzey görevi için daha önce aday olmuş ve sadece "A." olarak tanımlanan bir kişinin bulunduğunu, bu kişinin şu anda Mossad direktörü Roman Gofman'ın yardımcısı olarak görev yaptığını yazdı.

Ben-David'e göre, iki tweet de kötü bir değerlendirmeyi yansıtıyordu ve birinin silinmesi bir nebze yeniden düşünme anlamına geliyordu. İsrail'in, gelişmeler avantajlı görünse bile, her gelişen duruma sözlü veya dijital olarak müdahale etmekten kaçınması gerektiğini savundu.

Ben-David, "Mossad'ın daha gizli çalışması ve daha az tweet atması daha faydalı olurdu" sonucuna vardı.

Tahran Diktatörünün İkilemi: Cehennem mi Yoksa Moskova Sürgünü mü?

10.01.2026

Iran International

Ali Hamaney'in baskı yönündeki en açık emri sonuçsuz kaldı ve İran'ın çeşitli bölgelerindeki insanlar bir kez daha sokaklara döküldü.

Prens Reza Pahlavi şehir merkezlerinin işgal edilmesi çağrısında bulunurken, Donald Trump da Tahran diktatörünü protestocuları öldürmesi halinde "acı verici bir darbe" indireceği konusunda uyardı.  

Sözcü'nün Aktardığına Göre, İran'da Yeraltı Füze Şehirleri Aktif Hale Getirildi

10.01.2026

Sözcü, bir müdahaleden korkan Hamaney'in yeraltı şehir füzelerini aktif hale getirdiğini, itaatsiz polislerin tutuklandığını, Hamaney'in Devrim Muhafızları'na protestoları temizleme görevi verdiğini bildiriyor. Hamaney ayrıca güvenlik birimlerini en yüksek alarma geçirmiş durumda. 

İranlıların iddiasına göre rejim, gerçek mermi kullanarak 200'den fazla protestocuyu öldürdü.

10.01.2026

Haaretz

Tahran Cumartesi günü protestoculara yönelik tehditlerini tırmandırdı; İranlı yetkililer göstericilerin 'Tanrı düşmanı' olarak kabul edileceği, 'ulusu ihanete uğratan ve güvensizlik yaratan' veya 'yabancı egemenliği arayan' kişilere karşı ölüm cezası uygulanacağı konusunda uyardı.

İran Kürdistan Demokrat Partisi: Güvenlik güçlerinin çökme olasılığı arttı.

10.01.2026

Iran International

İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDPI), X sosyal ağında yayınladığı bir mesajda, İslam Devrim Muhafızları Ordusu'nun (IRGC), Ali Hamaney'in emriyle protestocuları bastırmaktan sorumlu olduğunu belirtti.

Mesajda şu ifadeler yer aldı: "Güvenlik güçlerinin çökme olasılığı arttı. Bu nedenle Ali Hamaney, askeri ve güvenlik aygıtlarını en yüksek alarm seviyesine geçirdi."

Parti, bir başka açıklamasında İran'daki ülke çapındaki protestoların "yeni bir aşamaya" girdiğini de ekledi. 

Prens Rıza Pehlevi, İran enerji sektörü çalışanlarını greve çağırmaya çağırdı.

10.01.2026

Iran International

Prens Rıza Pehlevi, sokakları ele geçirmeyi amaçlayan iki protesto çağrısının ardından son mesajında ​​İran enerji sektörü çalışanlarını greve çağırdı.

Bu, son yıllarda hükümetin mali kaynaklarını felç etmeyi amaçlayan ilk grev çağrısı olarak değerlendiriliyor.

Ekonomi ve enerji gazetecisi Atta Hosseinian, Iran International ile yaptığı bir röportajda bu konuyu ele alıyor. 

İslam Propaganda Koordinasyon Konseyi, hükümet yanlısı gösteriler düzenleme çalışmalarını duyurdu.

10.01.2026

Iran International

İslam Propaganda Koordinasyon Konseyi, 12 Ocak Pazartesi günü Tahran'da hükümet destekçilerini sokaklara dökerek bir yürüyüş düzenleme niyetini açıkladı

Moldova Cumhurbaşkanı: İran halkının iradesi ülke sınırlarının ötesinde yankı buldu.

Iran International

10.02.2026

Moldova Cumhurbaşkanı Maia Sandu, X ağında yayınladığı bir mesajla İran ulusal devrimine destek verdi.

Mesajda şu ifadeler yer alıyor: "İran halkının kendi seçtikleri bir gelecek inşa etme iradesi ve kararlılığı, sınırlarının ötesinde yankı bulmuştur. Moldova, İran halkının yanındadır ve onlarla dayanışma içinde olduğunu ifade eder."

Londra'daki İran Büyükelçiliği'nde İslam Cumhuriyeti bayrağı yerine Aslan ve Güneş bayrağının asılması.

10.01.2026

Iran National

İranlılar Londra'daki İslam Cumhuriyeti büyükelçiliği önünde bir miting düzenledi, İslam Cumhuriyeti bayrağını indirdi ve Aslan ve Güneş bayrağını göndere çekti.

2024 İnsan Hakları Uygulamaları Ülke Raporları: İran

YÖNETİCİ ÖZETİ

İran İslam Cumhuriyeti'nin insan haklarına yönelik zaten ağır olan kısıtlamaları yıl boyunca birçok alanda daha da kötüleşti. Hükümet, işkence altında itiraf eden ve adil olmayan yargılamalarla karşı karşıya kalanlar da dahil olmak üzere yüzlerce mahkumu idam etti. Kadınların kıyafet kurallarına ilişkin kısıtlamaların şiddet yoluyla uygulanmasına dair yeni vakalar yaşandı. Kadın, Yaşam, Özgürlük hareketiyle ilgili protestolarla bağlantılı olarak gözaltına alınanlar da dahil olmak üzere bazı siyasi mahkumlar hapisten serbest bırakılırken, protestolara katılan diğer kişiler yıl boyunca tutuklandı, hapis ve ölüm cezalarına çarptırıldı, işkenceye maruz kaldı veya idam edildi. Din özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar yıl boyunca ağır oldu.

Önemli insan hakları sorunları arasında şunlara dair güvenilir raporlar yer alıyordu: keyfi veya hukuka aykırı cinayetler; kayıp vakaları; işkence veya zalim, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya ceza; keyfi tutuklama veya gözaltı; başka bir ülkedeki bireylere karşı uluslararası baskı; çatışmalarda ciddi ihlaller; hükümet tarafından kendi kullanımı ve bölgedeki terörist gruplar (örneğin Irak'taki İran yanlısı milis grupları, Yemen'deki Husiler ve Suriye'deki dönemin Devlet Başkanı Beşar Esad'ın eski hükümeti) tarafından kullanılmak üzere çocukların silahlı çatışmalarda yasa dışı olarak askere alınması veya kullanılması; gazetecilere yönelik şiddet ve şiddet tehditleri, gazetecilerin haksız tutuklamaları ve yargılanmaları ve sansür de dahil olmak üzere ifade özgürlüğü ve medya özgürlüğüne ciddi kısıtlamalar; dini özgürlüğe kısıtlamalar; işçilerin örgütlenme özgürlüğüne önemli kısıtlamalar; ve çocuk işçiliğinin en kötü biçimlerinin önemli ölçüde varlığı.

Hükümet, insan hakları ihlallerinde bulunan yetkilileri tespit edip cezalandırmak için inandırıcı adımlar atmadı.

Bölüm 1.

Hayat

a. Yargısız Cinayetler

Yıl boyunca hükümetin veya ajanlarının keyfi veya hukuka aykırı infazlar gerçekleştirdiğine dair çok sayıda rapor vardı. Bunlar arasında, uluslararası hukukta "en ağır suçlar" standardına uymayan suçlar veya çocuk suçlular tarafından işlenen suçlar için yapılan infazlar ile adil yargılama süreci olmadan yapılan infazlar da yer alıyordu.

Medya ve insan hakları grupları, güvenlik güçlerinin eylemleri nedeniyle gözaltında ölümler yaşandığı iddialarını belgeledi. Ocak ayında, sivil toplum kuruluşu Kürdistan İnsan Hakları Ağı (KHRN), Kermanshah'taki kolluk kuvvetlerinin Kürt-İran vatandaşı Payam Abdi'yi işkence ederek öldürdüğünü bildirdi. KHRN, polisin Abdi'nin ailesine tutuklanmasından birkaç gün sonra ölüm haberini verdiğini belirtti.

Yıl boyunca birçok kişinin cinayet suçundan idam edildiği bildirilse de, yasa aynı zamanda devlet güvenliğine yönelik girişimler, yüksek rütbeli yetkililere karşı hakaret, moharebeh (ki bu, "Tanrı'ya karşı savaş açmak" da dahil olmak üzere çeşitli geniş yorumlara sahipti) ve fisad fil-arz ("yeryüzünde yolsuzluk", buna mürtedlik veya sapkınlık, tecavüz, zina, tekrarlayan alkol kullanımı, rızaya dayalı eşcinsel cinsel ilişki, İslam kurumunu baltalamaya çalışma, yabancı ajanlar veya kuruluşlarla işbirliği yapma veya İmam Ruhullah Khomeini'nin hatırasına veya İslam Cumhuriyeti'nin yüce liderine hakaret de dahildi) suçlarından mahkumiyet durumlarında da ölüm cezasını öngörüyordu. Savcılar sık ​​sık siyasi muhalifleri ve gazetecileri "Tanrı'ya karşı savaş açmak" gibi ölüm cezası gerektiren suçla suçladılar ve onları İslam'ın ilkelerine veya bu ilkeleri savunan devlete karşı mücadele etmekle itham ettiler.

Hükümet bazen küçük veya şiddet içermeyen uyuşturucuyla ilgili suçlardan suçlu bulunanları ölümle cezalandırıyordu. Abdorrahman Boroumand Merkezi, Ocak ve Ağustos ortası arasında gerçekleştirilen infazların yüzde 58'inin uyuşturucuyla ilgili suçlardan kaynaklandığını bildirdi. Nisan ayında, sivil toplum kuruluşu Amnesty International, genellikle aileye önceden haber verilmeden gizlice gerçekleştirilen uyuşturucuyla ilgili infazların, 2023'teki 853 infazın yarısından fazlasını oluşturduğunu bildirdi. Beluç azınlığı, nüfusun yalnızca yaklaşık yüzde 5'ini oluşturmasına rağmen, uyuşturucuyla ilgili infazların yüzde 29'unu oluşturuyordu.

Ağustos ayında, İranWire ve diğer medya kuruluşlarına göre, Kürt ve Yaresan etnik ve dini azınlıklarına mensup Reza Rasaei yetkililer tarafından idam edildi . İlk tutuklanmasının ardından Rasaei'ye yasal danışmanlık hakkı tanınmadı ve dayak, elektrik şoku, boğulma ve cinsel şiddete maruz bırakıldı. Uluslararası Af Örgütü'ne göre, Rasaei, Kadın, Yaşam, Özgürlük protestosunda bir İslam Devrim Muhafızları (IRGC) subayının öldürülmesinde sözde katılımıyla ilgili olarak zorla itirafta bulundu.

Özellikle Beluç azınlığı olmak üzere, ötekileştirilmiş etnik toplulukların üyeleri idam edilenler arasında orantısız bir şekilde fazla temsil ediliyordu. Abdorrahman Boroumand Merkezi'nin Ocak ve Ağustos ortası arasında idam edildiğini bildirdiği 364 kişiden %27'si azınlıklardan oluşuyordu. İdam edilenlerin yaklaşık %10'u Beluç etnik grubundandı. Sivil toplum örgütleri, yıl boyunca idam edilen kişilerin gerçek sayısının hükümetin kamuoyuna açıkladığından çok daha yüksek olma olasılığının yüksek olduğunu belirtti. Hükümetin kamuoyuna açıkladığı idamlar için bile yetkililer genellikle isimler, tarihler veya kişilerin idam edildiği suçlar gibi bilgileri açıklamadılar.

Ülkenin yargı sistemi tarafından yorumlanıp uygulanan İslam hukuku, yasal "olgunluk" yaşı olan (kızlar için dokuz, erkekler için 13 yaş) yaştan itibaren çocuk suçluların idam edilmesine izin veriyordu. Eylül ayında, İran İnsan Hakları adlı STK, ülkenin 2010 yılından bu yana 71 çocuk suçluyu idam ettiğini bildirdi.

İnsan hakları örgütleri ve medya raporlarına göre, hükümet bazı infazları acımasız ve insanlık dışı yöntemlerle gerçekleştirdi; bunlar arasında halka açık infazlar ve vinçle asma yer alıyordu. Vinçle asma yönteminde mahkumlar boyunlarından yerden kaldırılarak yavaş yavaş boğularak ölüyordu. İran İnsan Hakları örgütü, Eylül ayında silahlı soygun suçundan iki isimsiz kişinin halka açık bir şekilde asıldığını bildirdi. Zina, taşlanarak ölüm cezasıyla cezalandırılmaya devam etti; ancak yargı başkanı 2002 yılında hakimlere taşlama cezasına moratoryum (erteletim) uygulanması talimatı verdi ve 2010 yılından bu yana hiçbir taşlama cezası infaz edilmedi.

b. Nüfus Kontrolünde Zorlama

Zorla kürtaj yapıldığına dair herhangi bir rapor bulunmamaktadır.

Kanun, yetkililere nüfus artışına öncelik verme talimatı verdi. Bu politikalar arasında gönüllü kısırlaştırmanın yasaklanması ve kamu sağlık sistemi tarafından doğum kontrol yöntemlerinin ücretsiz dağıtımının engellenmesi gibi önlemler yer alıyordu. Kanun ayrıca, üniversite ders kitaplarındaki aile planlamasıyla ilgili içeriğin, dini medreseler ve İslam Propaganda Teşkilatı ile işbirliği içinde hazırlanan bir çerçeve çerçevesinde, "İslami-İran yaşam tarzı" ile ilgili materyallerle değiştirilmesini şart koşuyordu.

c. Savaş Suçları, İnsanlığa Karşı Suçlar ve Soykırım veya Çatışmayla İlişkili Suistimaller Teşkil Edebilecek Eylemlere Dair Kanıtlar

Birleşmiş Milletler'in İran'daki Bağımsız Uluslararası Gerçekleri Araştırma Misyonu, Mart ayındaki raporunda, hükümetin Kadın, Yaşam, Özgürlük hareketine verdiği yanıtların çoğunun insanlığa karşı suç teşkil ettiği sonucuna vardı. BM'nin İran'daki İnsan Hakları Durumu Özel Raportörü, Temmuz ayında yayınladığı raporda, hükümetin 1980'lerdeki eylemlerini insanlığa karşı suç ve soykırım olarak nitelendirdi; soykırımın özellikle Bahai inancına mensup olanlar olmak üzere dini azınlık gruplarına karşı işlendiğini belirtti. ABD hükümeti ise insanlığa karşı suç veya soykırım işlendiğine dair bir tespit yapmamıştı.

Bölüm 2.

Özgürlük

a. Basın Özgürlüğü

Anayasa, "İslam'ın temel ilkelerine veya kamu haklarına zarar verici" olmadığı sürece, basın mensupları ve diğer medya mensupları da dahil olmak üzere ifade özgürlüğünü güvence altına almıştır. Yasaya göre, "İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı veya muhalif grupları ve dernekleri destekleyen her türlü propaganda" üç aydan bir yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılıyordu.

Dönemin Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani tarafından 2016'da imzalanan bağlayıcı olmayan Vatandaş Hakları Bildirgesi, her vatandaşın, herhangi bir iletişim aracını kullanarak görüş ve bilgi arama, alma, yayınlama ve iletme hakkı da dahil olmak üzere, konuşma ve ifade özgürlüğüne sahip olduğunu kabul etmiştir. Bildirge yıl sonu itibariyle uygulanmamıştır.

Hükümet, ülkenin medyasını büyük ölçüde kontrol ediyordu. Sınır Tanımayan Gazeteciler adlı STK'ya göre, anayasa basın özgürlüğünü koruyordu ancak 1986 tarihli basın yasası, yetkililere gazetecilerin "İslam Cumhuriyeti'ni tehlikeye atmalarını" veya "din adamlarını ve yüce lideri gücendirmelerini" engelleme yetkisi veriyordu.

Kanun, devlete karşı suç işlemeye, ulusal güvenliğe karşı suç işlemeye veya İslam'a hakaret etmeye teşvik etmekle suçlanan kişilerin yargılanmasını öngörüyordu. Küfür, suç teşkil eden bir eylemdi. Hükümet, ifade ve basın özgürlüğünü ciddi şekilde kısıtladı. Yetkililer, hükümeti doğrudan eleştiren, insan hakları endişelerini dile getiren veya hükümetin ahlak kurallarını uygulamasını sorgulayan kişileri sindirmek veya yargılamak için bu kanunu kullandı.

Yetkililer, bireylerin ülkenin yönetim sistemini, yüce liderini veya resmi dinini alenen eleştirmesine izin vermedi. Güvenlik güçleri ve yargı, bu kısıtlamaları ihlal edenlerin yanı sıra cumhurbaşkanını, yüce lideri, kabineyi veya parlamentoyu alenen eleştirenleri de cezalandırdı.

Hükümet, vatandaşlarının toplantılarını, hareketlerini ve iletişimlerini izledi ve yetkililerin ahlak kurallarına aykırı olarak gördüğü fikirleri veya görselleri ifade eden kişileri tutuklama veya cezalandırma tehdidinde bulundu.

Şubat ayında, güvenlik güçleri Farda-e-Eghtesad ekonomi gazetesinin yazı işleri odasına baskın düzenledi ve bazı gazetecilerin günlerce dışarı çıkmasını engelledi. Bu olay, Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü ve diğer insan hakları örgütleri tarafından doğrulandı. Aralarında Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Ali Tasnimi'nin de bulunduğu çok sayıda gazeteci tutuklandı ve ardından serbest bırakıldı. Polis, yazı işleri odasına neden baskın yapıldığına dair herhangi bir bilgi vermedi. Hükümet destekli medya kuruluşu Mizan, baskın ve tutuklamaların "gazetecilik ve medya faaliyetleriyle ilgili olmadığını" belirten bir açıklama yayınladı.

Mart ayında, insan hakları örgütleri ve haber kaynaklarına göre, Tahran'daki bir mahkeme siyasi tutuklu Şahriar Bayat'ı "Peygambere hakaret" suçundan halk önünde idam cezasına çarptırdı. İnsan hakları örgütü Hengaw, Bayat'ın ilk olarak 2022'de Kadın, Yaşam, Özgürlük protestolarına verdiği destek nedeniyle tutuklandığını bildirdi. Hengaw ayrıca, polis sorgucularının Bayat'a atfedilen çeşitli "suçlayıcı" sosyal medya paylaşımları ve görselleri tespit ettiğini, ancak Bayat'ın bu içerikle herhangi bir bağlantısı olmadığını reddettiğini belirtti.

Fiziksel Saldırılar, Hapis ve Baskı

Hükümet ve ajanları, internet tabanlı medyada çalışanlar da dahil olmak üzere yayıncıları, editörleri, gazetecileri ve aile üyelerini, hükümet tarafından hassas kabul edilen konular hakkında haber yaptıkları gerekçesiyle taciz etti, gözaltına aldı, kötü muamelede bulundu ve haklarında dava açtı.

İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), IranWire ve Iran International'ın haberlerine göre, Şubat ayında bir mahkeme, gazeteci Saba Azarpeik'i hükümet yetkililerinin mali usulsüzlükleriyle ilgili haberleri nedeniyle "yalan, iftira ve tehdit" yayınladığı gerekçesiyle iki yıl hapis cezasına ve sosyal medya faaliyetlerinden men cezasına çarptırdı .

Bilgi Akışının Özgürlüğünü Savunma adlı STK'nın Nisan ayında yayınladığı rapora göre, yetkililer Ocak-Mart ayları arasında en az 91 gazeteciyi yargıladı ve 24 gazeteciye toplamda 14 yıl 7 ay hapis cezası ile 15 milyon dolardan fazla para cezası verdi. Gazetecilere yöneltilen en yaygın suçlama ise "kamuoyunu rahatsız etmek amacıyla yalan yayınlamak" oldu.

Hükümetler, ordular, istihbarat veya polis güçleri, suç örgütleri veya silahlı aşırılıkçı veya isyancı gruplar tarafından uygulanan sansür

Hükümetin Basın Denetleme Kurulu, basın lisanslarının verilmesi de dahil olmak üzere medya içeriğini ve yayınlarını düzenliyordu. Kurul, hükümeti eleştiren makalelere veya siyasi nedenlerle hapse atılanlara yanıt olarak bazen basın lisanslarını iptal ediyor veya yenilemiyordu.

Kültür ve İslami Rehberlik Bakanlığı, yurt içi yayınlanmadan önce yabancı basılı materyaller de dahil olmak üzere tüm potansiyel yayınları inceliyor ve kitapların yayınlanamaz olduğuna karar verebiliyor, metinleri kaldırabiliyor veya düzenlemeler yapılmasını isteyebiliyordu. Bağımsız basılı medya şirketleri mevcuttu, ancak hükümet faaliyetlerini ciddi şekilde sınırladı. Yıl boyunca hükümet, yetkilileri eleştiren yayınları yasakladı, engelledi, kapattı veya sansürledi. Tahran Elektronik Ticaret Birliği'nin bir raporuna göre, küresel internet üzerinden erişilebilen en popüler web sitelerinin çoğu, yetkililer tarafından uygulanan filtreleme veya engelleme nedeniyle erişilemez hale geldi. Popüler uluslararası haber kuruluşlarının, siyasi muhalefetin, etnik ve dini azınlık gruplarının ve insan hakları örgütlerinin birçok web sitesine erişilemedi.

Hükümet sinema, müzik, tiyatro ve sanat sergilerini kontrol altına aldı ve İslami değerlere aykırı olduğunu düşündüğü yapımları sansürledi. İran İnsan Hakları Belgeleme Merkezi (IHRDC) adlı STK'ya göre, Kültür ve İslami Rehberlik Bakanlığı'nın dokuz üyeli film inceleme kurulu (din adamları, eski yönetmenler, eski milletvekilleri ve akademisyenlerden oluşuyordu) her filmin içeriğini yapım öncesinde ve halka sunulmadan önce onaylamak zorundaydı. Gerekli tüm izinler önceden alınmış olsa bile, filmlerin gösterimi keyfi olarak yasaklanabiliyordu. Hükümet, laikliği teşvik ettiği düşünülen filmleri ve kadın hakları, etik dışı davranışlar, uyuşturucu kullanımı, şiddet veya alkolle ilgili İslami olmayan fikirler içeren filmleri sansürledi veya yasakladı.

Kültür ve İslami Rehberlik Bakanlığı, şarkı sözlerinin, müziğin ve albüm kapaklarının ülkenin ahlaki değerlerine uygun olmasını sağlamak için onay vermekle yükümlüydü; ancak birçok bağımsız müzisyen bu izni almadan albüm yayınladı.

Nisan ayında, İsfahan'daki bir mahkeme, medya haberlerine göre, rapçi Toomaj Salehi'yi "dünyaya yolsuzluk yaymak" suçlamasıyla ölüm cezasına çarptırdı. Salehi, hükümeti "muazzam bir başarısızlık yılı" olarak eleştiren şarkı sözleri yayınlamasının ve Instagram hesabında halk protestolarını destekleyen videolar paylaşmasının ardından 2022'de tutuklanmıştı. Kasım 2023'te kefaletle serbest bırakıldı, ancak gözaltındayken nasıl işkence gördüğünü anlatan bir video yayınlamasının ardından tekrar tutuklandı. Haziran ayında Yüksek Mahkeme tarafından ölüm cezası kaldırıldı, Ağustos ayında hakkındaki suçlamalar düşürüldü ve Aralık ayında gözaltından serbest bırakıldı.

Medya haberlerine göre, Temmuz ayında mahkemeler, Temmuz ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin boykotunu teşvik etmekle suçlanan iki Telegram kanalı ve 500 Instagram hesabı hakkındaki davalarla bağlantılı olarak 100 kişiyi ifadeye çağırdı. Yargı ayrıca, seçim haberleri kapsamında "yanlış haber yaymak" suçlamasıyla Hashiye News ve Bamdad-e-No medya kuruluşları hakkında da dava açtı.

Özel yayıncılık, nadiren verilen bir izin gerektirdiğinden ciddi şekilde kısıtlanmıştı. Hükümet, İran İslam Cumhuriyeti Yayıncılık Kurumu (İran İslam Cumhuriyeti Radyo ve Televizyon Kurumu) aracılığıyla tüm televizyon ve radyo yayın tesisleri üzerinde fiili bir tekel kurmuştu. Özellikle internet erişiminin sınırlı olduğu kırsal kesimlerdeki birçok vatandaş için başlıca haber kaynağı olan radyo ve televizyon programları, hükümetin siyasi ve sosyo-dini ideolojisini yansıtıyordu.

Hükümet, en az 2003'ten beri süregelen bir uygulama olarak uydu yayınlarını engelledi. Uydu antenleri yasa dışıydı ancak her yerde bulunuyordu. Uydu antenlerini dağıtan, kullanan veya tamir edenler para cezasına çarptırılıyordu.

Kültür ve İslami Rehberlik Bakanlığı, yabancı medya kuruluşlarının ülkede çalışma yeteneklerini ciddi şekilde sınırladı ve kontrol altına aldı. Bakanlık, vize vermeden önce yabancı muhabirlerden ayrıntılı seyahat planları ve haber konuları sunmalarını istedi. Bakanlık, yabancı muhabirlerin ülke içinde seyahat etme yeteneklerini sınırladı ve onları yerel bir "gözetmen" ile çalışmaya zorladı.

Hükümet, resmi eylemleri eleştiren veya resmi görüşlerle ya da olayların anlatımlarıyla çelişen yayınları sansürledi. IHRDC'ye göre, resmi İslam Cumhuriyeti Haber Ajansı, ele alınacak ana konuları ve haber türlerini belirledi ve haber yapılması gereken konuları doğrudan çeşitli medya kuruluşlarına dağıttı. Yetkililerin sansür için özellikle seçtiği bilgi kategorileri arasında kadın hakları tartışmaları, azınlıkların durumu, hükümet yolsuzluğu haberleri ve tutuklulara kötü muameleye ilişkin referanslar yer alıyordu. Yetkililer ayrıca ulusal ve uluslararası medya kuruluşlarının gösterileri haber yapmasını da yasakladı.

Tutuklamalar ve hapis cezaları yoluyla yetkililer, gazetecileri rutin olarak otosansür uygulamaya zorladı. Kamu görevlileri sık sık gazeteler hakkında suç duyurusunda bulundu ve Basın Denetleme Kurulu bu şikayetleri, olası kapatma, askıya alma ve para cezaları da dahil olmak üzere daha fazla işlem için Basın Mahkemesine sevk etti. Yargı sistemi ve diğer devlet kurumları, geçmişte hapse girmiş gazetecileri sıklıkla açıkça sansürledi.

b. İşçi Hakları

Örgütlenme Özgürlüğü ve Toplu Pazarlık

Kanun, işçilerin bağımsız sendikalar kurmasına ve bunlara katılmasına, toplu pazarlık yapmasına ve yasal grevler düzenlemesine izin veriyordu, ancak sendika karşıtı ayrımcılığı yasaklamıyordu. Kanun, işçilerin herhangi bir iş yerinde İslami bir işçi konseyi veya lonca kurabileceğini belirtiyordu, ancak bu örgütlerin hak ve sorumlulukları, sendikalar için uluslararası standartların oldukça gerisinde kalıyordu.

Hükümet, işçilerin örgütlenme özgürlüğünü, toplu pazarlık hakkını ve grev hakkını koruyan tüm geçerli iş kanunlarını etkin bir şekilde uygulamadı. İşçi sendikaları kanunen açıkça yasaklanmamış olsa da, bağımsız işçi sendikalarının sivil toplum örgütü olarak tescili genellikle reddedildi.

Kanun, toplu sözleşmelerin düzenlenmesi ve akdedilmesi ile grevlerin yapılması için önceden izin alınmasını şart koşuyordu. Uygulamada, İçişleri Bakanlığı grevler için izin vermediğinden, grevler yasadışı hale geliyordu. Özel sektör çalışanları iş yerinde "barışçıl" kampanyalar yürütebiliyordu. Kanun, 10'dan az çalışanı olan işletmeler için geçerli değildi.

Hükümet, örgütlenme özgürlüğünü ciddi şekilde kısıtladı ve sendikal faaliyetler nedeniyle bireyleri tutuklayıp hapse atarak işçilerin örgütlenme girişimlerine müdahale etti; ayrıca işçilerin toplu pazarlık hakkını da sınırladı. Kanun, sendika karşıtı ayrımcılığı yasaklamadı ve sendikal faaliyet nedeniyle işten çıkarılan işçilerin işe iade edilmesini zorunlu kılmadı.

Örgüt kurma özgürlüğünü ve grev hakkını koruyan yasaların ihlaline ilişkin cezalar, diğer medeni hakların ihlaline ilişkin yasalara göre daha azdı. İhlal edenlere nadiren ceza uygulanıyordu. Mahkemeler grevleri ve işçi protestolarını genellikle güvenlik tehdidi olarak nitelendiriyordu.

Hükümet, protesto ve grevlere yönelik baskılar sırasında sendika liderlerini, işçi hakları aktivistlerini ve gazetecileri taciz etti. Sivil toplum kuruluşları ve medya raporlarına göre, öğretmen sendikaları, petrol endüstrisi işçileri sendikaları ve otobüs şoförleri sendikaları üyeleri de dahil olmak üzere birçok sendikacı, barışçıl aktivizmleri nedeniyle hapsedildi veya gözaltına alındı. Bağımsız sendikacılar keyfi tutuklamalara, işkenceye maruz kaldılar ve mahkum edildikleri takdirde uzun hapis cezalarına çarptırıldılar.

İnsan Hakları İzleme Örgütü'ne (HRW) göre, bir mahkeme, Aralık 2023'teki tutuklanmasının ardından işçi hakları aktivisti Şerifeh Muhammedi'yi "devlete karşı silahlı isyan" suçundan ölüm cezasına çarptırdı. Tutuklama kararı, Muhammedi'nin kocasına 4 Temmuz'da bildirildi.

CHRI'ye göre, işçi temsilcilerinden ve bir yönetim temsilcisinden oluşan işçi konseyleri, esasen işçilerin bağımsız sendikalar kurma çabalarını baltalayan, yönetim tarafından yönetilen sendikalardı. Bununla birlikte, konseyler bazen işten çıkarmaları ve fesihleri ​​engelleyebiliyordu. Vatandaş olmayan işçiler için temsilci bir işçi örgütü yoktu.

Uluslararası medya raporlarına göre, işçiler örgütlenmeye veya grev yapmaya kalkıştığında güvenlik güçleri tehditlerle, keyfi tutuklamalarla ve şiddetle karşılık verdi. Yıl boyunca ülke genelinde grevler ve işçi protestoları yaşandı ve bu durum genellikle yoğun polis müdahalesine yol açtı.

Zamaneh Medya'ya göre, güvenlik güçleri 1 Mayıs Uluslararası İşçi Bayramı öncesinde düzinelerce sendika aktivistini ve işçi örgütü üyesini tutukladı. Güvenlik yetkililerinin bu mahkumların Uluslararası İşçi Bayramı etkinliklerine katıldıkları için yeni suçlamalarla karşı karşıya kalabilecekleri yönündeki tehditlerine rağmen, Evin Cezaevi'ndeki 12 mahkum işçi hakları konusunda ortak bir mektup yayınladı.

İnsan hakları örgütlerine göre, güvenlik güçleri, 2 Mayıs Öğretmenler Günü'nü kutlamak için çeşitli şehirlerde düzenlenen gösterilere katılan öğretmenlere saldırdı ve onları tutukladı.

Zorunlu veya Mecburi Çalışma

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın yıllık İnsan Ticareti Raporu'na https://www.state.gov/trafficking-in-persons-report/ adresinden ulaşabilirsiniz .

Kabul Edilebilir Çalışma Koşulları

Ücret ve Çalışma Saatleri Yasaları

Yasa, ekonominin tüm sektörleri için ulusal asgari ücret öngörüyordu. İran International'ın Ocak ayındaki bir raporuna göre , Tahran sakinleri için yoksulluk sınırı ayda yaklaşık 300 milyon riyal (600 dolar) iken, aylık asgari ücret sadece 115 milyon riyal (230 dolar) idi. Mart ayında hükümet, asgari ücrette %35'lik bir artış açıkladı. İşçi temsilcileri, resmi istatistiklerin yıllık enflasyonu %42,5 olarak tahmin etmesi nedeniyle artışın küçük ölçekli olmasını eleştirdi. İşçi grupları, artışa rağmen asgari ücretin Tahran'da bir aileyi geçindirmek için gerekenin yarısından az olduğunu bildirdi.

Kanun, haftalık bir dinlenme günüyle birlikte en fazla altı gün, 44 saatlik bir çalışma haftası, en az 12 gün ücretli yıllık izin ve birkaç ücretli resmi tatil günü belirlemiştir. Bu toplamın üzerinde çalışılan her saat için işçiye fazla mesai ücreti ödenecektir. Kanun, çalışanlara biriken fazla mesai için saatlik ücretin üzerinde bir ödeme yapılmasını zorunlu kılmış ve fazla mesai çalışmasının zorunlu olmadığını belirtmiştir. Kanun, 10'dan az çalışanı olan işyerlerindeki işçileri kapsamadığı gibi, yabancı uyruklular için de geçerli değildi.

İşverenler bazen, çoğunlukla Afgan olan göçmen işçileri, asgari ücretin altında maaş, ücret ödenmemesi ve zorunlu fazla mesai gibi kötü çalışma koşullarına maruz bırakıyorlardı. Göçmen işçiler, ani sınır dışı edilme riskiyle karşı karşıyaydılar.

Medya raporlarına göre, birçok işçi geçici sözleşmelerle çalışmaya devam etti ve bu sözleşmeler kapsamında tam zamanlı, sözleşmesiz çalışanlara sağlanan korumalardan yoksun kaldılar. Bu işçiler sosyal haklardan veya sigortadan yararlanamadılar ve istedikleri zaman işten çıkarılabiliyorlardı. Yasaya göre, yasal olarak ikamet eden tüm yabancılar için iş sözleşmelerinin süresi bir yıl olarak belirlenmişti ve uzatma olasılığı bulunuyordu.

Düşük ücretler, ücretlerin ödenmemesi ve sözleşmeli çalışma uygulamaları nedeniyle iş güvencesinin olmaması, özellikle geçici sözleşmeli işçiler arasında yıl boyunca devam eden grev ve protestolara katkıda bulunmaya devam etti.

Zorunlu fazla mesai yasa dışı olmasına rağmen, hükümet hemşireleri zorunlu fazla mesaiye tabi tuttu; bu durum, bir insan hakları örgütüne göre depresyon, intihar ve ani ölüm oranlarında artışa yol açtı. Medya raporlarına göre, güvenlik güçleri çalışma koşullarını protesto eden hemşirelere karşı aşırı güç kullandı.

İş Sağlığı ve Güvenliği

İşyeri denetimleri ve ilgili kolluk faaliyetleri hakkında çok az bilgi mevcuttu. Kanun, iş sağlığı ve güvenliği (İSG) standartlarını öngörmesine rağmen, hükümet bu standartları etkili bir şekilde uygulamadı. Kanun, denetimlerin gece veya gündüz, önceden haber verilmeksizin yapılabileceğini ve yaptırımların başlatılabileceğini belirtiyordu. Aile şirketlerinin denetimi için yerel savcının yazılı izni gerekiyordu. Denetçiler, ihlalleri çalışma bakanlığına bildirebilir ve ihlal eden işletmeye ihlal bildirimi gönderebilirdi. Kanun, işçilere işlerini tehlikeye atmadan tehlikeli bir işyerinden ayrılma hakkı vermiyordu.

İşçi örgütleri, tehlikeli çalışma ortamlarının her yıl yüzlerce işçinin ölümüne yol açtığını bildirdi. İş kazaları en çok inşaat sektöründe, ardından ağır sanayi, madencilik, hizmet sektörü, küçük atölyeler, belediye hizmetleri, tarım ve hayvancılıkta görüldü.

Ücret, Çalışma Saatleri ve İş Sağlığı ve Güvenliği Uygulaması

İş sağlığı ve güvenliği, ücret ve çalışma saatleri ihlallerine ilişkin cezaların, dolandırıcılık veya ihmal gibi benzer suçlara verilen cezalarla orantılı olup olmadığına dair bilgi mevcut değildi. Hükümet, asgari ücret, fazla mesai ve iş sağlığı ve güvenliği yasalarını etkin bir şekilde uygulamadı ve ihlal edenlere karşı ceza uygulandığına dair herhangi bir rapor yoktu. Güvenli olmayan durumları tespit etme sorumluluğu, Çalışma Bakanlığı tarafından görevlendirilen işyerlerinin teknik koruma ve iş sağlığı komitesine aitti. Uyumluluğu sağlamak için yeterli sayıda iş müfettişi yoktu.

2020 yılında İran Ulusal Vergi İdaresi, kayıt dışı ekonominin GSYİH'nin %37,7'sine ulaştığını tahmin etti. Hükümet, kayıt dışı sektörde iş kanunlarını uyguladığını iddia ederken, bazı STK'lar bunun böyle olmadığını bildirdi.

c. Kaybolma ve Kaçırma

Kaybolma

Hükümet yetkilileri tarafından veya onlar adına gerçekleştirilen çok sayıda zorla kaybetme vakası bildirildi. Sivil kıyafetli görevliler avukatları, gazetecileri ve aktivistleri uyarıda bulunmadan gözaltına aldı ve hükümet yetkilileri gözaltını kabul etmeyi veya onlar hakkında bilgi vermeyi reddetti. Çoğu durumda, hükümet bu tür eylemleri önlemek, soruşturmak veya cezalandırmak için hiçbir çaba göstermedi.

Siyasi aktivist İbrahim Babai 2021'den beri zorla kayıp olarak kaldı. Medya raporlarına ve STK'lara göre, Mahsa Zhina Amini'nin "ahlak polisi" gözetiminde ölmesinin ardından 2022 sonbaharındaki protestolar sırasında çok sayıda kişi kayboldu. İran için Birleşik adlı STK'ya göre, İmam Valadbeigi ve Reza Abbasi'nin nerede oldukları 2023'te kaybolduklarından beri bilinmiyor.

Suçlama olmaksızın uzun süreli gözaltı

Anayasa keyfi tutuklama ve gözaltını yasaklamış olsa da, hükümet genellikle bu şartlara uymamıştır. Gözaltına alınanlar mahkemede gözaltı kararlarına itiraz edebilirlerdi ancak keyfi gözaltı nedeniyle tazminat alma hakları yoktu.

Hükümet, hareket ve iletişimi kısıtlamak için usulsüz bir şekilde ev hapsi uyguladı. Yıl sonunda, eski cumhurbaşkanı adayları Mehdi Karroubi ve Mir Hossein Mousavi ile Mousavi'nin eşi Zahra Rahnavard, 2011'de uygulanan ev hapsinde resmi bir suçlama olmaksızın kalmaya devam etti. Bazı medya raporları Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın Karroubi'nin serbest bırakılması için görüşmeler yaptığını belirtse de, Karroubi'nin yıl sonunda hala ev hapsinde olduğu bildirildi. Güvenlik güçleri, ziyaretçilere ve bilgiye erişimlerini kısıtladı.

Yetkililer, hükümet karşıtı olduğu iddia edilen faaliyetleri engellemek için genellikle keyfi tutuklamalara başvurdu. Sivil kıyafetli polis memurları, önceden haber vermeden evlere veya ofislere baskınlar düzenledi, kişileri tutukladı ve özel belgeleri, pasaportları, bilgisayarları, elektronik medyayı ve diğer kişisel eşyaları, herhangi bir arama emri veya yasal süreç güvencesi olmaksızın el koydu.

CHRI'nin haberine göre, Temmuz ayında, zorunlu başörtüsüne karşı çıkan Sepideh Rashnu, 2022'de toplu taşıma otobüsünde başını örtmeyi reddetmesiyle ilgili olarak üç yıl yedi ay hapis cezasına çarptırıldı. CHRI, Rashnu'nun uydurma ulusal güvenlik suçlamalarıyla itham edildiğini bildirdi.

Uluslararası medya ve insan hakları örgütleri, çifte vatandaşların siyasi güdümlü suçlamalarla keyfi ve uzun süreli gözaltına alındıklarını belgeledi. Çifte vatandaşlar, diğer vatandaşlar gibi, adil yargılanma güvencelerinin çeşitli ihlallerine ve diğer insan hakları ihlallerine maruz kaldılar; bunlar arasında kendi seçtikleri bir avukata hızlı erişimlerinin engellenmesi, kendilerini savunmalarına izin verilmeyen özet yargılamalar ve zamanında tıbbi tedavinin reddedilmesi yer almaktadır.

Uluslararası Af Örgütü, Temmuz ayında İsveç-İranlı akademisyen Ahmadreza Djalali'nin, ölüm cezasını iptal ettirmek için tüm yasal seçenekleri tükettikten sonra idam edilme riskiyle karşı karşıya olduğunu bildirdi. Djalali, 2016 yılında Tahran Üniversitesi'nde bir konferans vermek üzere ülkeye geldiğinde casuslukla suçlanarak tutuklanmıştı; bu iddiayı kendisi reddetmişti. Uluslararası Af Örgütü, yargılamanın son derece adaletsiz olduğunu belirtmişti.

Ön yargılama gözaltı süreleri, özellikle ulusal güvenlik yasalarının ihlali iddialarını içeren davalarda, çoğu zaman keyfi olarak uzundu. Haksız ve keyfi ön yargılama gözaltı vakaları yıl boyunca yaygındı ve iyi bir şekilde belgelendi. İnsan Hakları İzleme Örgütü'ne göre, bir hakim gözaltı süresini kendi takdirine bağlı olarak uzatabiliyordu ve ön yargılama gözaltıları genellikle aylarca sürüyordu. Mayıs ayında IranWire , Evin Hapishanesi'nde tutulan Varisheh Moradi ve Pahkshan Azizi adlı iki kadının, yargılanmadan tutuklu kalmalarını protesto etmek için açlık grevine başladığını bildirdi. Kadınlar ilk olarak Ağustos 2023'te tutuklanmıştı. Moradi "silahlı isyan" suçlamasıyla, Azizi ise "rejim karşıtı gruplara üyelik" suçlamasıyla tutuklanmıştı. Azizi, Ağustos ayında yargılanarak ölüm cezasına çarptırıldı.

d. Din Özgürlüğüne Yönelik İhlaller

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın yıllık Uluslararası Din Özgürlüğü Raporu'na https://www.state.gov/religiousfreedomreport/ adresinden ulaşabilirsiniz .

e. İnsan Ticareti

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın yıllık İnsan Ticareti Raporu'na https://www.state.gov/trafficking-in-persons-report/ adresinden ulaşabilirsiniz .

Bölüm 3.

Kişinin Güvenliği

a. İşkence ve Zalimane, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Ceza

Anayasa, "itiraf almak veya bilgi edinmek amacıyla" her türlü işkenceyi yasaklamış olsa da, özellikle tutuklu protestocular da dahil olmak üzere, ön yargılama gözaltı süreçlerinde itiraf almak için fiziksel ve zihinsel işkence yaygın olarak kullanıldı. Sivil toplum örgütleri ve uluslararası medya, yıl boyunca güvenlik güçlerinin ve cezaevi personelinin tutuklulara ve mahkumlara işkence yaptığını, onları dövdüğünü, tecavüz ettiğini ve kötü muamelede bulunduğunu bildirdi.

Cezaevlerinde yaygın olarak bildirilen işkence ve kötü muamele yöntemleri arasında idam, tecavüz ve cinsel saldırı tehditleri; mahkumların veya aile üyelerinin tecavüz tehditleri; zorla vajinal ve anal muayeneler; uyku yoksunluğu; su işkencesi; asma; kimyasal maddelerin zorla yutturulması; kasıtlı olarak tıbbi bakımdan mahrum bırakma; cinsel organlara şok verilmesi de dahil olmak üzere elektroşok; yakma; baskı pozisyonlarının kullanılması; ve şiddetli ve tekrarlanan dayaklar yer almaktadır.

İnsan hakları örgütlerine göre, yetkililer kasten mahkumları ve sevdiklerini tahliyenin yakın olduğuna inandırarak yanıltmış, ardından da infazları gerçekleştirmiştir.

Mahkemeler kırbaçlama da dahil olmak üzere bedensel cezalar uyguluyordu. Körleştirme, taşlama ve uzuv kesme yasal ceza yöntemleriydi. En az 148 suç kırbaçlama ile cezalandırılırken, 20 suç uzuv kesme cezasıyla sonuçlanabiliyordu.

Ocak ayında, Kürt-İranlı kadın Roya Heshmati, medyada yer alan haberlere göre, sosyal medyada başörtüsüz bir fotoğrafını paylaşmasının ardından 3 Ocak'ta 74 kez kırbaçlandığını Facebook'ta duyurdu. Heshmati, polis memurlarının omuzlarını, sırtını, kalçalarını ve bacaklarını kırbaçladığını ve bir kadın memurun ceza sırasında zorla başına bir eşarp taktığını bildirdi.

İnsan hakları örgütleri, Tahran'daki Evin Hapishanesi, Karaj'daki Rajai Hapishanesi, Büyük Tahran Cezaevi, Qarchak Hapishanesi, Adel Abad Hapishanesi, Vakilabad Hapishanesi, Zahedan Hapishanesi, İsfahan Merkez Hapishanesi (Dastgerd) ve Urmiyeh Hapishanesi de dahil olmak üzere birçok hapishane tesisinin siyasi muhaliflere karşı acımasız ve uzun süreli işkence uyguladığını sık sık dile getirdi. Özellikle Devrim Muhafızları tarafından kontrol edildiği bildirilen Evin Hapishanesi'nin 209 ve 2 numaralı koğuşları örnek gösterildi. Yetkililerin ayrıca, ulusal hapishane sisteminin dışında, istismarın yaşandığı bildirilen gayri resmi gizli hapishaneler ve gözaltı merkezleri işlettiği de iddia edildi.

İnsan hakları grupları, Basij gibi düzenli ve paramiliter güvenlik güçlerini, işkence, zorla kaybetme ve kamu gösterilerinde protestoculara ve çevredekilere karşı şiddet eylemleri de dahil olmak üzere çok sayıda insan hakları ihlali işlemekle suçladı. Hükümet genel olarak protestocuları, eleştirel gazetecileri ve insan hakları aktivistlerini 1979 devrimini baltalama çabalarına karışmış olarak gördü ve bu nedenle, ihlaller iç hukuku ihlal etse bile, güvenlik güçlerini bu kişilere karşı yapılan ihlallerden dolayı nadiren cezalandırdı.

Sivil toplum örgütleri, Afganlara, özellikle de belgesiz göçmenlere yönelik yaygın polis şiddetini bildirdi. Bazı STK raporlarına göre, polis sık sık Afgan göçmenleri iş yerlerinde toplayıp günlerce veya aylarca gözaltında tutuyor, bazı durumlarda onları dövüyor veya nakit para ya da eşyalarını teslim etmeye zorluyordu. Radio Free Europe/Radio Liberty'nin (RFE/RL) haberine göre, Ağustos ayında polis, işitme engelli 15 yaşındaki bir Afgan çocuğu gözaltına alıp yere yatırdı ve tıbbi müdahale gerektiren yaralanmalara neden oldu.

Cezasızlık, tüm güvenlik güçlerinde yaygın bir sorun olmaya devam etti. Başsavcı, güvenlik güçlerinin suistimallerini soruşturmak ve cezalandırmakla sorumluydu, ancak soruşturmalar genellikle şeffaflıktan yoksundu ve suistimalcileri cezalandırmak için hükümetin aldığı önlemlere dair çok az rapor vardı.

IranWire ve insan hakları STK'larına göre , gardiyanlar koğuşlara yapılan baskınlar sırasında mahkumları dövdüler, diğer mahkumların önünde çıplak arama yaptılar ve mahkumların ailelerini tehdit ettiler. Medya ve STK'lar, gözaltında ölümler ve mahkumlar arasında şiddet olayları yaşandığını ve yetkililerin bazen bu olayları kontrol altına alamadığını bildirdi.

Güvenlik güçlerinin cinsel şiddeti kışkırttığı, gerçekleştirdiği veya göz yumduğu yönünde raporlar vardı. Mahkumlar ve tutuklulara yönelik çok sayıda cinsel istismar, tecavüz ve tecavüz tehdidi vakası bildirildi. BM İnsan Hakları Savunucuları Özel Raportörü'nün 15 Temmuz tarihli açıklamasına göre, altı tutuklu kadın aktivist tutuklandı, tecavüz ve ölümle tehdit edildi ve sorgulamalar sırasında işkence gördü. Mayıs ayında bir mahkeme, Forough Saminia, Shiva Shahsiah, Negin Rezaei, Azadeh Chavoshian, Matin Yazdani ve Jelveh Javaheri adlı kadınların hapis cezalarını onayladı.

Sivil toplum örgütü PEN America, 2023 Nobel Barış Ödülü sahibi Narges Mohammadi'nin, Ağustos ayında idam cezalarına karşı bir protesto gösterisinin ardından güvenlik güçlerinin göğsüne defalarca yumruk atması sonucu yere yığılıp bayıldığını bildirdi. Ardından kendisine zamanında tıbbi müdahale yapılmadı. Kasım ayında bacağındaki kanserli olduğu düşünülen bir tümörün alınması için yapılan ameliyatın ardından Mohammadi'ye Aralık ayı başlarında 21 günlük bir izin verildi; bu süre, doktorlarının önerdiği üç aylık evde iyileşme süresinden çok daha kısaydı. Bu izinden önceki bir yıl boyunca Mohammadi'nin ailesiyle iletişim kurmasına izin verilmemişti. Yıl sonunda Mohammadi hala tıbbi izinli olarak dışarıdaydı.

Çoğu durumda, yetkililer insanlık dışı koşullar veya gözaltında şüpheli ölümler iddialarına ilişkin güvenilir soruşturmalar yürütmediler.

Kadın genital mutilasyonu/kesimi (FGM/C) aleyhinde açık bir yasa yoktu. Radio Zamaneh'e göre, FGM/C en çok Kürdistan, Hormozgan, Batı Azerbaycan ve Kermanshah illerinde yaygındı. Equality Now, bazı topluluklarda FGM/C yaygınlığının %30-50 arasında olduğunu tahmin ediyor. Batı Azerbaycan ilindeki bir toplulukta 2016 yılında yapılan bir akademik araştırmada, kadınların %70'inden fazlası FGM/C mağduru olduğunu bildirdi. Aktivistler, sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü kamuoyu bilinçlendirme kampanyalarının FGM/C oranını düşürdüğünü, ancak yetkililerin bu çabaları desteklemediğini söyledi.

b. Çocukların Korunması

Çocuk İşçiliği

Kanun, çocuk işçiliğinin en kötü biçimlerinin tamamını yasaklamamıştı ve yetkililer mevcut yasakları etkili bir şekilde uygulamamıştı. İş kanunu, 15 yaş ve altındaki çocukların çalıştırılmasını yasaklıyordu. Yasaya göre, 16 ila 19 yaş arasındaki gençler, devletin Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından değerlendirilip tıbbi olarak çalışmaya uygun bulunmaları halinde çalıştırılabiliyordu.

İş kanunları, çalışma saatlerini haftada 44 saatle sınırlandırmış ve 15-18 yaş arası çocukların yetişkinlerden günde yarım saat daha az çalışmasını şart koşmuştur. Kayıt dışı sektörde çalışan çocuklar iş kanunları tarafından korunmamıştır. Çocuk işçiliği yasalarını ihlal edenlerin sorumlu tutulduğuna dair herhangi bir rapor bulunmamaktadır. Cezaların benzer suçlara verilen cezalarla orantılı olup olmadığı veya daha az olup olmadığı konusunda sınırlı bilgi mevcuttur.

Yasalar şu konularda netlikten yoksundu: çocuk satışı veya çocuk cinsel ticareti gibi kölelik biçimleri veya köleliğe benzer uygulamalar; borç köleliği ve serflik; silahlı çatışmalarda kullanılmak üzere çocukların zorla veya mecburî olarak askere alınması da dahil olmak üzere zorunlu veya mecburî çalışma; bir çocuğun ticari seks, pornografi üretimi veya pornografik amaçlar için kullanılması, temin edilmesi veya teklif edilmesi; ve bir çocuğun yasadışı faaliyetler, özellikle uyuşturucu üretimi ve ticareti için kullanılması, temin edilmesi veya teklif edilmesi.

Çocuk hakları savunucuları, yaklaşık üç milyon çocuğun çalıştığını tahmin ediyor.

Çocuk Askerler

ABD Dışişleri Bakanı, İran'ın Nisan 2023 ile Mart 2024 tarihleri ​​arasında çocuk askerleri kullanan veya askere alan hükümete bağlı silahlı kuvvetleri, polis veya diğer güvenlik güçleri ve hükümet destekli silahlı grupları olduğunu tespit etmiştir. Dışişleri Bakanlığı'nın yıllık İnsan Ticareti Raporu'na https://www.state.gov/trafficking-in-persons-report/ adresinden ulaşabilirsiniz .

Çocuk Evliliği

Yasal evlilik yaşı kızlar için 13, erkekler için 15'ti, ancak dokuz yaşındaki kızlar bile mahkeme ve babalarının izniyle evlenebiliyordu. Yasa, zorla evlilik durumlarında bile evlilik içi cinsel ilişkiyi tanım gereği rızaya dayalı kabul ediyordu. IranWire, Mayıs ayında çocuk evliliklerinin 2019'dan beri arttığını bildirmişti. HRANA'ya göre, İran İstatistik Merkezi 2023 yılında en az 27.000 kız çocuğunun 15 yaşın altında evlendiğini bildirdi. Hükümetin Kayıt Kurumu'na göre, Nisan 2022'de 10 ila 14 yaş arası annelerden 1.474 bebek doğdu. İnsan hakları örgütlerine göre, çocuk evliliklerindeki artışın bir nedeni de, kızlarını evlendirmek isteyen yoksul ailelere mali yardım sağlayan hükümetin "evlilik kredisi" programıydı.

c. Mültecilere Koruma

Hükümet, mültecilere koruma ve yardım sağlama konusunda BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ile işbirliği yaparken, mültecileri ve sığınmacıları tespit etmek için etkili bir tarama sisteminden yoksundu.

BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), Temmuz ayında yaptığı açıklamada, Birleşmiş Milletler'in elindeki bilgilere göre, 2022 yılı itibarıyla hükümetin Amayesh olarak bilinen bir sistem kapsamında 761.000 Afgan mülteciyi tanıdığını , bu sistem aracılığıyla yetkililerin mültecilere fiili mülteci olduklarını belirten kartlar verdiğini bildirdi. Ülke ayrıca Hoviat olarak bilinen benzer bir sistem kapsamında 12.000 Iraklı mülteciyi de tanıdı . İçişleri Bakanlığı'nın 2022 yılında yaptığı ve yerel olarak "sayım" olarak adlandırılan bir araştırmaya göre, ülkede 2,6 milyon belgesiz Afgan vatandaşı bulunuyor. Bu "sayıma dahil edilen" Afganlar, geri gönderilmeye karşı bir tür koruma sağlayan belgeler aldılar ve UNHCR bu kişileri "mülteci benzeri" statüde değerlendirdi.

İlk Sığınma Hakkının Sağlanması

Kanun, sığınma veya mülteci statüsü verilmesini öngörüyordu ve hükümetin mültecilere koruma sağlama sistemi vardı. Siyasi sığınma hakkı, 1963 tarihli "Mültecilere İlişkin Yönetmelik"e dayanarak 1979 Anayasası'na dahil edildi. Yönetmelik, başvurunun kötü niyetle yapılmamış olması ve başvurunun amacının iş aramak olmaması durumunda sığınmanın verilmesi gerektiğini belirtiyordu.

İçişleri Bakanlığına bağlı Yabancılar ve Göçmen İşleri Bürosu, sığınmacıların kayıt altına alınması, sığınma başvurularının işlenmesi ve mülteci kimlik kartlarının verilmesinden yasal olarak sorumluydu. Uygulamada, raporlama döneminde, Ulusal Göç Örgütü'nü (NOM) resmen kuran yasa yıl sonunda henüz yürürlüğe girmemiş olmasına rağmen, bu işlemler NOM tarafından denetlendi.

Amayesh kartları, mültecilerin temel hizmetlere erişimini sağladı, şartlı çalışma izinlerinin verilmesini kolaylaştırdı ve tutuklanma ve sınır dışı edilmeye karşı göreceli bir güvence görevi gördü. STK kaynakları, yalnızca bir yıl geçerli olan Amayesh kartlarının yenilenmesinin giderek zorlaştığını ve yüksek yıllık yenileme ücretleri ve rüşvet talepleri nedeniyle mülteciler için sürdürülmesinin aşırı pahalı olabileceğini bildirdi. Dahası, STK kaynakları, geçerli koruma endişeleri olsa bile, yeni gelen Afganların yıl içinde Amayesh statüsü için başvurmasının neredeyse imkansız olduğunu bildirdi.

Yeniden yerleşim

Yasaya göre, mülteciler 18 yaşına ulaşmış, ülkede beş yıl (sürekli veya aralıklı olarak) ikamet etmiş, askerlik hizmetinden firar etmemiş ve herhangi bir ülkede siyasi olmayan büyük suçlardan veya ağır suçlardan hüküm giymemiş olmaları durumunda İran vatandaşlığı alabiliyorlardı. Ayrıca, mülteciler İran vatandaşıyla evlenerek de vatandaşlık kazanabiliyorlardı, ancak erkek mülteciler için bu süreç otomatik değildi. Ağustos ayında UNHCR, 2023 yılında hükümetle birlikte 3.274 mültecinin üçüncü ülkelere yerleştirilmesi ve 460 Afgan bireyin gönüllü olarak ülkelerine geri dönüşünün kolaylaştırılması konusunda çalıştığını bildirdi.

d. Antisemitizm Eylemleri ve Antisemitik Kışkırtmalar

Yasa, Yahudileri dini bir azınlık olarak tanıdı ve parlamentoda temsil edilmelerini sağladı. Tahran Yahudi Komitesi'ne göre, ülkenin nüfusunda tahminen 9.000 Yahudi bulunuyordu.

Yahudi topluluğu üyelerinin hükümet kısıtlamalarına ve ayrımcılığa maruz kaldığı bildirildi. Yüksek lider, cumhurbaşkanı ve diğer üst düzey yetkililer de dahil olmak üzere hükümet yetkilileri, düzenli olarak vahim Yahudi karşıtı söylemlerde bulundu ve Holokost'u inkar edip çarpıttı. Yüksek Lider Hamenei'nin sosyal medya hesaplarında tekrar tekrar Yahudi karşıtı saldırılar ve klişeler yer aldı. Devlet medyası düzenli olarak "Siyonistlerin" İran'ı etkileyen konularda Batı ülkelerini etkilediğini iddia etti ve ülkedeki huzursuzluğu körüklemekten "Siyonistleri" ve diğerlerini sorumlu tuttu.

Hükümet, Yahudi karşıtı ideolojileri benimseyen ve Yahudilerin öldürülmesini açıkça savunan Hamas, Hizbullah ve Husiler için önemli bir finansman ve destek kaynağı olmaya devam etti.

Sivil toplum örgütlerinin raporlarına göre, okul ders kitaplarında tarih, din ve sosyal bilgiler derslerinin devlet müfredatının bir parçası olarak Yahudilere karşı nefreti körükleyen içerikler yer alıyordu.

Ülkede yaşanan Yahudi karşıtlığı olayları, bu olayların din kaynaklı olup olmaması ve Yahudilerin din veya inanç özgürlüğünü kullanabilme yetenekleri hakkında daha fazla bilgi için, Dışişleri Bakanlığı'nın yıllık Uluslararası Din Özgürlüğü Raporu'na https://www.state.gov/religiousfreedomreport/ adresinden ulaşabilirsiniz .

e. Uluslararası Baskı Örnekleri

Hükümetin, kişileri öldürmek veya kaçırmak, ayrıca bu kişilerin İran'a geri dönmelerini sağlamak ve siyasi amaçlı misilleme için diğer ülkelerdeki bireylere karşı şiddet ve şiddet tehditleri kullanmakla suçlandığı belirtildi.

Sınır Ötesi Cinayet, Adam Kaçırma veya Şiddet veya Şiddet Tehditleri

Avrupa'da yaşayan ve çalışan birçok İranlı gazeteci, İran hükümeti tarafından yönlendirilen şiddet veya şiddet tehditleri bildirdi. Medya haberlerine göre, Mart ayında, İngiltere merkezli Iran International gazetecisi Pouria Zeraati, Londra'daki evinin yakınlarında kimliği belirsiz kişiler tarafından bıçaklandı. Iran International, gazetecilerinin 2022'den beri İran hükümetinden tehditlerle karşı karşıya kaldığını, İsveç merkezli gazeteci Mehran Abbasian'ın da Haziran ayında İsveç polisi tarafından kendisine yönelik "ciddi" tehditler tespit edildikten sonra güvenli bir eve yerleştirildiğini bildirdi. Abbasian, Iran International'a İran hükümetinin kendisini ve bir meslektaşını öldürmek için bir suç örgütüne emir verdiğini söyledi.

Ekim ayında yetkililer, Alman-İranlı muhalif Cemşid Şarmahd'ın idam edildiğini duyurdu. Alman hükümetinin kınamasının ardından İran geri adım atarak Şarmahd'ın idamdan önce öldüğünü iddia etti. Medya haberlerine göre, İranlı yetkililer Şarmahd'ı 2020 yılında Dubai'de kaçırıp zorla İran'a götürdü. CHRI'nin raporuna göre Şarmahd, idamından önce işkenceye ve uzun süreli hücre hapsine maruz kaldı.

Tehdit, Taciz, Gözetim veya Zorlama

Çeşitli STK kaynaklarına göre, hükümet, yurt dışında bulunan kişilere baskı uygulamak veya onlardan misilleme almak için taciz, yıldırma ve gözetim de dahil olmak üzere bir dizi taktik kullandı. Hükümet, yurt dışında yaşayan kişilerin İran'da bulunan ebeveynlerini, kardeşlerini ve diğer akrabalarını sık sık tehdit etti.

Ocak ayında IranWire , üst düzey İranlı yetkililerin sürgündeki İranlı futbolcu Ali Karimi'ye yönelik kaçırma ve ölüm tehditlerinde bulunduğunu bildirmişti. Birleşik Arap Emirlikleri'nde yaşayan Karimi, Kadın, Yaşam, Özgürlük protestolarını açıkça desteklemişti. İran Cumhurbaşkanlığı Ofisi Törenler Dairesi Başkanı ve daha önce İran Futbol Federasyonu güvenlik şefi olan Reza Naqipour, Instagram'da şunları yazdı: "Bir gün sen [Karimi] bizim istediğimiz gibi döneceksin, senin istediğin gibi değil." Naqipour ayrıca, Irak'ta kaçırılıp İran'a getirilen ve idam edilen İranlı gazeteci Ruhollah Zam'a atıfta bulunarak #RuhollahZam etiketini kullandı.

Hareketliliği Kontrol Etme Çabaları

Hükümet, yurt dışında yaşayan ve hükümet karşıtı olarak değerlendirilen İran vatandaşlarına pasaport yenileme de dahil olmak üzere konsolosluk hizmetlerini reddetti. Şubat ayında IranWire , İspanya ve Çekya'daki İran büyükelçiliklerinin, İran hükümetini eleştiren protestolara katılan veya yabancı medya kuruluşlarında çalışan İranlıların pasaportlarını yenilemeyi reddettiğini bildirmişti.

İki Taraflı Basınç

İnsan hakları aktivistlerine göre, İran'ın hükümete düşman olarak görülen kişilerin iadesini sağlamak için Irak ve Türk yetkililerinin işbirliğini aradığı bildirildi. KHRN'ye göre, Eylül ayında Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği siyasi partisine bağlı polis güçleri, İranlı Kürt sığınmacı Behzad Hüsrevi'yi İran yetkililerine teslim etti. Hüsrevi'nin ailesi, Irak Kürdistan yetkililerinin kendilerine teslimat hakkında bilgi verdiğini söyledi. İran Kürt Demokrat Partisi, Hüsrevi'nin parti üyesi olduğunu doğruladı ve Süleymaniye'deki yetkililer tarafından iade edildiğini iddia etti.

(Bkz: https://www.state.gov/reports/2024-country-reports-on-human-rights-practices/iran)

İran'da OCCRP'nin 2018 Yılı Haberine Göre, Bir Hakim Rüşved Almış ve Şeriat Devleti 75 Kırbaç ve 10 Yıl Hapse Mahkum Etmiş. İnsan Hakları Karnesi'ne Bakalım İran'ın. 

Sadist sürtükler ve sadist pezevenkler ülkesi olması gerekiyor, hapisle cezalandırdığın bir suçluya bir de kırbaç cezası vermek. 10 yıl azsa teyamüllerinde fazlalaştırılabilir, sonra ne yapıyorlar geri memuriyete mi veriyorlar hapisten çıktıktan sonra akıllandı gerekçesiyle. Biraz insan hakları karnesine bakalım İran'ın. 

(Bkz: https://www.occrp.org/en/news/iran-sentences-two-to-death-over-corruption?gad_source=1&gad_campaignid=22567027894&gbraid=0AAAAADO79RcyVFDu-KYLmfTTdxT8R0cQf&gclid=CjwKCAiAjojLBhAlEiwAcjhrDmdgx3K1UNmx8Qpvwk1Js2if07WQbprOrsXhQ6VzHGj9_uBcL2DRFBoCPn4QAvD_BwE)

2024'ün İNsan Hakları Karnesi İran (Uzuv dahi kesiyor ceza yöntemi olarak.)

Yetkililer, ifade özgürlüğü, dernek kurma özgürlüğü ve barışçıl toplantı haklarını daha da bastırdı. Kadınlar ve kız çocukları, LGBTİ bireyler ve etnik ve dini azınlıklar sistematik ayrımcılığa ve şiddete maruz kaldı. Yetkililer, zorunlu başörtüsü yasalarına karşı çıkan kadınlara, Bahai topluluğuna ve Afgan mültecilerine ve göçmenlerine yönelik baskıyı yoğunlaştırdı. Binlerce kişi, insan haklarını kullandıkları için keyfi olarak gözaltına alındı, sorgulandı, taciz edildi ve/veya haksız yere yargılandı. Yargılamalar sistematik olarak adaletsiz kaldı. Zorla kaybetmeler, işkence ve diğer kötü muameleler yaygın ve sistematikti. Kırbaçlama ve uzuv kesme de dahil olmak üzere acımasız ve insanlık dışı cezalar uygulandı. Ölüm cezası keyfi olarak kullanıldı ve orantısız bir şekilde etnik azınlıkları ve göçmenleri etkiledi. 1988'deki hapishane katliamları ve uluslararası hukuk kapsamındaki diğer suçlarla ilgili geçmiş ve devam eden insanlığa karşı suçlar için sistematik cezasızlık hüküm sürdü.

(Bkz: https://www.amnesty.org/en/location/middle-east-and-north-africa/middle-east/iran/report-iran/)

İRAN İSLAM CUMHURİYETİ İNSAN HAKLARI

İran İslam Cumhuriyeti'ndeki insan hakları durumu çok kötü olarak değerlendirilmektedir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve İnsan Hakları Komisyonu [ 1 ] , İran'daki önceki ve devam eden ihlalleri yayınlanmış eleştirilerde ve çeşitli kararlarda kınamıştır. Hükümet, hem İslam Cumhuriyeti anayasası ve yasalarına uygun kısıtlamalar ve cezalar hem de devlet aktörlerinin " yargı dışı " eylemleri , örneğin siyasi mahkumların işkence görmesi, tecavüze uğraması ve öldürülmesi, muhaliflerin ve diğer sivillerin dövülmesi ve öldürülmesi nedeniyle eleştirilmektedir . [ 2 ] İran'da idam cezası uluslararası bir endişe konusu olmaya devam etmektedir.

İran İslam Cumhuriyeti'nde uluslararası insan hakları normlarını ihlal eden kısıtlamalar ve cezalar arasında, suçlar için ağır cezalar, zina ve eşcinsellik gibi mağdursuz suçların cezalandırılması , 18 yaşın altındaki suçluların idam edilmesi, ifade ve basın özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar (gazetecilerin hapsedilmesi de dahil) ve İslam Cumhuriyeti Anayasası'nda din özgürlüğüne ve cinsiyet eşitliğine getirilen kısıtlamalar (özellikle Bahaîlere yönelik devam eden zulüm ) yer almaktadır.

İslam Cumhuriyeti yasaları kapsamı dışında kalan ve kınanan suistimaller arasında 1988'de binlerce siyasi mahkumun idam edilmesi ve propaganda amacıyla mahkumların davalarını ve yoldaşlarını videoya kaydederek reddetmelerini sağlamak için yaygın olarak işkence kullanılması yer almaktadır. [ 3 ] Ayrıca, özellikle " Hizbullahi " olmak üzere "yarı resmi baskı organları" tarafından gazete ofislerine yapılan molotofkokteyli saldırılar ve siyasi protestoculara yönelik saldırılar ile 1990'larda hükümetin "haydut unsurları" tarafından düzinelerce hükümet karşıtının öldürülmesi de kınanmıştır.

İnsan Hakları İzleme Örgütü'ne göre , İran'ın insan hakları sicili Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın yönetimi altında "önemli ölçüde kötüleşti" . [ 4 ] 2009 seçim protestolarının ardından , protestoculara karşı işkence, tecavüz ve hatta cinayet işlendiğine dair raporlar vardı [ 5 ] [ 6 ] ve onlarca önde gelen muhalif figürün tutuklanması ve kamuoyuna duyurulan toplu yargılamaları yapıldı; bu yargılamalarda sanıklar "zorlama sonucu elde edildiğine dair her türlü işareti taşıyan itiraflar okudular." [ 7 ] [ 8 ] [ 9 ] Birleşmiş Milletler insan hakları ofisi, Ekim 2012'de İranlı yetkililerin gazeteciler ve insan hakları savunucuları üzerinde "şiddetli bir baskı" uyguladığını belirtti. [ 10 ]

İslam Cumhuriyeti yetkilileri, eleştirilere İran'ın Müslüman dünyasında "en iyi insan hakları siciline" sahip olduğunu belirterek yanıt verdi; [ 11 ] insan hakları konusunda "Batı'nın yorumuna" uymak zorunda olmadığını; [ 12 ] ve İslam Cumhuriyeti'nin "düşmanların taraflı propagandasının" kurbanı olduğunu ve bunun " İslam dünyasına karşı daha büyük bir planın parçası " olduğunu söyledi. [ 13 ] İranlı yetkililere göre, insan hakları aktivistlerinin adil yargılanma haklarından mahrum bırakılan barışçıl siyasi aktivistler olarak tanımladığı kişiler aslında ülkenin ulusal güvenliğine karşı suç işliyorlar, [ 14 ] ve Ahmedinejad'ın 2009 seçimlerini çaldığını iddia eden protestocular aslında İran liderlerini devirmek için yabancı destekli bir komplonun parçası. [ 15 ]

2019 itibarıyla Uluslararası Af Örgütü'nün dile getirdiği endişe konuları arasında, Kasım protestolarını hukuka aykırı bir şekilde bastırmak için ölümcül güç kullanılması ve 300'den fazla kişinin öldürülmesi ; binlerce protestocunun keyfi olarak gözaltına alınması; 200'den fazla insan hakları savunucusunun hapis ve kırbaç cezasına çarptırılması; etnik ve dini azınlıklara yönelik yerleşik ayrımcılık, işkence ve diğer kötü muameleler; kadınların zorunlu peçe yasalarına karşı yürüttükleri

kampanyaya yönelik baskı yer almaktadır . [ 16 ]

(BKZ: https://en.wikipedia.org/wiki/Human_rights_in_the_Islamic_Repu

blic_of_Iran)

DÜNYA RAPORU İRAN 2025 (2024'DE 400 İDAM GERÇEKLEŞTİ)

Mayıs ayında, eski İran Cumhurbaşkanı İbrahim Raesi, İran'ın Doğu Azerbaycan eyaletinde bir helikopter kazasında hayatını kaybetti. Bu olay, Haziran ayında erken seçimlere yol açarak Mesud Pezeşkian'ın İran'ın yeni Cumhurbaşkanı olarak göreve gelmesini sağladı. İranlı yetkililer, her türlü barışçıl muhalefeti ve siyasi protestoyu bastırmaya devam etti. Baskı, kadın insan hakları savunucularını, etnik ve dini azınlık mensuplarını ve 2022 hükümet karşıtı protestolarda tutuklanan veya öldürülenlerin aile  üyelerini hedef aldı. Ayrıca, idam cezalarında endişe verici bir artış yaşandı  .

İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün bir raporu, İranlı yetkililerin  İran'daki Bahailere karşı zulüm uygulayarak insanlığa karşı suç işlediğini ortaya koydu . Yetkililer, ülkenin ayrımcı kıyafet  kurallarını ihlal eden kadınlar için cezaları artırdı , yargılamalar adil değil ve ciddi insan hakları ihlallerine karşı cezasızlık devam ediyor.

İsrail, Gazze ve Lübnan'da düşmanlıkların tırmanmasıyla birlikte, İran ve İsrail, görünüşe göre askeri hedeflere yönelik karşılıklı saldırılar başlattı.

İnfazlar

İran  , ölüm cezasını en sık uygulayan ülkeler arasında yer almaya devam ediyor ; çocukken işlenen suçlardan hüküm giyen kişilere, muğlak ulusal güvenlik suçlamalarıyla yargılanan kişilere ve bazen de şiddet içermeyen suçlara karşı ölüm cezası uyguluyor.

İran, 2023 yılında en yüksek sayıda idam gerçekleştiren beş  ülke arasında yer aldı ve idam sayıları  2024 yılında da yüksek seviyede  kaldı . Birleşmiş Milletler'in açıklamasında , yalnızca 2024 yılının ilk yarısında İranlı yetkililerin 400'den fazla kişiyi idam ettiği belirtildi . 7 Ağustos'ta yetkililer, iki hapishanede 29 mahkumun toplu idamını gerçekleştirdi ; Ghezel Hesar hapishanesinde 26 kişi, Karaj Merkez hapishanesinde ise 3 kişi idam edildi. İdam edilenler arasında "kasıtlı cinayet"ten hüküm giymiş 17 kişi, uyuşturucuyla ilgili suçlardan hüküm giymiş 7 kişi ve tecavüzden hüküm giymiş 2 Afgan vatandaşı bulunuyordu.

6 Ağustos'ta İranlı yetkililer,  Yarsani mezhebine mensup Kürt protestocu  Reza (Gholamreza) Rasai'yi de Kermanshah eyaletindeki Dizelabad hapishanesinde, ailesine önceden haber vermeden ve Rasai'nin onlarla son bir görüşme yapmasına izin vermeden idam etti. Güvenlik güçleri Rasai'yi Kasım 2022'de Tahran'ın Şahriar bölgesindeki protestolar sırasında tutuklamıştı . Sahneh'te İslam Devrim Muhafızları Ordusu (İDGK) İstihbarat Teşkilatı'nın eski başkanı Nadir Birami'nin "kasıtlı cinayetinde" oynadığı iddiasıyla ölüm cezasına çarptırılmıştı.

4 Temmuz'da İran devrim mahkemeleri, işçi hakları savunucusu Şerifeh Muhammedi'nin kocasına, Muhammedi'nin  muhalif bir gruba üye olduğu iddiasına dayanarak "devlete karşı silahlı isyan" suçundan  idam cezasına çarptırıldığını bildirdi. Muhammedi'nin 2013 yılına kadar İşçi Örgütleri Birliği üyesi olduğu bildirildi .

23 Temmuz'da, Tahran Devrim Mahkemesi'nin 26. Şubesi'nin,  Evin cezaevinde tutuklu bulunan Kürt siyasi mahkum Pakhshan Azizi'yi "devlete karşı silahlı isyan" suçlamasıyla ölüm cezasına çarptırdığı  bildirildi . Duruşması 28 Mayıs'ta gerçekleşti. Yetkililer, dört aylık sorgulama süresince Azizi'nin avukatla görüşmesine ve ailesiyle görüşmesine izin vermedi . Azizi daha önce 2009'da tutuklanmış ve dört ay sonra kefaletle serbest bırakılmıştı.

Toplanma ve ifade özgürlüğü, kamu işlerinin yürütülmesine katılma hakkı

İranlı yetkililer , toplanma ve ifade özgürlüklerini ciddi şekilde kısıtlamaya devam ediyor. 2024 yılında güvenlik güçleri  düzinelerce aktivisti  ,  avukatı ve  öğrenciyi tutukladı . Yetkililer ayrıca,  2022 protestoları sırasında öldürülen veya idam edilenlerin, sevdiklerine karşı yapılan ihlallerden hesap sorulmasını talep eden açık sözlü aile üyelerini de hedef aldı .

Üniversite yöneticileri öğrencilerin ifade özgürlüğüne yönelik baskılarını sürdürdü. İnsan Hakları İzleme Örgütü, geçen yıl ülke genelindeki üniversitelerde barışçıl konuşmaları nedeniyle en az 30 öğrencinin disiplin cezasına çarptırıldığını derledi. Gerçek sayının muhtemelen daha yüksek olduğu tahmin ediliyor.

29 Ağustos'ta Shargh Daily gazetesi , Temmuz ayında seçilen Cumhurbaşkanı Pezeshkian'ın, Sağlık ve Tıp Eğitimi Bakanı Mohammad Reza Zafarghandi'den, 2022 "Kadın, Yaşam, Özgürlük" protestolarının ardından üniversitelerden atılan veya görevden alınan tüm profesörlerin durumlarını gözden geçirmesini ve öğrencilerin yeniden göreve iade edilmesini istediğini bildirdi. Zafarghandi, 16 Eylül'de  son iki yılda uzaklaştırılan öğrenciler hakkındaki tüm kararların askıya alınmasını emretti .

4 Nisan'da BM İnsan Hakları Konseyi (İHK),  İran İslam Cumhuriyeti'ndeki bağımsız uluslararası araştırma misyonunun görev süresinin, "özellikle kadın ve çocuklara yönelik olmak üzere, 16 Eylül 2022'de başlayan protestolarla ilgili olarak İran İslam Cumhuriyeti'nde iddia edilen insan hakları ihlallerini kapsamlı ve bağımsız bir şekilde soruşturmak" amacıyla uzatılması yönünde oy kullandı. Araştırma misyonu,  görev süresinin yenilenmesinden önce Mart 2024'te tam raporunu yayınladı . İHK ayrıca 4 Nisan'da  BM İran'daki insan hakları durumu özel raportörünün görev süresinin devamı yönünde de oy kullandı.

Etnik ve dini azınlıklara karşı tecavüz, işkence, zulüm ve ölümcül güç kullanımı

Yetkililerin Bahaîlere karşı on yıllarca süren sistematik baskısının kümülatif etkisi, temel haklarından kasıtlı ve ağır bir şekilde mahrum bırakılmaları anlamına gelir ve  zulüm olarak insanlığa karşı işlenen bir suçtur . İranlı yetkililer Bahaî kadınları hedef almış ve  dünya çapındaki Bahaî topluluğunu temsil eden Uluslararası Bahaî Topluluğu'na (BIC) göre,  2024 yılında hapsedilen Bahaîlerin üçte ikisi kadındı. Düzinelerce Bahaî tutuklandı , yargılandı  ve  "devlete karşı propaganda" ve "İslam'ın kutsal kanunlarına aykırı yanıltıcı propaganda ve eğitim faaliyetlerine katılma" gibi suçlamalarla hapse mahkum edildi .

İnsan Hakları İzleme Örgütü, Eylül ve Kasım 2022 tarihleri ​​arasında ülke çapındaki protestolar sırasında Kürt, Beluç ve Azeri azınlık bölgelerinden hem kadın hem de erkek olmak üzere on  tutuklunun tecavüze, işkenceye ve cinsel saldırıya maruz kaldığını belgeledi. Tutuklular, güvenlik güçleri tarafından tecavüze uğradıklarını ve bazıları da güvenlik güçlerinin diğer tutuklulara tecavüz ettiğine tanık olduklarını anlattı. Vakaların yedisinde tutuklular, güvenlik güçlerinin kendilerini itiraf etmeye zorlamak için işkence yaptığını söyledi.

İran hükümeti ayrıca Sünni Müslümanlar da dahil olmak üzere bazı dini azınlıklara karşı ayrımcılık yapıyor ve  ülkedeki  Azeri ,  Kürt , Arap ve Beluç etnik azınlıklarının kültürel ve siyasi faaliyetlerini kısıtlıyor .

İnsan Hakları İzleme Örgütü  , İran ve Irak arasında engebeli arazide mal taşıyan ve çoğunlukla Kürt olan sınır kuryelerine (Kulbar olarak bilinirler) karşı yetkililerin aşırı ve ölümcül güç kullanımını  belgeledi . Yoksulluktan dolayı sürekli tehlikelerle karşı karşıya kalan sınır kuryeleri , adalete veya ihlallere karşı çözüm yollarına sınırlı erişime sahip olup, İranlı yetkililer gözaltına aldıkları kişilere kötü muamelede bulunmuştur.

Kadın ve Kız Çocuk Hakları

İranlı yetkililer, zorunlu başörtüsü yasalarını uygulama çabalarını yoğunlaştırdı.  Kamuya açık yerlerde başörtüsü takmayan kadın ve kız çocuklarını, hatta ünlüleri bile yargıladılar ; başörtüsü takmayan yolculara trafik cezası kestiler ve başörtüsü yasalarına uymayan işletmeleri kapattılar.

21 Eylül 2023'te İran parlamentosu "Başörtüsü ve İffet" yasa tasarısını onayladı ve üç yıllık pilot uygulama konusunda anlaştı. Anayasa Koruma Konseyi  tasarıyı Eylül 2024'te onayladı . Tasarı, başörtüsü ihlalleri için para cezaları, artırılmış hapis cezaları ve iş ve eğitim fırsatlarına kısıtlamalar da dahil olmak üzere ek cezalar öngören 71 maddeden oluşmaktadır. Yasa ayrıca, zorunlu başörtüsünün uygulanmasında istihbarat ve kolluk kuvvetlerinin yetkisini de genişletmektedir.

Kadınlar evlilik, boşanma, miras ve çocuklarla ilgili kararlar gibi kişisel statü konularında ciddi ayrımcılığa maruz kalmaktadır.  Medeni Kanun'a göre , bir kocanın ailenin yaşayacağı yeri seçme hakkı vardır ve eğer bunu "aile değerlerine" aykırı bulursa, karısının belirli mesleklerde çalışmasını engelleyebilir.  Pasaport Kanunu'na göre , evli bir kadın, kocasının yazılı izni olmadan pasaport alamaz veya ülke dışına seyahat edemez ve koca bu izni istediği zaman geri alabilir. Medeni Kanun, kızların 13 yaşında, erkeklerin ise 15 yaşında evlenmesine izin verir ve bir yargıç tarafından onaylanması halinde daha küçük yaşlarda da evlenebilirler.

Kadın cinayetleri vakaları  medyada ve sosyal medyada giderek daha fazla yer alıyor ve İran'da istismarı önlemek ve mağdurları korumak için aile içi şiddete ilişkin bir yasa bulunmuyor.  Raporlar , 20 Mart ile 20 Haziran tarihleri ​​arasında İran'ın farklı şehirlerinde en az 35 kadın ve kız çocuğunun erkek aile üyeleri tarafından öldürüldüğünü, bunlardan beşinin Tahran'da olduğunu gösteriyor. İran Kadın Cinayetlerini Durdurma Örgütü (SFI), 2024 yılının ilk yarısında  İran'da 93 kadın cinayeti vakası kaydetti ; bu rakam, 2023 yılının aynı döneminde kaydedilen 55 vakaya kıyasla yaklaşık %60'lık bir artışı gösteriyor.

İnsan Hakları Savunucuları ve Sivil Toplum Aktivistleri

Çoğu kadın olmak üzere çok sayıda insan hakları savunucusu hâlâ parmaklıklar ardında kalırken, yetkililer hesap sorma ve adalet arayanları taciz etmeye, tutuklamaya ve yargılamaya devam ediyor. İranlı yetkililer, muhalefeti bastırmak ve karşıt sesleri susturmak için daha sert önlemler alarak ve ağır cezalar vererek kadın aktivistlere ve insan hakları savunucularına yönelik baskıyı yoğunlaştırdı  Buna ,  27  Mart'ta 11  kadın hakları ve siyasi aktivistin hapis cezasına çarptırılması da dahildir.

16 Eylül'de İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA),  Tahran Devrim Mahkemesi 26. Şubesi'nin, "kamu düzenini ve güvenliğini bozma niyetiyle kamu malına zarar verme", "İslam hükümetine karşı muhalefet" ve "toplanma ve iş birliği" suçlamalarıyla sekiz sanığı 42 yıldan fazla hapis, kırbaçlama ve sürgüne mahkum ettiğini bildirdi. Amini'nin ölümünü ilk haber yapan gazeteciler arasında yer alan Şargh ve Ham-Mihan İran gazetelerinden Niloufar Hamedi ve Elaheh Mohammadi, Eylül 2022'de  tutuklanmıştı . 11 Ağustos'ta avukatları,  Tahran İstinaf Mahkemesi'nin her birini altı yıl hapis cezasına çarptırdığını açıkladı . Daha önce ilk derece mahkemesinde toplam 25 yıl hapis cezası almışlardı.

Yasal Süreç Hakları, Adil Yargılama Standartları ve Cezaevi Koşulları

İran mahkemeleri, özellikle de devrim mahkemeleri, adil yargılama sağlama konusunda düzenli olarak yetersiz kalmakta ve muhtemelen işkence altında elde edilen itirafları delil olarak kullanmaktadır. Yetkililer, tutuklulara yönelik çok sayıda tecavüz ve işkence iddiasını anlamlı bir şekilde soruşturmakta başarısız olmuş ve özellikle ilk soruşturma döneminde tutukluların avukata erişimini rutin olarak kısıtlamaktadır.

İranlı yetkililerin adil yargılama  haklarını ve adil yargılama standartlarını ihlal etmesi, ayrıca  tutuklulara işkence  ve kötü muamelede bulunması, hükümetin hükümet karşıtı protestoları bastırma politikasının sistematik özelliklerinden olmuştur. Devrim mahkemesi hakimleri, sanıkların ölüm cezasına çarptırıldığı davalar da dahil olmak üzere, işkence ve kötü muamele iddialarını sürekli olarak dikkate almamıştır.

HRANA, 29 Ağustos'ta  siyasi tutuklu Mahmud Sadeghi'nin Şiraz'daki Adelabad cezaevinde bileğini keserek intihar girişiminde bulunduğunu bildirdi . Bir kaynak HRANA'ya, Sadeghi'nin tek kişilik hücredeki ağır koşullar nedeniyle intihar girişiminde bulunduğunu söyledi. Tedavi gördükten sonra, mahkumların işledikleri suçlara göre ayrılması ilkesi göz ardı edilerek, şiddet suçlularının yanına yerleştirildi.

Mültecilere ve Göçmenlere Yönelik Muamele

İran'daki Afganlar, ülkedeki varlıklarının siyasallaştırılması ve toplumsal gerilimler için günah keçisi olarak kullanılmaları nedeniyle artan bir baskıyla karşı karşıya kalıyor. Taliban'ın Afganistan'da yeniden iktidara gelmesinden sonra İran'a kaçan birçok Afganın yasal ikamet izni bulunmuyor; bu da onları ayrımcılığa, sömürüye ve sınır dışı edilmeye karşı savunmasız hale getiriyor.

11 Ağustos'ta, İran Parlamentosu'nda Yabancı Uyrukluların İran'a Giriş ve İkametine İlişkin Kanun'un 16. maddesine beş ek madde eklenmesi önerisi sunuldu  . Bu öneri, izinsiz yabancı uyrukluların sınır dışı edilmesini ve nüfus dağılımlarının düzenlenmesini, yerel nüfusun %3'ü ile sınırlandırılmasını içeriyor. Öneride, yabancı uyrukluların yıllık %10 oranında azaltılması ve izinsiz yabancı uyrukluların işe alınması veya izinsiz işlerde çalıştırılması durumunda para cezası uygulanması öngörülüyor. Öneri şu anda inceleniyor ve ilgili kurumlar tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe girecek.

Eylül ayında İran Ulusal Polisi Başkomutanı Ahmedreza Radan,  "Bu yıl yaklaşık iki milyon kişinin ülkeden sınır dışı edilmesinin beklendiğini" söylemişti .

Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği

İran yasalarına göre, eşcinsel ilişkiler kırbaç cezasıyla, erkekler için ise ölüm cezasıyla cezalandırılıyor. İran, trans bireyler için cinsiyet değiştirme ameliyatlarına izin veriyor ve bunları sübvanse ediyor olsa da,

onlara karşı ayrımcılığı yasaklayan bir yasa bulunmuyor.

(Bkz: https://www.hrw.org/world-report/2025/country-chapters/iran)

D

İran'da tansiyon düşmüyor: Protestocular başkent Tahran'da cami ve belediye binasını ateşe verdi

10.01.2026

Yeni Şafak

İran'da 28 Aralık'ta hayat pahalılığına karşı başlayan ve kısa sürede ülke geneline yayılan protestolar, 13'üncü gününde şiddetini artırarak devam ediyor. Gösterilerde kamu binaları ve dini yapılar hedef alınırken, hayatını kaybedenlerin sayısı 65'e yükseldi.

Belediye binası ve cami ateşe verildi

Kerec şehrinde protestocular belediye binasını ateşe verirken, başkent Tahran'ın Saadat Abad semtinde bulunan El-Rasul Cami de alevlerin hedefi oldu. Tahran sokaklarında toplanan kitleler, dini lider Ali Hamaney aleyhine sloganlar atarak tepkilerini dile getirdi. İnternet gözlem grubu Netblocks, ülke genelinde yaklaşık 36 saattir internet kesintisinin sürdüğünü rapor ederken, insan hakları örgütleri şu ana kadar 50 protestocu ve 15 güvenlik görevlisinin yaşamını yitirdiğini, 2 bin 300'den fazla kişinin ise gözaltına alındığını açıkladı.

Ordudan "fitne" uyarısı ve uluslararası tepkiler

İran ordusu yaptığı açıklamada, yaşananları "dış güçlerin komplosu" olarak nitelendirerek ulusal çıkarların ve stratejik altyapının kararlılıkla korunacağını vurguladı. Açıklamada, İsrail ve terör gruplarının halkı destekleme bahanesiyle fitne çıkarmaya çalıştığı iddia edildi. Öte yandan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, İran halkının yanında olduklarını belirten bir destek mesajı yayımladı.

Rıza Pehlevi'den grev ve dönüş çağrısı

Sürgündeki Şah Muhammed Rıza Pehlevi'nin oğlu Rıza Pehlevi, protestoların artık şehir merkezlerini kontrol altına alma evresine geçmesi gerektiğini savundu. Petrol, doğal gaz ve ulaşım gibi kilit sektörlerdeki işçileri genel greve çağıran Pehlevi, İran'a dönmeye hazırlandığını duyurdu.

İran'ın parçalanmış muhalefetini kimler oluşturuyor?

10.01.2026

Reuters

İran'ın dinî yönetimi, İsrail ve ABD güçlerinin geçen Haziran ayında ağırlıklı olarak nükleer tesislerini hedef alan hava saldırıları düzenlemesinin ardından enflasyonun hızla yükselmesiyle ortaya çıkan ekonomik sıkıntılar nedeniyle artan bir baskı altında.

On yıllardır süregelen ülke çapındaki protesto gösterilerine rağmen, İran muhalefeti rakip gruplar ve ideolojik fraksiyonlar arasında parçalanmış durumda kalmış ve İslam Cumhuriyeti içinde örgütlü bir varlığı yok gibi görünmektedir.

İşte bazı muhalif gruplar veya bloklar:

MONARŞİSTLER

İran'ın son şahı Muhammed Rıza Pehlevi, 1979'da İslam Devrimi'nin başlamasıyla birlikte ülkeyi terk etti. 1980'de Mısır'da öldü.

Hanedanlık devrildiğinde Tavuskuşu Tahtı'nın varisi olan oğlu Reza Pahlavi, şu anda ABD'de yaşıyor ve şiddet içermeyen sivil itaatsizlik, devam eden protestolar ve yeni bir hükümet için referandum yoluyla rejim değişikliği çağrısında bulunuyor.

Ancak Pahlavi'nin monarşiye dönüşü destekleyen İran diasporasında çok sayıda hayranı olsa da, bu fikrin ülke içinde ne kadar popüler olacağı belirsiz.

İranlıların çoğu devrimden önceki hayatı hatırlayacak yaşta değil ve ülke, Pahlavi'nin babasının 47 yıl önce kaçtığı ülkeye kıyasla çok farklı görünüyor.

Birçok İranlı devrim öncesi döneme nostaljik bir bakışla bakarken, diğerleri de o dönemin eşitsizliklerini ve baskılarını hatırlıyor.

Bu arada, monarşi yanlısı gruplar arasında bile bölünmeler yaşanıyor.

HALK MÜCAHİDİ ÖRGÜTÜ

Mücahitler, 1970'lerde Şah hükümetine ve ABD hedeflerine karşı bombalama kampanyaları düzenleyen güçlü bir solcu gruptu, ancak sonunda diğer gruplarla araları bozuldu.

Grup genellikle Farsça adı olan Mücahidin-i Halk Örgütü veya MEK ya da MKO kısaltmalarıyla bilinir.

İran İslam Cumhuriyeti'nin en büyük düşmanları da dahil olmak üzere birçok İranlı, 1980-88 savaşında Irak'ın yanında yer almasını affedemiyor.

Grup, 2002'de İran'ın gizli bir uranyum zenginleştirme programına sahip olduğunu kamuoyuna ilk açıklayan grup olmuştu, ancak yıllardır İran içinde aktif bir varlığına dair çok az işaret gösterdi.

Sürgünde bulunan lideri Mesud Rajavi 20 yılı aşkın süredir ortalarda görünmüyor ve eşi Meryem Rajavi yönetimi ele geçirmiş durumda. İnsan hakları grupları, örgütün tarikat benzeri davranışlar sergilediğini ve takipçilerine yönelik istismarda bulunduğunu iddia ediyor; örgüt ise bu iddiaları reddediyor.

Bu grup, Batı ülkelerinin çoğunda aktif varlığı bulunan ve Maryam Rajavi liderliğindeki İran Ulusal Direniş Konseyi'nin arkasındaki ana güçtür.

ETNİK AZINLIK GRUPLARI

İran'ın çoğunlukla Sünni Müslüman Kürt ve Beluç azınlıkları, Tahran'daki Farsça konuşan Şii Müslüman hükümetin yönetimine karşı sık sık huzursuzluk duymuşlardır.

Kürtlerin çoğunluğunu oluşturdukları ülkenin batı kesimlerinde uzun zamandır İslam Cumhuriyeti'ne karşı örgütlü muhalefetleri bulunuyor ve hükümet güçlerine karşı aktif isyan dönemleri yaşandı.

İran'ın Pakistan ile olan doğu sınırındaki Belucistan'da, Tahran'a karşı muhalefet, İslam Cumhuriyeti içinde kendi takipçileri için daha fazla alan yaratmaya çalışan Sünni din adamlarının destekçilerinden, El Kaide ile bağlantılı silahlı cihatçılara kadar uzanmaktadır.

İran genelinde büyük protesto dalgaları yaşandığında, bunlar genellikle Kürt ve Beluç bölgelerinde en şiddetli şekilde gerçekleşmiştir; ancak bu bölgelerin hiçbirinde Tahran'ın yönetimine açık bir tehdit oluşturan tek ve birleşik bir muhalefet hareketi bulunmamaktadır.

PROTESTO HAREKETLERİ

On yıllardır yüz binlerce İranlı, art arda gelen dönemlerde kitlesel protestolar için sokaklara döküldü.

2009 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından, göstericiler Tahran ve diğer şehirleri doldurarak yetkilileri, görevdeki Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın rakibi Mir Hüseyin Musavi'ye karşı oyları hileyle kazanmakla suçladılar.

Mousavi'nin "Yeşil Hareketi" ezildi ve siyasi müttefiki ve eski meclis başkanı Mehdi Karoubi ile birlikte ev hapsine alındı.

İslam Cumhuriyeti'nin mevcut sistemi içinde demokratik reformlar hedefleyen hareket, günümüzde yaygın olarak sona ermiş olarak kabul ediliyor.

2022'de İran'da kadın hakları merkezli büyük protestolar yeniden patlak verdi. Kadın, Yaşam, Özgürlük gösterileri aylarca sürdü ancak bir örgütlenme veya liderlik oluşumuyla sonuçlanmadı ve protestocuların çoğu sonunda tutuklanıp hapse atıldı.

(Bkz: https://www.reuters.com/business/media-telecom/who-makes-up-irans-fragmented-opposition-2025-06-18/)

X, İran bayrağını 1979 Devrimi öncesinde kullanılan bayrakla değiştirdi!

10.01.2026

T24

ABD’li milyarder Elon Musk’ın sahibi olduğu sosyal medya platformu X (eski Twitter) İran bayrağını değiştirdi. İran, günlerdir başkent Tahran başta olmak üzere önemli kentlerdeki protestolarla kasıp kavruluyor. 

Sosyal medya platformu X, bir kullanıcının talebi üzerine platformun web sürümündeki İran bayrağını 1979 Devrimi öncesinde kullanılan bayrakla değiştirdi.

X’in ürün yöneticisi Nikita Bier, platformda bir kullanıcının İran bayrağı emojisinin değiştirilmesi talebine yanıt verdi. Bier, İran’ın güncel bayrağının 1979 Devrimi öncesinde kullanılan ‘Aslan ve Güneş’ bayrağına çevrileceğini belirtti.

Söz konusu yanıttan saatler sonra platformun web sürümünde İran bayrağı değişti.

İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), 9 Ocak’ta (gösterilerin 13’üncü gününde) yayınladığı raporda, 15’i emniyet görevlisi 65 kişinin öldüğünü ve 2 bin 311 kişinin gözaltına alındığını duyurmuştu.

İran protestoları: Trump'tan tehdit, Hamaney'den rest

10.01.2026

DW

İran'da rejim karşıtı eylemlerin çok sayıda şehirde devam ettiği belirtiliyor. ABD Başkanı Donald Trump askeri müdahale tehdidini yinelerken İran'ın dinî lideri Ali Hameney geri adım atmayacaklarını duyurdu.

10.01.2026

İran'da ekonomik krizi protesto amacıyla başlayan ve kısa sürede rejim karşıtı bir nitelik kazanan eylemler devam ediyor. İnternet erişimine yönelik kısıtlamalar sürerken dün gece protestocuların yeniden sokağa çıktığı bildirildi.

Sosyal medyaya yansıyan videolarda başkent Tahran'ın kuzeyindeki Saadat Abad semtinde eylemcilerin ellerindeki tencere ve tavaları çalarak İran'ın ruhani lideri Ayetullah Ali Hamaney'i hedef alan sloganlar attığı, araçların da korna çalarak eylemcilere destek verdiği görüldü.

Tahran'ın başka bölgelerinde de benzer eylemler yapıldığı belirtilirken İran dışından yayın yapan Farsça televizyon kanallarının yayımladığı videolarda doğudaki Meşhed'de, kuzeydeki Tebriz'de ve Kum kentinde dzüenlenen protestolara çok sayıda kişinin katıldığı görüldü.

13 gündür devam eden eylemlerin, 2022'de Mahsa Amini'nin gözaltında hayatını kaybetmesiyle tetiklenen protestolardan bu yana görülen en geniş çaplı rejim karşıtı eylemler olduğu belirtiliyor.

İnternet kesintisi kanlı müdahaleleri mi maskeliyor?

Norveç merkezli İran İnsan Hakları örgütü, güncel verilere göre aralarında dokuz çocuğun da bulunduğu en az 51 eylemcinin İran güvenlik güçlerince öldürüldüğünü, yüzlerce göstericinin de yaralandığını açıkladı.

Rejimin uyguladığı internet kısıtlaması, eylemlerin kanlı biçimde bastırıldığı geçmişteki senaryoların tekrarlanmasına yönelik endişeleri artırıyor. İnternet izleme platformu NetBlocks, yetkililerin son 24 saattir İran çapında uyguladıkları kesintiyle şiddeti maskelediğini savundu.

Uluslararası Af Örgütü'nden yapılan açıklamada da kapsamlı kesintinin, protestoları bastırmak için yürütülen ve uluslararası hukuk kapsamında suç teşkil eden ağır insan hakları ihlallerini ve işlenen suçların gerçek boyutunu gizlemeyi amaçladığı belirtildi.

AB'den kınama, Trump'tan tehdit

Avustralya, Kanada ve Avrupa Birliği Dışişleri Bakanları, dün yaptıkları ortak açıklamada İran'ı şiddetle kınadıklarını belirterek, Tahran'a güvenlik güçlerinin "aşırı ve ölümcül güç kullanımına derhal son verme" çağrısında bulundu.

ABD Başkanı Donald Trump da, "İran'ın liderlerinin başının büyük belada olduğunu" söyleyerek, barışçıl eylemcilerin öldürülmesi halinde askeri müdahalede bulunacakları yönündeki tehdidini yineledi. Trump, devam eden gösterilere ilişkin "Bana öyle geliyor ki insanlar daha birkaç hafta önce kimsenin mümkün görmediği bazı şehirlerin kontrolünü alıyor" diye konuştu.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, X hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda, "ABD, İran'ın cesur insanlarını destekliyor" diye yazdı.

Pehlevi: Hedef şehir merkezleri

1979 İslam Devrimi'nde devrilen İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin ABD'de sürgünde yaşayan oğlu Rıza Pehlevi de sosyal medyadan yayımladığı mesajlarla eylemcilere protestolara devam etme çağrısı yapıyor. Cuma günkü protestolara katılımı "muhteşem" olarak nitelendiren Pehlevi, İranlıları bugün ve yarın "daha hedefli eylemler düzenlemeye" çağırdı.

Pehlevi, sosyal medyada paylaştığı video mesajında, "Artık hedefimiz sadece sokaklara çıkmak değil. Hedef, şehir merkezlerini ele geçirmeye ve elde tutmaya hazırlanmak" diye konuştu. "Anavatanına dönmeye hazırlandığını" iddia eden 65 yaşındaki Pehlevi, bunun yakında gerçekleşeceğine inandığını söyledi.

Hameney: Geri adım atmayacağız

İran'ın ruhani lideri Ali Hamaney ise 3 Ocak'tan beri sürdürdüğü sessizliğini bozdu. Hameney dün yaptığı açıklamada eylemcileri "vandallar" ve "sabotajcılar" olarak nitelendirdi.

Haziran ayındaki ABD ve İsrail saldırılarını hatırlatarak Trump'ın elinde binlerce İranlının kanının bulunduğunu söyleyen Hamaney, göstericileri ABD Başkanı'nı memnun etmek için kendi şehirlerini yakmakla suçladı.

Hameney, "Herkes İslam Cumhuriyeti'nin yüz binlerce onurlu insanın kanıyla iktidara geldiğini biliyor. Sabotajcılara karşı geri adım atılmayacak" diye konuştu.

10.01.2026

Haaretz

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio Cumartesi günü X'te yaptığı bir paylaşımda ABD'nin "İran'ın cesur halkını desteklediğini" söyledi.

10.01.2026

Haaretz

Eski İran Şahı'nın sürgündeki oğlu Rıza Pehlevi, Cumartesi günü X adlı sosyal medya platformunda yayınlanan bir videoda İran'daki göstericileri ekonomiyi durdurmaya ve şehir merkezlerini işgal etmeye çağırdı.

"Ekonominin kilit sektörlerinde, özellikle ulaşım, petrol, doğalgaz ve enerji sektörlerinde çalışan işçileri ve işçileri ülke çapında greve başlamaya çağırıyorum," dedi.

Pahalvi, İranlıları "ulusal bayraklar, resimler ve semboller" getirmeye ve kamusal alanları işgal etmeye çağırdı. "Amacımız artık sadece sokaklara çıkmak değil; amacımız şehir merkezlerini fethetmeye ve savunmaya hazırlanmaktır."

Göstericilere şehirlerin daha merkezi noktalarına gitmelerini ve "sokaklarda kalmaya" hazırlanmalarını tavsiye etti.

Pahalvi mesajını, "Sizinle birlikte olabilmek için vatanıma dönmeye hazırlanıyorum" diyerek sonlandırdı.

Bu Hafta'nın 3.Sayı'sı

İran'da Rejim Değişikliği Çanları

(İran'da 13 Gündür Süren Ayaklanma Rejim Değişikliği'ne Doğru Gidiyor)

Dünya...

Toparlarsak bir kez daha Dünya Ortaçağ'a yeniden giriyor. Unutmayacağımız şey Pikkety'inin sermaye birikimin küresel büyümeden büyük olduğu, bunun da oligarkları yarattığıydı. Ve postmodernizmin evrileceği yer Yeni Ortaçağ. Ancak bu kez farklı olacak, anarcocapitalist gizli ve açık liderlerle, otokrasinin ve anarco faşizmin de at başı gittiği ve  kleptokrasinin yaşandığı otokrasiyle birlikte bir Dünya tahayyül edin. Bu şu demek: Minimal faşist devletlerle otokratik İmparatorluklar demek. Ama devlet küçülmeyecek sadece, bu savı söyleyen herkes gibi parçalanan devletler de olacak. Kent devletleri... Şimdi faşizmi keşfeden ABD, otokrat ve anarco kapitalist olan Trump'la yağma düzeni gerçekleştiriyor Dünya'da. Ama III.Dünya Savaşı 5 yıl rafa kalktı görünüyor. Rusya yeni Feodal Sistemi içinde bir ülke ve otokrat ve kleptokrat tabii ki. Rusya'nın yayılmacılığı oyalanacak kanaati  içindeyim. Oyalayabilirse Putin, masaya da güçlü oturuyor olacak. Daha fazla yer işgal etmiş olacak tabii ki. AB kabul etmese de Zelenski'nin mafya devlet olduğu Ukraynası savaşın içinde direnecek yardımlarla. Mafya Devlet tabii ki Rusya için de geçerli. Hatta bir makale okurlarımız hatırlarsınız Ukrayna-Rusya savaşını mafyanın savaşı olarak açıklıyordu. Trump'da nadir toprak elementlerini almak için ABD için uygun bir anlaşma imzaladı, bu da yağma anlamına geliyor tabii ki yaptığı yardımlar karşılığında. Gelelim bu veçhenin yer aldığı ABD'deki değişimlere. Çok önemli çünkü Dünya siyasetini ve sınırları belirliyor hatta yeniden. Makaleler Trump'ın teknofaşist işadamlarıyla kurtarılmış adacıklar yarattığı yer altında ve bu fantezinin pazarlanabilir olduğu garip bir halk kitlesinden bahsediyor. Ayrıca şimdiden Bill Gates'in 60 km'lik bir arazi alması çoktan Yeni Ortaçağ'ın görünümü gibi. Ve Amerikan Oligarkları'ndan da bahsediliyor kolay bir şekilde. Oligark'sa prens demek bir anlamda. Beni sonrası ilgilendiriyor ve bir sonraki adım için Küba'dan tutun da Görland'a kadar işgal edilecek yerler listesi geziyor basında. AB ile işgal edilebilir kıta anlaşmasını gerçekleştirirse, her yeri işgal etmesi daha kolay olacak. 5 yıl içinde girilmedik yer bırakmaya bilir ABD'de. Bir ABD imparatorlu olacak mı sorusuna ise devlet sosyalizmini de uygulayan Trump'ın, yani bazı şirketlerin %15 hissesini Bakanlıklara ve hükümet organlarıan geçiren Trump'ın yayılmacı olmaması mümkün değil. Ama anarcocapitalist aynı zamanda ve Elon Musk üniversiteler dahil fonları keserek verimli kıldığını iddia etti. Bu devletin daha da küçüleceği anlamına geliyor. İÇ işlerinde daha sert önlemler almak zorunda kalabilir ve dışarıya karşı da saldırgan ve yayılmacı davranmasına neden olabilir. Trump şöyle düşünüyor, Pakistan'ı işgal etmenin anlamı yok ama Pakistan'daki madenleri yağmalamak için tehdit etmenin ve Hindistan'ı da tehdit etmenin anlamı var. Böylece toprak bütünlüğü ve ülkeler kalmıyor, ülke başkanlarını tayin eden, iç dinamiklere karışan ama o bölgenin yeraltı ve yer üstü madenlerini yağmalayan bir ABD var. Sınırın ABD'yi ilgilendirmiyor, sen iyi geçindiğin sürece devlet olarak kalabilirsin diyor ama iyi geçinmezse ABD'yle bir gecede seçtiğin başbakanı da değiştiririm diyor. Devlet olarak kal ama benim yağmama karışamazsın diyor. Göstermelik devletlerin olduğu bir 5 yıl yaşayacağız ve sınırlar yeniden çizilmek zorunda kalacak. Trump'dan sonra Demokratlar gelirse güven tazelemek zorunda kalacak devletlerle ama bir kez bu yapıldı ve sınırları kalktı devletin... 

Türkiye'ye gelince darbe seçeneği olursa şayet, faşist minimal devlete doğru gidecek Türkiye çünkü Kemalizm hatırlarsanız solidersit korporatist bir ideolojiydi. Ve Dünya ölçeğinde uyum ve anarco faşizmin keşfiyle devleti küçültüp özgürlük verdiği iddiasında olan bir TSK olacak. Kötü adamlarsa yaratılan ya da çıkacak olan İslami terör örgütleri olacak ve bunlarla savaşını sürdürecek terör olarak. Eğer ihtilal olmazsa bıçak ucundaki yayılmacı politikası içinde Türkiye, imparator olmanın yollarını arayacak. Kırılgan yapısı onu iç savaş eşiğine de getirebilir, ki CHP seçimleri kazandığında AK Parti kazanımları teker teker elinden alınan tarikatların İslam Baharı yaşatması mümkün ve sert önlemlerle bastırıldığında iç savaş eşiği yaşamamız ve TSK'nin darbe yapması da mümkün. 

Bu Hafta'nın 2.Sayı'sı

Müzikle Anlatmak

Bir Lider'in Kleptokrat Olup Olmadığının 4 Göstergesi Var. Ve Kleptokrat Ülkeler Aynı Zamanda Otokrat da ve Geriye Dönüşü Çok Zor. 

1. Kişisel zenginliğini arttırmak için başkanlık kariyerini kullanması. Türkiye'de bu, bizzat kendi hesapları olmasa da ERdoğan'ın ailesinin özellikle eniştesinin offshore hesapları (şimdiye kadar çıkan haberlere göre) ve Albayrak Ailesi'nin Rusya'yla ticaret yapan şirketlerin RUblesi'ni Dolar'a bir yüzde karşılığı çevirmesi örnek olarak verilebilir. Daha fazla bilgiye sahip değiliz çünkü dördüncü aşama olan basının baskılanmasıyla karşı karşıyız.

2. Ailenin hükümet görevlerinde bulunması ve kazanç elde etmesi ticari varlığıyla da.

3. Şeffaflık ve hesap verilebilirliğe olan baskı

4. Basın'ın sansürlenmesi ki bizde kendi basını yaratarak gerçeği sansürlemede rol oynaması da söylenebilir. 

BU ARADA

CHP Belediyelerine yönelik yolsuzluk operasyonunu göz önüne alırsak ve içlerinden Kılıçdaroğlu'nun "arının" gibi sözlerini, o da küçük kleptokrat gibi duruyor ve kleptokratlar yer değiştirecek gibi... 

Trump yönetiminde ABD'nin kleptokrasiye doğru kaydığının dört işareti

19.01.2018

Geçtiğimiz yıl bize bir şey gösterdiyse, o da Trump Organizasyonu'nun ticari çıkarları, yönetim ve Kongre tarafından alınan siyasi kararlar ve vergi mükelleflerinin parasının nasıl harcandığı arasındaki çizgilerin bulanıklaştığıdır. Bunun yanı sıra, Trump,  elden çıkarma sözlerine rağmen işletmelerinden kâr elde etmeye devam ediyor .

Trump'ın kayırmacılığa olan düşkünlüğü, dünyanın dört bir yanındaki sayısız yozlaşmış liderin eylemlerini yansıtıyor. Çıkar çatışmasını ortadan kaldırmak amacıyla Trump, işletmelerini çocuklarına devretti. Bu, çıkar çatışması sorununu çözmüyor ve siyasi motivasyonu hakkında bizi karanlıkta bırakıyor. Kararlar Amerikan halkının çıkarları doğrultusunda mı, yoksa kendisi ve ailesinin çıkarları için mi alınıyor?

Angola'dan  Ekvator Ginesi'ne  ve Kamboçya'ya kadar   ,  Global Witness'ın yolsuzluğu ortaya çıkardığı ülkelerde, kötü şöhretli yolsuz ve kleptokrat liderler ve aileleri, kamu yararı pahasına büyük kazançlar elde ettiler. Bunu nasıl başardılar? Akrabalarını yüksek mevkilere getirerek, basını sansürleyip tehdit ederek, gizliliği teşvik ederek ve şeffaflık yasalarını engelleyerek veya bunlara karşı çıkarak güçlerini pekiştirdiler. 

Bu durum, Donald Trump yönetimindeki ABD'ye endişe verici derecede benziyor…

Donald Trump'ın kayırmacılığa olan düşkünlüğü, dünyanın dört bir yanındaki sayısız yolsuz liderin eylemlerini yansıtıyor. 

1.) Trump, başkanlığını kendi zenginliğini artırmak için kullanıyor.

Washington DC'deki Trump International Hotel, 2016 seçimlerinden kısa bir süre önce kapılarını açtı ve şimdi Amerikan Petrol Enstitüsü gibi Trump ve yönetimine yakınlaşmak isteyen yabancı hükümetlerin ve sektör gruplarının tercih ettiği bir yer haline geldi.

Eylül 2016 ile Nisan 2017 arasında Trump otelden 19,7 milyon dolar kazandı. Uluslararası Şeffaflık Örgütü'nün yolsuzluk algısı endeksine göre yolsuzluğun yüksek olduğu düşünülen Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt ve Azerbaycan ile bağlantılı yetkililer, diplomatlar ve lobiciler otelde gösterişli etkinlikler düzenlemeyi tercih etti. TIME dergisine göre, Bahreyn ve Kuveyt daha önce başka mekanlarda planlanan etkinlikleri bile otele taşıdı .

Maryland, Washington DC ve yaklaşık 200 Demokrat Kongre üyesi , Trump'a dava açarak bunun ABD anayasasının yabancı hükümetlerden hediye veya menfaat kabul edemeyeceğini belirten yabancı kazançlar maddesini ihlal ettiğini iddia etti.

Kamu yararına çalışan grupların açtığı davalar, ABD'deki birçok kurumun -örneğin Ulusal Güvenlik Konseyi ve İç Güvenlik Bakanlığı- Trump'ın göreve gelmesinden bu yana    vergi mükelleflerinin parasını Trump'ın otel ve tatil köylerinde personel konaklaması için harcadığını ortaya çıkardı .

Global Witness'ın yakın zamanda yayınladığı " Narco-a-Lago: Panama'daki Trump Ocean Club'da Para Aklama" başlıklı araştırması , Donald Trump'ın Latin Amerika uyuşturucu kartellerinden gelen parayı aklamak için kullanılan bir Panama projesine adını satarak milyonlarca dolar kazandığını ortaya koyuyor. Trump'ın başkanlık beyanları, 2017'de göreve geldiğinde bile Trump Ocean Club'ın yönetim sözleşmesinden para kazanmaya devam ettiğini gösteriyor.   

2.) Akrabacılık (diğer adıyla – kendi ailesini siyasi görevlere atamak)

Akrabacılık, yani birinin güç konumunu kullanarak bir aile üyesine veya arkadaşına iş veya ayrıcalık sağlaması, gücü elde tutmanın ve pekiştirmenin yanı sıra aile üyelerinin kamu görevinden kâr elde etmesine olanak tanıyan denenmiş ve güvenilir bir yöntemdir.

Trump'ın damadı Jared Kusher'i Beyaz Saray "kıdemli danışmanı" ve kızı Ivanka Trump'ı "danışman" olarak ataması, her ikisinin de ailelerinin milyar dolarlık işletmeleriyle yakından bağlantılı olması ve potansiyel çıkar çatışmalarıyla dolu olması nedeniyle endişe verici bir durum yaratıyor.

Kushner ailesi, bu yılın başlarında Pekin'de, geliştirdikleri projelerden birine 500.000 dolarlık yatırım çekmek için ABD'ye göç etmek üzere yatırımcı vizesi alma vaadiyle gündeme gelmeleri nedeniyle eleştirilerin hedefi olmuştu. Aynı etkinlikte Kushner'ın Beyaz Saray'daki pozisyonuna da değinilmişti.

Global Witness'ın yaptığı araştırmalar, Kamboçya ve Ekvator Ginesi gibi ülkelerde de benzer davranışları ortaya çıkardı. Ekvator Ginesi'nde Başkan Obiang, ülkenin petrol zenginliğini kendisini ve ailesini zenginleştirmek için kullanıyor. Araştırmalarımız, Başkanın oğlu ve hükümet bakanı Teodorin Obiang'ın, ayda sadece birkaç bin dolarlık devlet maaşı alırken, Avrupa ve ABD'de lüks bir yaşam tarzını sürdürmek için milyonlarca dolar harcadığını ortaya koydu .

3.) Sansür ve basın özgürlüğüne yönelik saldırılar

Trump başkan olduğundan beri "Sahte Haber" hakkında 155 kez tweet attı; bu neredeyse her iki günde bir demek. Eleştirel haberlerle veya hoşuna gitmeyen haberlerle karşılaştığında, bunları "Sahte Haber" olarak nitelendiriyor ve CNN, New York Times ve NBC gibi yayın kuruluşlarına ve ağlarına saldırıyor; hatta NBC'nin lisansının iptal edilmesi gerektiğini, yani kapatılması gerektiğini bile öne sürüyor.

Bir Pazar sabahı, kafası CNN logosuyla değiştirilmiş bir figürü yumruklayıp güreştiği sahte bir videoyu Twitter'da paylaştı . Videonun sonunda CNN'in "FNN: Sahte Haber Ağı" olduğu ilan ediliyordu. Her yıl dünyanın dört bir yanında daha fazla gazetecinin hapse atıldığı ve öldürüldüğü bir dünyada, bu tehditler ciddi bir tehdittir.

Basını itibarsızlaştırma ve saldırma taktiği, bilgi akışını kontrol etmek ve muhalefete yol açabileceğine inandıkları her şeye baskı uygulamak isteyen otoriter ve kleptokratik rejimlerin ayırt edici bir özelliğidir. Bu yaz ifade özgürlüğüne yönelik bir baskı operasyonunda, Kamboçya Başbakanı Hun Sen 33 radyo istasyonunun yayınını durdurdu ve ABD destekli The Cambodia Daily gazetesine , siyasi amaçlı olduğunu söylediği 6,3 milyon dolarlık bir vergi faturası kesildi . 30 yıllık bir rejimde Hun Sen, tüm siyasi muhalefeti bastırırken ailesini ve müttefiklerini sistematik olarak zenginleştirdi.

4.) Şeffaflık ve hesap verebilirliğe yönelik artan baskı

Angola'dan Kazakistan'a , Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ne kadar Global Witness'ın soruşturmaları, doğal kaynak sektöründeki gizliliğin yolsuzluğu nasıl pekiştirdiğini ve kleptokratik rejimleri nasıl desteklediğini göstermiştir. Trump şimdi de ABD'de ve küresel olarak doğal kaynak yolsuzluğuyla mücadele etmeyi amaçlayan şeffaflık yasasına ve girişimlerine saldırarak benzer bir yaklaşım sergiliyor.

Trump'ın göreve gelmesinin ardından Temsilciler Meclisi Cumhuriyetçileri tarafından sunulan ilk yasa tasarısı, ABD'de borsada işlem gören petrol, doğalgaz ve madencilik şirketlerinin yabancı hükümetlere yaptıkları yüz milyarlarca dolarlık ödemeleri açıklamalarını gerektiren, iki partinin de desteklediği yolsuzlukla mücadele ve şeffaflık yasası olan Dodd-Frank Yasası'nın 1504. maddesini engelleme girişimiydi. Sonuç olarak Kongre, bu şeffaflık hükmünü uygulamaya koymak için kuralı yürürlükten kaldırma yönünde oy kullandı ; bu da açıkça büyük petrol şirketlerine bir hediye olarak görülebilir.

Exxon'un başında bulunduğu dönemde, ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson bizzat bu ödeme açıklama kuralına karşı lobi faaliyetinde bulunmuştu.   Exxon, Nijerya halkını milyarlarca dolar dolandırmış olabilecek bir anlaşma nedeniyle  Nijerya yetkilileri tarafından soruşturuluyor .

Benzer şekilde, Trump yönetimi ve Temsilciler Meclisi Cumhuriyetçileri, Dodd-Frank Yasası'nın 1502. maddesi olan çatışma mineralleri hükmüne saldırdılar. Bu yasa, ABD şirketlerinin, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve komşu ülkelerden kaynaklanan ürünlerindeki kalay, tantal, tungsten veya altının silahlı gruplara veya insan hakları ihlallerine katkıda bulunmadığından emin olmak için mineral tedarik zincirlerinde gerekli özeni göstermelerini gerektirmektedir.

Bir diğer dikkat çekici hamle ise, ABD'nin Kasım ayında petrol, doğalgaz ve madencilik sektörü için çok paydaşlı küresel bir yolsuzlukla mücadele programı olan Maden Çıkarma Sektörü Şeffaflık Girişimi'nden (EITI) çekilmesi oldu . Bu, gizlilik eğilimleri yolsuzluğu besleme tehdidi oluşturan Exxon ve Chevron için açık bir zafer daha anlamına geliyor.  

(Bkz: https://globalwitness.org/en/campaigns/corruption-and-money-laundering/four-signs-us-creeping-towards-kleptocracy-under-trumps-watch/)

Kleptokrasiye Doğru İniş: Amerika'nın Yolsuzluğu ve Trump'ın Demokrasiyi Sistematik Olarak Yağmalaması

04.08.2025

Bir zamanlar demokratik normların ve hukukun üstünlüğünün küresel temsilcisi olan Amerika Birleşik Devletleri, Donald Trump'ın yenilenen liderliği altında çok daha karanlık bir şeyin eşiğinde sallanıyor: tam teşekküllü bir kleptokrasi.

İlk döneminde ve onu takip eden kaotik yıllarda tüm uyarı işaretleri ortadaydı, ancak Trump'ın ikinci döneminin ilk ayları kalan tüm yanılsamaları ortadan kaldırdı. Günlük gerçeklik, açıkça Trump'ın, ailesinin ve sadıklarının zenginleşmesi için yönetilen bir hükümet ve devlet mekanizmasının algılanan düşmanlara ve rakiplere karşı silah olarak kullanılmasıdır.

Kleptokrasi, hafife alınacak bir terim değildir. İktidardakilerin ulusal kaynakları ve kurumları, geniş halk kitlelerinin pahasına kendilerini zenginleştirmek için kullandığı bir sistemi tanımlar. Trump'ın eylemleri bu tanıma ürpertici bir şekilde uymaktadır.

Ortaya çıkan tablo apaçık ortada: dezavantajlı kesimlere yönelik adil yargılama ve sivil özgürlüklere yönelik saldırılar, ayrıcalıklı kesimlere sağlanan cezasızlık ve ödüller, bağımsız kurumların sistematik olarak baltalanması ve hükümetin kişisel kazanç aracı haline dönüştürülmesi.

ADİL YARGILAMA VE SİVİL ÖZGÜRLÜKLERE YÖNELİK SALDIRILAR

Trump'ın yönetim anlayışı her zaman çıkar odaklı ve intikamcı olmuştur. Başkanlığının ilk günlerinden itibaren, sadakatsiz veya "halk düşmanı" olarak gördüğü kişileri hedef aldı. Bir zamanlar tarafsızlığın kalesi olan Adalet Bakanlığı, kişisel çıkarlarına hizmet edecek şekilde yönlendirildi. Trump ve müttefiklerine yönelik soruşturmalar "cadı avı" olarak nitelendirilirken, federal kolluk kuvvetlerine eleştirmenlerinin peşine düşmeleri yönünde baskı yapıldı.

Hukuka uygun yargılama sürecinin bu şekilde aşınması, ikinci döneminin başlangıcından bu yana zaten hızlanmış durumda. Trump rejimi, kamu hizmetinde kapsamlı değişiklikler yaparak, kariyer memurlarını görevden almayı ve yerlerine sadık kişileri getirmeyi kolaylaştırdı.

Sonuç olarak, hükümet uzmanlardan veya kamu görevlilerinden değil, temel niteliği Trump'a bağlılık olan siyasi görevlilerden oluşuyor. Muhalifler cezalandırılıyor, ihbarcılar hedef alınıyor ve adalet mekanizması muhaliflere karşı bir silah olarak kullanılıyor.

En çarpıcı örnek, 6 Ocak'ta Kongre binasına yapılan saldırıya karışanlara yönelik muameledir. Trump, 2024 seçim kampanyası sırasında bu suçlardan hüküm giymiş isyancılara af sözü vermişti.

Beyaz Saray'a döndükten sonraki ilk resmi icraatlarından biri, suçlulara topyekün bir af çıkarmak oldu; bu da ona olan sadakatin hesap verebilirlikten bir kalkan olduğunun sinyalini veriyordu. Bu arada, politikalarını protesto edenler veya yolsuzlukları ifşa edenler tacizle, yasal tehditlerle ve devletin tüm gücüyle karşı karşıya kalıyor.

AYRICALIKLILARA CEZASIZLIK

Trump'ın düşmanları amansızca takip edilirken, müttefikleri eşi benzeri görülmemiş bir dokunulmazlığın tadını çıkarıyor. Bu durum, ilk döneminde siyasi yandaşlarına ve soruşturmacılarla işbirliği yapmayı reddeden hükümlülere verilen yüksek profilli af kararlarıyla ortaya kondu. İkinci döneminde ise bu, ilk 100 gün içinde rutin bir politika haline geldi. Trump'ın iç çevresi, kanunun kendileri için geçerli olmadığı güveniyle hareket ediyor.

Bu cezasızlık kültürü Trump'ın ailesine ve iş ortaklarına da uzanıyor. Onların mali işlemlerine yönelik soruşturmalar engelleniyor, kapatılıyor veya iddialar ortaya çıktıktan sonra bile daha gündeme gelmeden bastırılıyor.

Düzenleyici kurumlar, çıkar çatışmaları ve kişisel çıkarların artmasına göz yuman sadıklarla dolu. Mesaj açık: Trump'a olan sadakat tek geçerli para birimi ve ona sahip olanlar kanunların üstünde.

MÜTTEFİKLERE SALDIRMAK, DİKTATÖRLERİ KUCAKLAMAK

Trump'ın Amerika'nın geleneksel müttefiklerine duyduğu küçümseme ve otoriter liderlere olan hayranlığı yeni değil, ancak daha belirgin ve tehlikeli hale geldi. NATO'yu defalarca baltaladı, demokratik liderlere hakaret etti ve uzun süredir devam eden ittifakların değerini sorguladı. Aynı zamanda Rusya, Kuzey Kore, İran ve diğer yerlerdeki otokratları övdü ve onlarla daha yakın ilişkiler kurmaya çalıştı.

Bu yeniden yapılanma sadece söylemsel değil. Trump'ın dış politika kararları giderek ulusal güvenlik veya demokratik değerlerden ziyade kişisel ve mali çıkarlar tarafından yönlendiriliyor. Askeri yardım ve diplomatik destek, Amerika Birleşik Devletleri'nin çıkarlarına değil, Trump'a olan bağlılığa bağlı. Bu çıkar odaklı yaklaşım, Amerika'nın küresel konumunu zayıflatıyor ve otoriter rejimleri cesaretlendiriyor.

ABD EKONOMİSİNİ KİŞİSEL KAZANÇ İÇİN YENİDEN YAPILANDIRMAK

Belki de Trump'ın kleptokratik projesinin en sinsi yönü, Amerikan ekonomisini kendi çıkarlarına ve yakın çevresinin çıkarlarına hizmet edecek şekilde sistematik olarak yeniden yapılandırmasıdır. Trump'ın ekonomi politikaları, sadıkları ödüllendirmek ve muhalifleri cezalandırmak üzere tasarlanmıştır. Devlet sözleşmeleri, düzenleyici kolaylıklar ve vergi indirimleri, genellikle Trump ve ailesiyle doğrudan bağlantılı olan, tercih edilen işletmelere ve sektörlere akmaktadır.

Trump rejimi ile iş imparatorluğu arasındaki döner kapı her zamankinden daha hızlı dönüyor. Aile üyeleri ve yakın ortakları, ekonomi politikası ve düzenlemeleri üzerinde muazzam bir güce sahip oldukları kilit pozisyonlara atanıyor. Altyapı harcamaları, pandemi yardımı ve ticaret politikası hakkındaki kararlar, kamu yararından ziyade kişisel zenginleşme göz önünde bulundurularak alınıyor.

BİLİME VE NESNEL GERÇEĞE KARŞI SAVAŞ

Trump'ın bilime, tıbba ve bağımsız bilgi kaynaklarına yönelik düşmanlığı sadece kişisel bir tercih meselesi değil. Bu, gücü pekiştirmek ve muhalefeti bastırmak için kasıtlı bir stratejidir. Trump'ın anlatısını sorgulayan bilim insanları, halk sağlığı yetkilileri ve gazeteciler karalanıyor, susturuluyor veya görevlerinden uzaklaştırılıyor.

Nesnel gerçeğe karşı yürütülen bu savaşın sonuçları vahimdir. Halk sağlığı rehberliği göz ardı ediliyor veya siyasi ihtiyaçlara uyacak şekilde çarpıtılıyor. İklim bilimi tamamen reddediliyor ve düzenleyici kurumların bu terimi bile kullanması yasaklanıyor. Veriler manipüle ediliyor veya gizleniyor; böylece pandemiye müdahale, çevre koruma veya ekonomik yönetim gibi politika başarısızlıklarının gerçek bedeli örtbas ediliyor.

Bu ortamda yalnızca başkanın sözü gerçek olarak kabul ediliyor ve diğer tüm bilgi kaynakları düşmanca veya sahte olarak damgalanıyor.

Gerçekliğe karşı yürütülen kampanya açık bir amaca hizmet ediyor. Trump ve müttefiklerinin, yanlış bilgilendirme ve yapay şüphe sisinin ardında hesap verebilirlikten korunarak, denetimden uzak bir şekilde faaliyet göstermelerine olanak tanıyor.

Gerçeklerin kendileri tartışmaya açık hale geldiğinde, yolsuzluk ve yetki suiistimalini gizlemek daha kolay hale gelir. Sonuç olarak, kararların gizlice, özel çıkarlar için alındığı ve halkın karanlıkta bırakıldığı bir hükümet ortaya çıkar.

KENDİNİ GELİŞTİRME POLİTİKASI

Bu sistemin merkezinde Trump'ın, ailesinin ve en yakın destekçilerinin amansız kişisel zenginleşmesi yer alıyor. Kamu görevi ile özel işletme arasındaki sınırlar ortadan kalkmış durumda. Trump'ın mülkleri, hükümet ve yabancı harcamalardan açıkça kar elde ediyor; yetkililer, lobiciler ve yabancı devlet adamları onun otel ve tatil köylerini ziyaret etmeye teşvik ediliyor.

Başkanlık makamı bir pazarlama aracı haline geldi; Trump ve ailesi, bu konumlarını karlı anlaşmalar sağlamak ve iş imparatorluklarını genişletmek için kullanıyorlar.

Bu durum Trump Organizasyonu'nun çok ötesine uzanıyor. Kabine üyeleri ve üst düzey yetkililer, pozisyonlarını rutin olarak kendilerine ve ortaklarına fayda sağlamak için kullanıyorlar. Etik kurallar göz ardı ediliyor veya önceki yönetimlerde düşünülemez olan çıkar çatışmalarına izin verecek şekilde yeniden yazılıyor.

Mesaj açık ve net: kamu hizmeti artık kişisel servete giden bir yol ve eski kurallara göre oynayanlar geride kalıyor.

MAGA PARADOKSU: KLEPTOKRASİYE KARŞI KÖRLÜK

Belki de en acı ironi, Trump'ın en ateşli destekçilerinin tepkisidir. MAGA hareketinin birçok üyesi, komünizm ve Marksizm hayaletine karşı çıkıyor, iş dünyası ve bireysel yaşamlar üzerinde hükümet kontrolüne karşı uyarıda bulunuyor. Ancak, önlerinde gelişen gerçekliğe bilerek göz yumuyorlar. Hükümetleri artık halka hizmet etmek için değil, tek bir aileyi ve sadıklarını zenginleştirmek için var.

Kleptokrasi ideolojiyle ilgili değil, güç ve kârla ilgilidir.

Trump'ın Amerikası sosyalist bir devlet değil, çok daha yıkıcı bir şey. Kuralların, çoğunluğun pahasına azınlığın çıkarına olacak şekilde yeniden yazıldığı bir sistem. MAGA destekçilerinin korktuğunu iddia ettiği suiistimaller, farklı bir grup faydalanıcıyla da olsa, göz önünde gerçekleştiriliyor.

İNSANİ MALİYET

Bu kleptokrasiye doğru gidişin sonuçları soyut değildir. Devlet kaynakları özel kazanç için yönlendirildiğinde, kamu sağlığı siyasi çıkarlar için feda edildiğinde ve adalet mekanizması savunmasızlara karşı bir silah olarak kullanıldığında gerçek insanlar zarar görür.

Demokratik normların ve hukukun üstünlüğünün aşınması, sıradan Amerikalıları istismara açık hale getiriyor ve hiçbir başvuru veya koruma imkanı sunmuyor. Fonlar, kayırmacı projelere ve yandaşlara aktarılırken, topluluklar hayati önem taşıyan destekten mahrum kalıyor.

Kurumlara olan kamu güveni çöker, yerini alaycılık ve korku alır. Bir zamanlar ülkeyi bir arada tutan ortak amaç duygusu paramparça olur, yerini kabilecilik ve şüphe alır.

Sonuç olarak, kleptokrasi sadece yolsuzluk meselesi değildir. Amerika fikrine yönelik varoluşsal bir tehdittir.

KLEPTOKRASİYE KARŞI MÜCADELE

Amerikan siyasetinde kleptokrasinin yayılmasını durdurmak sadece Trump'a veya politikalarına karşı çıkmakla ilgili değil. Bu, hesap verebilirlik, şeffaflık ve kanun önünde eşit adalet ilkelerini savunmakla ilgilidir. Bu, rahatsız edici gerçeklerle yüzleşmeye, gerçek bir denetim talep etmeye ve yolsuzluğun ve iktidarın kötüye kullanılmasının normalleştirilmesini reddetmeye istekli bir kamuoyu gerektirir.

Bu, partizan bir mesele değil. Bu, ulusal karakterin bir sınavı. Amerika hâlâ neyi temsil ediyor? Seçim çok açık. Amerikalılar, yalnızca güçlü ve bağlantılı kişilere hizmet eden bir hükümeti kabul edebilir veya kanunun herkese uygulandığı ve kamu görevinin bir ödül değil, bir emanet olduğu demokrasinin vaadini yeniden sahiplenebilirler.

Bu neslin Amerikalıları, Trump'ın çürümesinin Amerikan deneyimine kalıcı bir leke olarak kalmasına izin vererek, gelecek nesillere miras olarak kleptokrasi bırakmak isteyip istemediklerine hızla karar vermelidirler.

(BKz: https://www.milwaukeeindependent.com/explainers/descent-kleptocracy-corruption-america-trumps-systematic-looting-democracy/)

Guardian'ın Trump'ın çıkar çatışmalarına bakışı: kleptokrasinin gölgesi

Cumhurbaşkanının resmi ve ticari işleri arasındaki sınırların ortadan kalkması, demokrasinin krizde olduğunun önde gelen belirtilerinden biridir.

Donald Trump'ın bu hafta Körfez ülkelerine yaptığı tur, görünüşte devlet işi. Başkan ticaret, yatırım ve savunma konularını görüştü. Ancak devlet yönetimi ile kişisel çıkar sağlama arasındaki sınır bulanıklaşıyor. ABD başkanını onurlandırmak için Katar hükümeti ona bir Boeing 747 uçağı teklif etti. Yaklaşık 400 milyon dolar değerindeki bu " uçan saray ", Trump'ın kişisel jumbo uçağı olarak Air Force One'ın yerini alacak.

ABD Anayasası, herhangi bir devlet görevlisinin Kongre onayı olmadan yabancı güçlerden "hediye, maaş, makam veya unvan" kabul etmesini açıkça yasaklamaktadır . Efendilerine itaat eden Beyaz Saray avukatları, Katar uçağının bu sınırı aşmadığını söylüyor.

Yabancı rejimlerden hediye kabul etmek, Trump yönetiminin işlediği en kötü anayasal ihlal değil . Masum Amerikalıların kaçırılıp kanıtlanmamış ve asılsız göçmenlik suçlamalarıyla sınır dışı edildiği durumlarda, hukukun üstünlüğüne ve adil yargılamaya duyulan saygısızlık daha endişe verici.

Ancak sivil hakların aşınması ve mali ahlak kurallarının hiçe sayılması aynı durumun belirtileridir. Bay Trump hiçbir kurala boyun eğmeye inanmıyor. Beyaz Saray'da yürütülen işler ile Mar-a-Lago'da yapılan anlaşmalar arasında hiçbir ayrım tanımıyor. Göreve başlamasının arifesinde, Bay Trump, başkanlığı kelimenin tam anlamıyla paraya çeviren bir kripto para birimi olan $TRUMP'ı piyasaya sürdü. Geçen ay, bu kripto paranın en büyük 220 sahibinin başkanla akşam yemeğine davet edileceği duyuruldu.

Oval Ofis'in önceki sakinleri yatırımlarını sattılar veya gizli güven fonlarına ayırdılar. Bay Trump'ın oğulları tarafından yönetilen iş imparatorluğu, dünyanın en güçlü adamıyla ilişkilendirilmenin getirdiği ek ticari ayrıcalıklar dışında, eskisi gibi faaliyet gösteriyor. Damadı Jared Kushner , çoğunlukla Bay Trump'ın bu hafta ziyaret ettiği Körfez ülkelerinin devlet destekli yatırım fonlarıyla ilgilenen bir özel sermaye şirketini yönetiyor.

Çıkar çatışmaları o kadar iç içe geçmiş durumda ki, cumhurbaşkanlığını cumhurbaşkanlığı maiyetinin ticari hırslarından ayırmak zor. Bu, demokratik güvencelerden yoksun ve kolluk kuvvetlerinin yolsuzluğu denetleyemediği rejimlerde devletin ele geçirilmesinin belirleyici bir özelliğidir. Bu, kamu görevinin kamu yararını ilerletmek amacıyla aranması gerektiği, kişisel zenginleşme için kullanılmaması gerektiği ilkesine bir hakarettir. Bu, kleptokrasinin işaretidir.

Bu durum, Bay Trump'ın projesinin daha ideolojik yönüyle, yani Amerika'yı yeniden büyük yapma vaadiyle çelişmiyor. Başkan kendini Amerikan halkının savunucusu, ulusal iradenin vücut bulmuş hali olarak görüyor; bu nedenle artan serveti, kolektif büyüklükle eş anlamlı. Ancak sıradan Amerikalılar kendilerini zenginleşmiş hissetmezlerse , kızgınlaşacaklar, belki de rejim değişikliği isteyecekler; bu noktada başkan demokrasiyi tehdit altında hissedebilir ve onu etkisiz hale getirmeye çalışabilir.

Bu, otoriterliğin yolsuzluğa izin vermesi ve bunun da daha fazla otoriterliği beslemesi döngüsüdür. Birçok işlevsiz devlet daha önce bu modeli sergilemiştir, ancak nadiren bir ABD başkanının sahip olduğu kadar geniş bir ölçekte ve platformda sergilenmiştir.

(Bkz: https://www.theguardian.com/commentisfree/2025/may/14/the-guardian-view-on-trumps-conflicts-of-interest-the-shadow-of-kleptocracy)

Amerika bir kleptokrasi mi?

İşte zenginler, fakirler ve aradaki herkes için hayatın nasıl değişebileceği.

25 Mart 2025, 00:07

Georgetown Üniversitesi Dış İlişkiler Okulu'nda uygulamalı profesör ve küresel politika ve güvenlik bölümü eş başkanı Jodi Vittori tarafından kaleme alınmıştır.

Büyük değişimler yaşanırken, bir kullanım kılavuzu ararız. Yeni yaşam biçimleri ve geleceğe dair yeni beklentiler olacaktır. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki hızla gelişen yolsuzluk ortamı da bunun bir istisnası olmayacaktır.

ABD Başkanı Donald Trump'ın geçen Kasım ayındaki seçimi ve göreve başlamasından bu yana hızlanan kurumsal ve personel değişiklikleri, Amerikalıları yeni bir siyasi alana itti. Özellikle yolsuzlukla mücadele kurumları ve normları çözülüyor. Başsavcı Pam Bondi, Adalet Bakanlığı'na suç kartelleriyle ilgili davalara öncelik vermesi talimatını verdi ve KleptoCapture Görev Gücü ile Kleptokrasi Varlık Kurtarma Girişimi'ni kapattı ; Trump'ın kendisi de altı ay boyunca yeni soruşturmalara veya Yabancı Yolsuzluk Uygulamaları Yasası'nın uygulanmasına ara verilmesini emretti .

Foreign Policy dergisinin 2025 İlkbahar sayısının kapağında "Milyarderler Hükmediyor" yazısı yer alıyor.

 

Bu makale Foreign Policy dergisinin Bahar 2025 sayısında yayımlanmıştır . Gazeteciliğimizi desteklemek için şimdi abone olun .

 

Bu gelişmeler, ABD şirketlerinin yurt dışında yolsuzluğa karışmasına odaklanırken, diğer yolsuzlukla mücadele normları da hızla ve önemli bir baskı altına giriyor. Trump yönetimi, Watergate skandalından sonra hükümet kurumlarındaki kötü yönetim ve yetki suiistimalini bağımsız olarak denetlemek amacıyla kurulan en az 17 müfettiş genelini ve Adalet Bakanlığı'nın birçok üst düzey çalışanını görevden aldı . Başkan ayrıca, yolsuzluğu tespit etme ve cezalandırmada önemli rolleri olan Federal Ticaret Komisyonu ve Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu gibi kurumların bağımsızlığını zayıflatan bir başkanlık emri yayınladı.

Bazıları için bu değişiklikler, yeni bir yönetimle birlikte gelen olağan politika değişikliklerinin ötesine geçiyor. Yeni bir kelime dağarcığı gerektiriyor gibi görünüyorlar. Örneğin, Economist'in 2024 yılının kelimesi olana kadar, kakistokrasi (en yetersiz veya yeteneksiz vatandaşları tarafından yönetilen bir toplum) kelimesini çok az kişi duymuştu . Uzmanlar, Trump'ın göreve başlama töreninde en iyi koltuklarda oturan teknoloji yöneticilerini Amerika'nın yeni oligarkları olarak nitelendirdi; Başkan Joe Biden, ulusa veda konuşmasında "Amerika'da bir oligarşi şekilleniyor" uyarısında bulundu. Ve Şubat ayında Senatör Bernie Sanders, Trump yönetiminin "bu ülkeyi çok hızlı bir şekilde kleptokrasiye doğru götürdüğünü" söyleyerek daha da vahim bir tanımlama kullandı . Bu terimler hem tanım olarak hem de pratikte ne anlama geliyor? Ve hangisi, eğer varsa, Amerika Birleşik Devletleri'nin yaklaşan siyasi düzenine doğru bir şekilde uygulanabilir?

Ortada altın bir çizgi

Öncelikle yolsuzluğun kendisinin tanımlanması gerekiyor. Yolsuzluk, Amerikalılar ve Amerikan geleneği için antitez olarak kabul edilen rejimlerin yapı taşıdır, ancak son zamanlarda siyasi yelpazenin her kesiminde sıklıkla dile getirilmiştir. Trump, Şubat ayında Beyaz Saray'da danışmanı Elon Musk ile yaptığı bir açıklamada, "Hükümetin yolsuz olduğunu söylediğim gerçeği üzerine kampanya yürüttüm ve gerçekten de çok yolsuz" demişti. Nitekim, sözde "derin devlet" bürokrasisindeki rüşveti ortadan kaldırmak, Ocak ayında başkanlık kararnamesiyle kurulan Hükümet Verimliliği Departmanı (DOGE) için Musk'ın belirttiği hedeflerden biridir. Diğer suçlamaların yanı sıra, Musk, DOGE'deki ekibinin federal hükümetten ödeme alan " bilinen dolandırıcıları " keşfettiğini ve ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) dahil olmak üzere bürokraside çalışan bazı kişilerin " rüşvet " aldığını söyledi.

Federal hükümet harcamalarında yolsuzluk ve israfın tamamen yok olduğunu iddia edecek çok az kişi vardır. Geçtiğimiz yıl, ABD Hükümet Hesap Verebilirlik Ofisi, federal hükümetin yılda 233 milyar ila 521 milyar dolar arasında yolsuzluk nedeniyle zarar ettiğini ve kurumların son 20 yılda yaklaşık 2,7 trilyon dolar usulsüz ödeme yaptığını tahmin etti. Yıllık 6 trilyon dolardan fazla harcama yapan herhangi bir kuruluş için olduğu gibi, bu rakamlar çok büyük. Ancak ABD hükümetindeki belgelenmiş yolsuzluk vakaları, yozlaşma seviyesine ulaşıyor mu?

Yolsuzluğun evrensel bir tanımı olmamakla birlikte, savunuculuk grubu Transparency International'ın tanımladığı en yaygın tanımlardan biri , "kişisel kazanç için emanet edilen gücün kötüye kullanılmasıdır." Örneğin, Musk'ın bu terimi USAID ile ilgili olarak doğru anlamda kullanabilmesi için, USAID çalışanlarının veya yüklenicilerinin, karlı sözleşmeler karşılığında rüşvet veya hediye almak gibi kişisel menfaatler elde etmek için kendilerine verilen yetkileri nasıl kullandıklarını göstermesi gerekecektir. Görev tanımı dahilinde politikaları uygulamak için usulüne uygun olarak yetkilendirilmiş bir devlet maaşı almak, "kişisel kazanç" veya "emanet edilen gücün kötüye kullanılması" olarak sayılmaz ve bu nedenle yolsuzluk olarak nitelendirilemez.

Yolsuzluğun çeşitli türleri vardır. Şu anda en endişe verici olanı büyük yolsuzluktur . Büyük yolsuzluk, kamu kurumlarının, iktidardaki elitlerin ağları tarafından kamu kaynaklarını kendi özel çıkarları için çalmak üzere ele geçirilmesidir. Rüşvet, gasp, nepotizm, kayırmacılık, adam kayırma, yargısal sahtekarlık, muhasebe sahtekarlığı, seçim sahtekarlığı, kamu hizmeti sahtekarlığı, zimmet, nüfuz ticareti ve çıkar çatışmaları da dahil olmak üzere çok çeşitli faaliyetleri içerir.

Trump yönetiminin, yolsuzluğa karşı koruma sağlayan sistemleri ortadan kaldırmasıyla gelecekte büyük yolsuzluklara kapı açabileceği endişesi var. Temsilci Mark Pocan, Musk'ın federal sözleşmeleri olan özel bir devlet çalışanı olarak durumunu (en az 52'si devam eden ve yedi devlet kurumuyla yapılan sözleşmeler) "yolsuzluğa elverişli" olarak eleştirdi ve Musk gibi özel devlet çalışanlarının bu tür sözleşmeleri almasını yasaklamayı amaçlayan bir yasa tasarısı sunmayı planlıyor. Musk, geçen yılki seçimlerde Trump ve diğer Cumhuriyetçileri desteklemek için en az 277 milyon dolar bağışlamıştı. Şubat ayında New York Times'da yayınlanan bir makalede, beş eski Hazine Bakanı, DOGE'den "siyasi aktörlerin" ABD ödeme sistemine erişim sağlamasından duydukları endişeyi dile getirdi . Bu erişimin, daha önce bireysel veya partizan zenginleşmeyi önlemek için yalnızca tarafsız memurlar tarafından yönetilen bir sistemin güvenliğini tehlikeye attığını yazdılar. (Musk, Şubat ayında podcast sunucusu Joe Rogan'a DOGE çalışanlarının "bu federal çalışanların geçtiği aynı inceleme sürecinden geçtiğini" söylemişti .)

Yolsuzluğa karşı koruma sağlayan sistemleri ortadan kaldırarak, Trump yönetiminin gelecekte büyük yolsuzluklara kapı açabileceği endişesi var.

Büyük yolsuzluğun aksine , vatandaşların hastaneler, okullar ve polis departmanları gibi yerlerde rüşvet veya başka iyilikler istendiğinde karşılaştığı küçük yolsuzluk türü de vardır. Popüler kültür, The Sopranos'taki gibi yolsuz polisler ve memurlarla ilgili hikayelerle dolu olsa da , çoğu Amerikalı ehliyetini yenilemek veya çocuğunu yerel devlet okuluna kaydettirmek için fazladan bir miktar para vermek zorunda kalmayı deneyimlememiştir. Ancak eski bir atasözü der ki, balık baştan kokar. Büyük yolsuzluk arttığında, alt düzey yetkililer birçok Amerikalı için yeni olan şekillerde rüşvet talep etme konusunda daha da cesaretlenebilirler.

Kleptokrasi, yolsuzluğu – hatta büyük yolsuzluğu bile – bambaşka bir seviyeye taşıyor. Kleptokrasinin “hırsızların yönetimi”nden öte tek bir tanımı yok. Büyük yolsuzlukta olduğu gibi, kleptokrasi de siyasi, ticari, kültürel, sosyal ve suç kurumlarındaki elitlerin rüşvet, gasp ve diğer yıkıcı eylemlere karıştığı, sıkıca entegre olmuş ağları içerir. Ancak ek özellikler, kleptokrasiyi büyük yolsuzluğun bile üzerinde öne çıkarır.

Öncelikle, kleptokrasideki büyük yolsuzluk sistemik, derinlemesine ağ bağlantılı ve kendi kendini güçlendiren bir yapıya sahiptir. Karmaşık ve son derece karlı bir yolsuzluk planı kurmak bir şeydir, ancak kurumları dönüştürerek birden fazla ağ üzerinden yıllarca veya on yıllarca devam eden çok sayıda büyük yolsuzluk akışını sürdürmek, kleptokratik becerinin bambaşka bir seviyesidir.

İkinci olarak, kleptokrasinin sonuçları uzun vadeli siyasi ve sosyoekonomik sonuçları çarpıtacaktır. Büyük yolsuzluk planları elitlere milyarlarca dolar kazandırabilirken, bunlar yeterince büyük bir ekonomide gerçekleşirse, ortalama vatandaşı çok fazla etkilemeyebilir. Kleptokraside ise çarpıtmalar o kadar büyüktür ki, ortalama vatandaşlar bunun hayatları üzerindeki etkilerini görmezden gelemezler.

Üçüncüsü, kleptokrasi olmayan devletlerde, büyük yolsuzluk skandalları vicdanları sarsabilir ve manşetlere taşınabilir çünkü bunlar norm değildir. Kleptokraside bu tür büyük yolsuzluklar bir sapma değil, devletin birleştirici amacı ve temel işlevidir. Skandallar o kadar hızlı, yaygın ve büyük çaplı gelir ki, birçok vatandaş tepki vermekte kendilerini güçsüz hisseder.

Halk arasında oligark olarak bilinen kilit elitler, kleptokraside önemli rol oynarlar. Oligarşi kelimesi, eski Yunanca oligoi ("az") ve arkhein ("yönetmek") kelimelerinden türemiştir. Aristoteles oligarşiyi "mülk sahibi kişilerin hükümeti ellerinde tutması" olarak tanımlamıştır . Aristoteles'in tanımına göre, bir devletin oligarşi olarak kabul edilebilmesi için, zenginlerin hükümeti etkileyerek kendi servetlerini ve güçlerini daha geniş halkın pahasına koruyabilmeleri gerekir.

Bu terim en çok Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in iç çevresinde yer alan son derece zengin kişilerle ilişkilendirilse de, bazı akademisyenler Rus "oligarkları" olarak tanımlanan kişilerin teknik olarak bu tanıma uymadığını savunuyor; çünkü bu kişilerin bol miktarda parası olsa da, çoğunun iç veya dış işlerinde gerçek bir etkisi yok gibi görünüyor. Akademisyen İlya Zaslavskiy ise, büyük servetlerine rağmen gerçek siyasi etkilerinin olmamasını belirtmek için onları " kremligarklar " olarak adlandırıyor.

Demokratik kleptokrasiler, siyasi iktidarın farklı bir modelini sunuyor. Macaristan'da, Başbakan Viktor Orban liderliğindeki iktidardaki Fidesz partisi, parlamento, mahkemeler, bürokrasi ve medya üzerindeki kontrolünü pekiştirmeyi başardı. Eski ABD'nin Macaristan Büyükelçisi David Pressman, Macaristan'ın sistemini "nihilist yolsuzluğun kucaklanması" olarak özetledi. Örneğin, Orban'ın ailesi ve iç çevresindeki diğer kişilerle bağlantılı şirketler, devlet ihale sözleşmelerinde son derece ayrıcalıklı ve karlı fırsatlar elde ederken , dışarıdakilerin faaliyet gösterme yetenekleri kısıtlanıyor. Bu arada, Macaristan Avrupa'nın kalbinde yer almasına rağmen, oradaki basın son derece kısıtlanmış durumda; öyle ki, son bağımsız radyo istasyonlarından biri 2021'de yayından kaldırılmak zorunda kaldı.

Tüm kleptokrasiler benzersizdir ve eğer bir Amerikan kleptokrasisi ortaya çıkarsa, Macaristan, İran, Rusya, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri veya Venezuela gibi yerlerdeki kleptokrasilerden farklı işleyecektir. Bununla birlikte, kleptokrasiler ortak özellikler paylaşır ve benzersiz bir Amerikan biçiminin şimdiden ortaya çıktığına dair işaretler vardır.

Ortada altın bir çizgi

Takım elbiseli ve elbiseli bir grup insan, büyük yaldızlı çerçeveli tarihi bir tablonun altında duruyor. Sağda beyaz bir heykel var.

Meta CEO'su Mark Zuckerberg, Amazon kurucusu Jeff Bezos, Alphabet CEO'su Sundar Pichai ve teknoloji milyarderi Elon Musk, 20 Ocak'ta Washington'daki Capitol binasında ABD Başkanı Donald Trump'ın göreve başlama töreninde diğer konuklar arasında yer alıyor. Shawn Thew/Getty Images

Kleptokrasinin farklı ülkelerde nasıl işlediğini sınıflandırmaya çalışan akademisyen Michael Johnston, yolsuzluğun dört ana sendromunu belirlemiştir . Amerika Birleşik Devletleri, onun "Etki Piyasaları" olarak adlandırdığı kategoriye giriyor; yani dünyanın demokratik iyi yönetişim liderleri arasına.

Etki Pazarı olarak kabul edilen hiçbir ülke tam anlamıyla bir kleptokrasiye dönüşmemiştir. Etki Pazarında küçük çaplı yolsuzluk nadirdir ve büyük yolsuzluk vakaları hapis cezasına, yeni yasalara ve seçim kayıplarına yol açabilir; ancak meşru lobicilik veya kampanya bağışları ile açık yolsuzluk arasında genellikle önemli tartışmalar vardır. Bu ülkeler güçlü demokratik normlar sergiler, kişisel özgürlükleri korur, insan haklarını savunur ve bağımsız mahkemelere ve diğer kolluk kuvvetlerine sahiptir. Devlet, nispeten temiz, profesyonel ve apolitik bir kamu hizmeti aracılığıyla yönetilir.

Amerika Birleşik Devletleri, uluslararası sistemde en önde gelen Etki Piyasası ülkesidir. Dünyanın rezerv para birimine, en güçlü ekonomilerinden birine ve en büyük ordularından birine sahiptir. Yolsuzlukla mücadele kurumları ve normları –o zamanki anlayışa göre– Kurucu Babalar tarafından Anayasaya yazılmış veya kısa süre sonra yürürlüğe konmuştur; bunlar arasında denge ve denetleme sistemi, maaş maddeleri, Haklar Bildirgesi ve temsilcilerin temsil ettikleri bölgelerde ve eyaletlerde ikamet etme zorunluluğu yer almaktadır. 1977'de Amerika Birleşik Devletleri, Trump'ın uygulanmasını durdurma emri verdiği Yabancı Yolsuzluk Uygulamaları Yasası aracılığıyla, başka bir ülkenin politikacılarına rüşvet vermeyi yasadışı hale getiren ilk ülke olmuştur.

Büyük bir güç ve aynı zamanda bir Etki Piyasası olan bir ülkenin kleptokrasiye dönüşmesi durumunda ne olacağına dair tarihsel bir model bulunmamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri kleptokrasiye düşerse, birkaç kazanan büyük ölçüde fayda sağlayacaktır. Eşitsizliğin yeni bir şey olmadığı ve birçok çalışmanın Amerika Birleşik Devletleri'nde sosyal hareketliliğin yıllardır azaldığını gösterdiği kesindir. Yine de, kleptokrasiye doğru bir eğilim ve daha az denge ve denetim mekanizması, endişe verici bir eğilimi daha da kötüleştirecektir. 2023 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde toplam serveti yaklaşık 5 trilyon dolar olan 1.050 milyarder vardı . 2024 yılının üçüncü çeyreğinde, Amerikalıların en üst %1'lik kesimi 49,23 trilyon dolarlık hane halkı servetine sahipken, en alt %50'lik kesim sadece 3,89 trilyon dolara sahipti. Amerikan kleptokrasisi altında, milyarder sayısı muhtemelen en üst %1'lik kesimin zaten orantısız olan servetiyle birlikte artacaktır.

Büyük bir güç ve aynı zamanda bir etki piyasası olan bir devletin kleptokrasiye dönüşmesi durumunda neler olacağına dair tarihsel bir model bulunmamaktadır.

Kleptokraside, oligarklar için ayrıcalıklı politika erişimi ve açıkça büyük yolsuzluk, satın alma fiyatlarının yükselmesine, kamu hizmetlerinin daha da özelleştirilmesine ve gereksiz ücretlerin artmasına yol açar. Böylece, daha fazla kamu yolu paralı yola dönüşür ve havayollarından otellere, kredi kartlarına kadar işletmeler ücret ve ek masrafları artırabilir. Trump yönetiminin Tüketici Finansal Koruma Bürosu'nu kapatma girişimi ve soruşturma çalışmalarının durdurulması, olası bir habercidir.

Oligarklar vergiden kaçınma konusunda daha da ilerledikçe, vergiler yoksullar ve orta sınıflar üzerinde daha ağır bir yük oluşturuyor. Gümrük vergileri bu eğilimin tipik bir örneğidir, çünkü bunlar esas olarak tedarikçi tarafından değil, tüketici tarafından ödenen vergilerdir. Gıda üzerindeki gümrük vergilerinden kaynaklanan fiyat artışları özellikle yoksulları sert bir şekilde etkileyecektir; ABD'deki hane halklarının en düşük gelir dilimi 2023 yılında vergi sonrası gelirlerinin %33'ünü gıdaya harcarken, en zengin dilim sadece %8'ini harcamıştır.

Sosyal programlar—özellikle bir ülkenin en yoksul vatandaşları için olanlar—giderek kısıtlanıyor, yetersiz fonlanıyor veya bir yolsuzluk rejimi içinde tamamen kesiliyor. Yakın zamanda kabul edilen Temsilciler Meclisi bütçesi, esas olarak zenginlere fayda sağlayan Trump'ın 2017 vergi indirimlerini uzatmayı ve 10 yıl içinde 2 trilyon dolarlık harcamayı azaltmayı hedefliyor; bu kesintilerin 880 milyar doları, Medicare ve Medicaid fonlarını denetleyen Temsilciler Meclisi komitesi tarafından belirlenecek. Ticaret Bakanı Howard Lutnick'in, kendisi de son derece zengin biri olarak, Sosyal Güvenlik, Medicaid ve Medicare'in " yanlış " olduğuna dair son yorumları da endişe verici bir işaret. Trump, bu programları kesmeyi düşünen ilk Cumhuriyetçi başkan olmayacak, ancak erken adımlar—yüzlerce Gaziler İşleri sözleşmesini kesme önerisi de dahil olmak üzere —bu yönetimin kesintilerinin seleflerine göre daha derin ve yaygın olabileceğini gösteriyor.

Siyasallaşmış kurumlar, özellikle de kolluk kuvvetleri, kleptokrasinin devam etmesi için gereklidir. Eski Peru diktatörü Óscar Benavides'in dediği gibi, "Dostlarım için her şey; düşmanlarım için kanun." Örneğin, Venezuela ve Rus şirketleri, hükümetin yanlış tarafında olmanın vergi polisi, yıkıcı vergi faturaları ve iflas anlamına geldiğini biliyor; bu da IRS'nin silahlandırılmasını herkes için bir tehdit haline getiriyor. Başkan Richard Nixon, IRS komiserine denetim için yaklaşık 200 Demokrat'tan oluşan bir " düşman listesi " verdiğinde bunu anlamıştı; amaç, bu kişilerin soruşturulması ve hatta bazılarının hapse atılmasıydı. IRS komiseri, denetimleri yapmak yerine listeyi kilit altında tuttu. Son zamanlarda vekaleten görev yapan IRS komiserinin ayrılması ve vergi sezonunda 6.700 deneme süreli çalışanın işten çıkarılması, ayrıca DOGE'nin IRS ve diğer vergi mükellefi bilgilerine erişim sağlamaya yönelik çabaları da bu tür siyasallaşmanın uyarı işaretleridir.

İleriye baktığımızda, uygulanması halinde diğer başkanlık kararnameleri ve politikaları, Amerika Birleşik Devletleri'ni kleptokrasiye doğru daha da itebilir. En önemlisi, ilk Trump yönetimi tarafından Ekim 2020'de ortaya konan F Çizelgesi'dir (şimdi Politika/Kariyer Çizelgesi olarak adlandırılıyor). Biden tarafından yürürlükten kaldırılan bu çizelge, Trump'ın ikinci döneminin ilk gününde bir başkanlık kararnamesiyle yeniden yürürlüğe konmuştur. Bu başkanlık kararnamesi, memurların daha az iş güvencesine sahip bir istihdam grubuna dahil edilmesine olanak tanıyarak, 150 yıllık kamu hizmeti reformunu baltalamaktadır. Uygulanması, Amerika Birleşik Devletleri'ni 19. yüzyılda yaygın olan ganimet sistemine geri döndürecektir.

Bu çeşitli başkanlık emirleri ve direktifleri, şüpheli personel seçimleri, kısıtlanmış bir Adalet Bakanlığı, baltalanmış bağımsız kurumlar ve kamu hizmetinin fonlarının kesilmesi ve etkisiz hale getirilmesinin sonucu olarak, ABD federal kurumlarını kendi kişisel çıkarları için dönüştürmek isteyenler bunu yapabilecek güç pozisyonlarında bulunuyorlar. Dahası, tüm bu çabaların hızla başlatılması, eyaletlerin, mahkemelerin, sivil toplumun ve gazetecilerin etkili bir şekilde yanıt vermesini zorlaştırıyor; bu, eski Trump danışmanı Steve Bannon'ın ünlü "bölgeyi pislikle doldurun" emrinin uygulamaya geçirilmiş halidir.

Kleptokraside gazeteciler daha da kısıtlanırlar çünkü iftira yasaları, iktidardakilerin medyaya, sivil topluma veya hatta yolsuzlukları haber yapan sıradan vatandaşlara karşı stratejik davalar açmasını kolaylaştıracak şekilde çarpıtılabilir. Musk ve yönetiminin DOGE çalışanlarını ifşa eden haberlere verdiği yanıt bunun erken bir örneğidir. Anlatı başka yollarla da kontrol edilebilir. Amazon kurucusu Jeff Bezos'un Washington Post'a veya Musk'ın X'e sahip olması en çok dikkat çekerken, Sinclair'in yaklaşık 200 istasyonluk ağı gibi ABD genelindeki yerel medya istasyonlarının muhafazakar sahipliği , Trump yanlısı mesajı şekillendirmede önemli bir araç haline geliyor. Küreselleşmiş bir dünyada, yüksek kaliteli ve genellikle entelektüel medya, parası, zamanı ve erişim isteği olanlar için erişilebilir olmaya devam edecektir. Sergei Guriev ve Daniel Treisman'ın Spin Dictators adlı kitaplarında belirttiği gibi , bu medyanın erişilebilirliği, rejimin aslında o kadar da otoriter olmadığını kanıtlamaya hizmet ederken, aynı zamanda uluslararası, çoğu zaman ücretli basını okuyan küreselci elitleri günah keçisi haline getiriyor.

2010'daki Citizens United kararıyla federal seçim kampanyalarına sınırsız miktarda karanlık para akışına izin verilmesinden bu yana, yasal amaçlar için "yolsuzluk" olarak kabul edilen şey çok keskin bir şekilde sınırlandırıldı. Ancak son dönemdeki en rahatsız edici karar, başkanın eylemlerinin bir şekilde resmi işlemlerle bağlantılı olması koşuluyla, başkana dikkate değer bir dokunulmazlık sağlayan Trump v. United States (2024) kararıdır. Ayrıca, başkanlık eylemlerinin hangilerinin soruşturulabileceğini de sınırlandırıyor. Federal davalara karışanları affetme yeteneğiyle birleştiğinde, Trump ve gelecekteki herhangi bir başkan, ABD hükümetini kendi iradelerine göre yönlendirmek için büyük bir yasal hareket alanına sahip oluyor.

Siyah şapka ve siyah giysiler içinde Elon Musk, gümüş renkli bir Cybertruck'ın önünde, takım elbise giymiş ve iki eliyle işaret eden Donald Trump'ın yanında duruyor.

Musk ve Trump, 11 Mart'ta Washington'daki Beyaz Saray önünde düzenlenen basın toplantısında bir Tesla Cybertruck'ın önünde duruyorlar. Mandel Ngan/AFP via Getty Images

Trump'ın, karanlık ağda uyuşturucu pazarı işleten ve şartlı tahliye imkanı olmaksızın ömür boyu hapis cezasına çarptırılan kripto para kültü kahramanı Ross Ulbricht'i affetmesi ve yönetimin, aralarında insan kaçakçılığı ve kara para aklama suçlamalarının da bulunduğu suçlardan dolayı hakkında soruşturma yürütülen Andrew ve Tristan Tate kardeşlerin Romanya'dan ayrılmasına izin vermesi için olası baskısı, uğursuz işaretler. Sorulduğunda Trump, Romanya'nın seyahat yasağını kaldırma kararı hakkında hiçbir şey bilmediğini söyledi. (Florida başsavcısının, suçlamaları reddeden ve yakın zamanda ülkelerine iade edilen kardeşler hakkında soruşturma başlatmış olması daha umut verici.) Trump'ın, biri eski özel savcı Jack Smith'i temsil eden iki hukuk firmasını hedef alan başkanlık kararnameleri , hukukun üstünlüğünü daha da zayıflatmaya hizmet ediyor.

İş dünyasını serbest bırakma vaatlerine rağmen, kleptokrasiler ekonomiye önemli ölçüde müdahale etmek zorundadır.

İş dünyasını serbest bırakma vaatlerine rağmen, kleptokrasiler ekonomiye önemli ölçüde müdahale etmek zorundadır. Sonuçta, piyasanın kendi işini yapmasına izin verilirse, ekonomik faydaların ayrıcalıklı gruplara gitmesi sağlanamaz. Örneğin, iyi yönetilen bir ülkede, bir ihale sözleşmesi en iyi teklifi veren ve işi yapabilme konusunda geçmişi olan firmaya verilir. Ancak bir kleptokraside, çoğu ihale sözleşmesi en nitelikli olana değil, doğru ağda olanlara veya doğru rüşveti ödeyenlere gider.

Ekonominin kleptokratik bir şekilde ele geçirilmesinin en iyi belgelenmiş örneği Güney Afrika'dadır. Burada bir yargı komisyonu, eski Cumhurbaşkanı Jacob Zuma ve diğer devlet yetkililerinin, şirketlerinin hükümet ve devlete ait şirketlerle karlı sözleşmeler almasını sağlamak için Gupta ailesiyle birlikte çalıştığını ve Zuma'nın ailesinin üyelerini ve arkadaşlarını istihdam ettiğini tespit etmiştir. Aşırı pahalı sözleşmeler ekonomiden on milyarlarca doları çekmiş ve federal bütçede büyük bir açık bırakmıştır. Zuma'nın 2018'deki istifasından bu yana geride kalan yolsuzluk ve çürümenin kalıntıları arasında, ülkenin elektrik şebekesinin tahrip edilmesi de yer almaktadır ; bu da daha geniş ekonomik büyümeyi baltalamıştır.

Ortada altın bir çizgi

Amerika Birleşik Devletleri bu konuda Güney Afrika'nın yanına bile yaklaşamaz . Geçmişte liberal demokrasi statüsünden ödün vermeden ideallerinin gerisinde kaldığı da olmuştur. Yine de Amerikalılar, net servetlerinin ve sosyal ağlarının haklarını ve hizmetlere erişimlerini giderek daha fazla belirleyip belirlemediğini gözlemleyerek, kleptokrasiye doğru gidip gitmediklerini kolayca anlayabilirler.

Amerika Birleşik Devletleri zaten Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'ndeki en eşitsiz ülke olduğundan , kleptokrasi içindeki zenginlerin hayatı büyük ölçüde eskisi gibi devam edecek, hatta iyileşebilir bile. Özel güvenliklerinin ve duvarlarla çevrili topluluklarının arkasına saklanabilirler. Çocukları yüksek kaliteli özel okullara gidebilir ve özel spor kulüplerinde tenis ve futbol oynayabilirler. Sağlık sigortası ve sağlık hizmetleri zaten çoğunlukla ödeme yapabilen veya bunu yapmaya istekli bir işverene sahip olanlar için mevcuttur. Bazı zengin topluluklar yüksek kaliteli polislik, itfaiye teşkilatları ve diğer sosyal hizmetleri sürdürebilecektir. Ödeme yapamayanlar veya bu şanslı banliyö bölgelerinde yaşamayan veya çalışmayanlar için, kamu hizmetleri için mevcut olan kırıntılar ve kamu güvenliği azalmaya devam edecektir.

Oligarklara karşı birleşmiş bir muhalefet, kleptokrasinin en büyük tehdididir; bu nedenle böl ve yönet stratejisini sürdürmeleri gerekir. 2024 başkanlık seçimlerinde Trump, Siyah ve Latin kökenli seçmenler arasındaki oy oranını artırırken, beyaz seçmenler arasında neredeyse hiç bir değişiklik göstermedi; bu da bazı uzmanların kutuplaşmanın azaldığını söylemesine yol açtı . Ancak Trump'ın erken dönemdeki birçok kararı, kutuplaşmayı yeniden alevlendirmek için tasarlanmış gibi görünüyor. Örneğin, 6 Ocak 2021'deki ABD Kongre Binası saldırısıyla ilgili suçlardan yargılanan 1500'den fazla kişiye yönelik kapsamlı affı, ülkeyi birleştirmeye yönelik gibi görünmüyor. Bazı görevden almaların çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık çabalarıyla bağlantılı olduğu görünen askeri liderlerin devam eden tasfiyesi de daha da bölücü. Özellikle dikkat çekici olan, Genelkurmay Başkanı General Charles Q. Brown Jr.'ın yanı sıra Deniz Kuvvetleri Komutanı, Hava Kuvvetleri Genelkurmay Başkan Yardımcısı ve Kara Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri'nin en üst düzey hukukçularının görevden alınmasıydı. Daha önce de, Harry Truman ve Barack Obama da dahil olmak üzere, generaller görevden alınmıştı, ancak Brown'ın durumunda, işaret edilebilecek açık bir neden veya bariz bir kötü performans yoktu. Hatta Savunma Bakanı Pete Hegseth, siyahi olan Brown'ın bu göreve ten rengi nedeniyle mi getirildiğini daha önce sorgulamıştı .

Kleptokraside zenginlerin hayatı büyük ölçüde eskisi gibi devam ederdi, hatta belki de daha da iyi olurdu.

Bu tür eylemlerin toplu halde gerçekleştirilmesinin tam teşekküllü bir kleptokrasiye yol açıp açmayacağı henüz belli değil. Ancak kesin olan şey, kleptokrasinin tesadüfi bir fırsattan ziyade kasıtlı bir strateji olduğudur. "Tesadüfi kleptokrasi" diye bir şey yoktur. Sonuç olarak, kleptokrasiden arındırma çalışmaları, bir toplumu kleptokrasiden arındırmak için en uygun zamanın, o toplumun kurallarının ve kurumlarının değişim içinde olduğu zaman olduğunu göstermektedir; bu durum Amerika Birleşik Devletleri'nde şu anda geçerlidir. Normalde, kleptokrasiden arındırma penceresi iki yıla kadar açık kalır, ancak bu Amerikan örneği o kadar hızlı ilerliyor ki, tepki vermek için yıllar yerine sadece aylar kalmış olabilir.

Sivil toplumun mahkemeler aracılığıyla yaptığı eylemler, şimdiye kadar en etkili karşı hamle oldu. İyi yönetişim yanlısı sivil toplum gruplarının bir konsorsiyumu olan Democracy Forward gibi kuruluşlar, gaziler, öğretmenler ve sıradan vatandaşların hakları adına davalar açıyor. Benzer şekilde, özellikle Demokratların çoğunlukta olduğu eyaletler de davalar açıyor; bunlardan biri, Trump tarafından DOGE'ye verilen yetkinin anayasaya aykırı olduğunu iddia ediyor .

Dünyanın dört bir yanındaki insanlar, çoğu zaman başarılı bir şekilde, kleptokratik ağlara karşı mücadele etti. Bu, endişeli Amerikalıların kendi strateji ve taktiklerini geliştirirken uyarlayabilecekleri, kleptokratik müdahalelerden öğrenilen derslerin bir hazinesi olduğu anlamına gelir. USAID'in Kleptokratik Müdahale Rehberi, bir ülkeyi nasıl kleptokratik müdahalelerden arındıracağına dair en iyi sentez olarak kabul edilir; en faydalı stratejileri bulmak için dünyanın dört bir yanından hem başarılı hem de başarısız kleptokratik müdahalelerin vaka çalışmalarını incelemiştir. Belge artık çevrimiçi olmasa da, yolsuzlukla mücadele topluluğu onu tekrar kamuya açık hale getirmek için çalışıyor . Bu, tek rehber değil. Srdja Popovic, Sırbistan'da Başkan Slobodan Miloseviç'in kleptokrasisini başarılı ve şiddet içermeyen bir şekilde devirmeye yardımcı olan Otpor! grubunun kurulmasına yardımcı oldu. O zamandan beri Popovic, Uygulamalı Şiddetsiz Eylemler ve Stratejiler Merkezi aracılığıyla başarılı şiddetsiz stratejileri de kamuoyuna duyurmak için çalıştı. Bunlar, mevcut birçok küresel kaynaktan sadece ikisi. Amerikalıların on yıllarca diğer ülkelerin vatandaşlarına hükümetlerini nasıl düzelteceklerini söylemeye çalışmasından sonra, belki de durumu tersine çevirmenin zamanı gelmiştir.

Büyük yolsuzluklara gelince, Amerikalıların, Altın Çağ da dahil olmak üzere, buna karşı koyma konusunda kendi tarihleri ​​vardır. Theodore Roosevelt gibi kararlı yolsuzluk karşıtı reformcuları arayıp seçebilirler, Ida B. Wells ve Ida Tarbell'in yolsuzlukları ortaya çıkarma çabalarını yeniden canlandırabilirler ve oturma eylemleri, protesto yürüyüşleri, boykotlar ve diğer direniş eylemleri taktiklerine yeniden başvurabilirler. Sonuçta bunlar, ABD tarihi boyunca sivil haklar hareketlerinin ayırt edici özellikleri olmuştur. 

(Bkz: https://foreignpolicy.com/2025/03/25/america-kleptocracy-trump-musk-corruption/)

Bir 2021 Yazısı: Donald Trump neden en büyük anarşistti?

08.02.2021

Eski cumhurbaşkanı anarşiyi kışkırtmadaki rolü nedeniyle yargılanıyor, ancak Yunanca'da "boş makam" anlamına gelen anarşi, tüm görev süresini karakterize etti.

13 Ocak'ta ABD Temsilciler Meclisi, Donald Trump'ı bir yıldan biraz fazla bir süre içinde ikinci kez görevden alma kararı aldı ve Trump'ı iki kez görevden alınan ilk Amerikan başkanı yaptı. Meclis kararı, Trump'ın 6 Ocak'ta destekçilerinden oluşan bir kalabalığa yaptığı konuşmada "ayaklanmaya teşvik" etmesine odaklandı; bu destekçilerden bazıları daha sonra Kongre'nin seçim sonuçlarını onaylamak için toplandığı Capitol binasına baskın düzenlemişti. Kararda, Trump'ın bu davranışıyla "başkan olarak kendisine duyulan güveni ihlal ettiği" savunuldu.

Washington Post, 6 Ocak akşamı "Demokrasi aniden siyasi anarşiye yerini bıraktı" diye yazdı . Bu tema , "ABD'de Anarşi" ( Metro ) ve "ABD'de Anarşi" ( i ve Daily Express) başlıklarında birleşen İngiliz basınında da yankı buldu.

Bu haberlerin çoğu, "anarşi"yi , doğrudan sonucu olarak beş kişinin, aralarında bir Capitol Polis memurunun da bulunduğu kişilerin öldüğü Capitol ayaklanmalarını karakterize eden şiddet ve kanunsuzlukla ilişkilendirdi . Ancak Trump'ın, başkanlığının bu şiddet dolu finalinde sadece anarşiyi kışkırtmakla kalmayıp, görev süresi boyunca tam anlamıyla bir anarşist gibi davrandığı ve eski bir Yunan gözlemcisinin " anarşi " olarak adlandıracağı şeyi somutlaştırdığı da bir anlamda doğrudur .

Yunanca anarchia kelimesi kelimenin tam anlamıyla boş makam, yani bir makam sahibinin yokluğu anlamına gelir. Ayrıca, kendi makamının ve hukukun üstünlüğünün dayandığı anayasal düzeni baltalayan bir makam sahibini tanımlamak için de kullanılmıştır. Aslında , anarchia genellikle -çoğu zaman geriye dönük olarak- bir makam sahibinin hiç de uygun bir

makam sahibi olmadığını tanımlamak için kullanılmıştır.

Boş bir makam veya hesap verebilir gücün yokluğu şiddete yol açabilirken, Aeschylus'tan Isocrates'e kadar birçok Yunan yazarın anarşiyi tyrannis veya "zulüm" ile karşılaştırması dikkat çekicidir . Bu, anarşinin sadece tiranik veya otoriter güç istismarı veya "kanunsuz" davranış için kullanılan başka bir kelime olmadığı anlamına gelir. Anarşi, siyasi makamın temelinin tamamen zayıflatıldığı bir durumdur.

Platon, Cumhuriyet'te bir demokrasinin nasıl yozlaşabileceğini açıklarken , anarşi fikrini (ilgili sıfat olan anarchos'u kullanarak ) hem vatandaşların hem de yöneticilerin eylemleri ve tutumlarıyla ilişkilendirmiştir. Platon'un anlatısında, Capitol'e saldıranlar gibi, yozlaşan bir demokratik anayasanın vatandaşları da " yönetilmek zorunda değilsiniz, eğer [yönetilmek] istemiyorsanız " diye düşünmeye başlarlar. Platon'un Sokrates'i, başarısız bir demokrasinin bu üyelerinin, "anarşiyi" "özgürlük" olarak yeniden tanımlayan çarpık yurttaşlık değerlerinden etkilendiğini iddia eder; demokratik anayasayı anarchos olarak özetler .

Platon burada kelimenin tam anlamıyla "hiç kimse göreve getirilmedi" demek istemez: Antik Yunan'daki demokrasiler, hem kura hem de seçim yoluyla birçok yetkiliyi seçmişlerdir ve Cumhuriyet'te anlatılan demokrasi için de aynı durum geçerlidir . Aksine, demokrasiyi anarşiyle ilişkilendirmenin amacı, demokrasinin vatandaşların görevlilere itaat etmesi veya görevlilerin yetkilerini

amaçlandığı gibi kullanması için anlamlı ve uygulanabilir bir gereklilik

içermediğini öne sürmektir.

Bu görüşe göre, demokratik bir makamın görevleri ve yasal hakları, pratikte biçimsel olarak yerine getirilse bile, özünde boşaltılabilir. Burada demokrasi, insanların makam için seçildiği ve nominal olarak bu makamı elinde tuttuklarını iddia ettikleri, ancak bunu yaparken o makamın en temel beklentilerini ihlal ettikleri ve böylece etkinliğini ve gücünü zayıflattıkları bir tür gölge oyununa dönüşme riski taşır.

Son azil maddesi, Trump'ı "özyönetim ve hukukun üstünlüğüyle son derece bağdaşmayan bir şekilde" hareket etmekle suçluyor. Antik Yunanlıları takip ederek, altta yatan fikir daha da ileri götürülebilir. Trump'ın "başkan olarak güvenini bu kadar açıkça ihlal etmesi" nedeniyle, bir anarşist olarak kabul edilmesi gerekir: yani, aslında hiçbir zaman gerçek bir makam sahibi olmamıştır.

Trump'ın fiilen görevinden feragat etmesi, Kasım seçimlerinden önceki birçok eyleminde ve seçim sonuçlarını reddetme ve geçersiz kılma çabalarında görülebilir. Bu durum, özellikle Yunanlıların anarşi korkusuyla beklediği gibi, siyasi görevin temel koşullarını baltalayan davranışlarında en vahim halini almıştır .

Trump'ın Arizona'daki Maricopa Bölgesi'nin eski şerifi Joe Arpaio'yu affetmesini ele alalım . Arpaio, federal bölge yargıcının emrine karşı gelerek, yalnızca izinsiz göçmen olduklarından şüphelenilen kişileri gözaltına almaya devam ettiği için mahkemeye itaatsizlikten suçlu bulunmuştu. Trump, sadece suçlu bir kişiyi değil, özellikle de mahkemeye itaatsizlikten suçlu bulunan bir yetkiliyi affederek, John McCain'in Arpaio'nun affedilmesinin ardından söylediği gibi, "Hiç kimse kanun üstünde değildir" şeklindeki temel demokratik ve anayasal ilkeyi baltalamıştır.

Daha da kötüsü, Trump'ın, Federal Boş Kadrolar Reform Yasası'nı ihlal ederek atanan Arazi Yönetimi Bürosu'nun geçici başkanı William Perry Pendley'in "görevlerini yasadışı bir şekilde yerine getirdiği" gerekçesiyle görevden alınması gerektiğine dair mahkeme kararına uymayı reddetmesiydi. Davadaki hakim, Pendley'in "büronun geçici müdürü olarak 424 gün boyunca yasadışı bir şekilde görev yaptığı" için, bu görevdeki eylemlerinin "hiçbir geçerliliğinin olmayacağına ve keyfi ve kaprisli olarak bir kenara bırakılması gerektiğine" karar vermişti. Pendley'i görevden almayı reddederek Trump, makamının görevlerinden bir kez daha kaçındı. Ancak bu ret, büronun eylemlerinin meşruiyetini de baltaladığı için daha da ileri gitti. 

Sonuç olarak, Trump'ın "ayaklanmayı kışkırtması" ve başkanlık yükümlülüklerini yerine getirmedeki sürekli başarısızlığı, onun aslında hiç de uygun bir makam sahibi olmadığını gösteriyor. "Amerikan Rüyası ile tam bir anarşi arasında duran tek şey" olduğu iddiasına rağmen , Trump'ın baştan beri gerçek bir anarşist olduğu açıktır. 

Melissa Lane, Princeton Üniversitesi'nde 1943 Sınıfı Siyaset Bilimi Profesörü ve İnsan Değerleri Üniversite Merkezi Direktörüdür. Kendisi , Yunan ve Roma Siyasi Düşünceleri adlı kitabın yazarıdır .

Bu makale, New Statesman ile Toronto'daki Massey Koleji'nde Felsefe alanında kıdemli araştırma görevlisi olan Aaron James Wendland  arasındaki iş birliği olan Agora serisinin bir parçasıdır .

Kendisi Twitter'da @aj_wendland adresinden takip edilebilir.

(Bkz: https://www.newstatesman.com/world/americas/north-america/us/2021/02/why-donald-trump-was-ultimate-anarchist)

Devlet Sosyalizm'i ya da  Solidarist Korparadist Yani 3.Yol. Ve Trump'ın Atatürk Gibi Devlet Sosyalisti Olduğunu Söyleyen Yazıyı Paylaştık. Şimdi de Soliderzm Neydi Onu Paylaşıyoruz. 

Heinrich Pesch Dayanışmacı Ekonomi Üzerine

1926'da vefat eden Cizvit rahibi ve ekonomist Heinrich Pesch'i nasıl okumalıyız? Ekonomi profesörü Rupert Ederer, Pesch'in çalışmalarının bazı bölümlerini tercüme ederek " Heinrich Pesch'in Dayanışmacı Ekonomi Üzerine Düşünceleri, Ulusal Ekonomi Ders Kitabından Seçmeler" adlı esere imzasını atmıştır.O, işe insanı anlamakla başlamayı seçti. İnsan, değişmez bir egemenliğe sahiptir ve rasyonel bir varlıktır; ekonomik düşüncesinin dayandığı iki temel de bunlardır. Bu kadar kısa bir kitap, birçok ekonomik teorinin önemli özelliklerine değiniyor. Bu nedenle Pesch, devlet hakkındaki düşüncelerini insanın doğası bağlamında ele alıyor. Aile, toplumun hücresi olsa da, tüm vücut değildir ve tek başına insanı tatmin edemez. Bununla birlikte, devletin de sınırları vardır; doğal haklar yaratmaz, onları korumayı amaçlar. Doğal hukuka saygı duyulmaz ve hak ettiği yere yerleştirilmezse, Pesch çok umut verici bir tavsiye sunmuyor. Toplumun başarısız olacağını söylüyor. Devletin amacı anarşi veya sosyalizm değildir. Devlet, insanın iyileştirilmesi için vardır. Bu, farklı kültürlerde ve tarihi yerlerde farklı biçimler alabilir. Bir anlamda en iyi devlet, uygun devlettir. Pesch daha sonra böyle bir devletin nasıl görüneceğine dair düşüncelerini paylaşıyor. Örneğin, devletin sorumluluğu her bireye mutluluk dağıtmak değildir. Bu, yetki alanının dışında kalsa da, her bireyin kendi bireysel hedeflerine ulaşabilmesi için ortak iyiliğe bağlıdır. Devlet, vatandaşlarının kamu refahıyla ilgilenir ve Pesch, devletin korunması ve yardımına ilişkin yedi düşünceden bahseder. Bunlar arasında uygun koruma, toplumla etkileşim, herkese ortak olan kamu refahı, devletin gücü ve yasası, meslek grupları, ekonomik ve sivil özgürlük ve son olarak, bireylerin ve devletin birbirleri ve diğer kuruluşlar arasında nasıl davranması gerektiği yer almaktadır. Pesch'in kastettiği anlamda dayanışmacılık, insanın bireysel bir kişi ve toplumun bir üyesi olduğu anlayışıdır. Ekonomik teorilerin bu başlangıç ​​noktasını tanıması gerekir. Pesch için insan sadece bir birey veya bir makinenin dişlisi değildir; ikisinin birleşimi veya bütünleşmesidir. Dayanışmacılık sadece bazı rahatsız edici sosyal adalet söylemleri değil, insanın toplumda işlev gördüğünün kabulüdür. Bu sadece hoş bir fikir değil, sağlam bir ekonomik ilkedir. Örneğin, insan zenginliğini artırmak istiyorsa, komşusunun neye ihtiyacı olduğunu veya ne istediğini bilmesi gerekir ve sadece kendi duygularının istediği her şeyi üretemez (ekonomik bireycilik) veya merkezi planlama tarafından mal ve hizmet sağlamaya zorlanamaz. Bunun yerine, insan, komşusunun talep ettiği mal ve hizmetleri özgürce sağlar, aksi takdirde her ikisi de sağlıklı ekonomik faaliyetten yoksun kalır. Dayanışma bir erdem iken, dayanışmacılık insan emeğinin sosyal bir sistemidir. Toplumdaki ayrı gruplarda bulunan birlik bağıdır: insan ırkı, aile, vatandaş ve meslektaş. Dayanışmacılığı "organik" olarak adlandırır çünkü bu, bir adada yaşayan ahlaksız bir birey değil, kendi özgür iradesini kullanan ahlaki bir aktördür. Dayanışmacılıkta insan "karşılıklı bağımlılık", "ortak sorumluluk", "kurumsal ittifak" ve "hayırsever bir ilke olarak dayanışma" içinde yaşar.“Kolektivist sosyalizm, bireyci kapitalizm gibi başarısız olur. Piyasaya çözüm sunan tek şey dayanışmacılıktır. Kolektivist sosyalizm, insanın neye ihtiyacı olduğunu ve neyin üretilmesini istediğini bilmek için insanın zihnini ve kalbini okuyamaz. Bireyci kapitalizm, komşularından izole edilmiş ve kopuktur ve kolektivist sosyalizmle aynı kaderi paylaşır. Kitabın özü, Pesch'in dayanışmacı bir ekonominin nasıl görüneceğini anlattığı "İnsan Emeğinin Dayanışmacı Sistemi" başlıklı bölümde bulunur. Pesch, insanın üretim ve dağıtımdaki rolünün değerini ve insanın birkaç efendiye (veya tek bir efendiye) hizmet etmesinin olası olmadığını kabul eder. Bireyci kapitalizmin tek amacının kar elde etmek olması ve birlik eksikliğini eleştirir. Kolektivist sosyalizm, örgütlenmesini tek bir organa (hükümete) sınırlayarak ve geliri adil bir şekilde dağıtamayarak insanın özgürlüğünü elinden alır. Peki dayanışmacı takipçiler neyi kabul etmelidir? Pesch, "Bütün bu fikirler, sağlam, temelde kabul edilebilir ve iyi temellendirilmiş oldukları ölçüde, dayanışmacı sistemin bir parçası haline gelir" der. Bu, sistemi yalnızca bireye veya topluma değil, her ikisine ve şu beş fikre dayandırmak anlamına gelir: a) insan izole değildir, b) Pesch'in ben merkezli (bireyci) kapitalizm tarafından parçalandığını söylediği ailenin yeniden kurulması, c) devletin yalnızca güç ve/veya paraya sahip olanlar için değil, herkes için var olduğunun ve ikincil bir kapasitede faaliyet gösterdiğinin kabul edilmesi, d) özel mülkiyete sosyal bir bakış açısı getirilmesi ve özel mülkiyetin sahipliğinin kullanımından farklı olduğunun anlaşılması ve e) özgürlüğün ortak iyilikle uyumlu olması gerektiği. Pesch, bireyciliğe karşı olsa da, insanların istediği her şeyi sağlamaya çalışan devlete karşı çıkar; yalnızca ikincillik ilkesine uyan şeyleri sağlamayı tercih eder. Bir anlamda, devletin kullanımı, tıpkı haklı savaş teorisi gibi, yalnızca son çare olarak kullanılır. Pesch'in önerisi, kişiler için mutlak özel mülkiyet veya üretim araçlarının kolektivizmi değildir. Cevabı, insan faaliyetinin temeli olarak düşmanlık yerine işbirliğini arzulayan "insanların sosyalleşmesi"dir. Komşu toplumun iyiliğine hizmet eden mal ve hizmetlerin üretildiği piyasayı ele alıyor. Geri kalan bölümler meslek örgütleri, denklik ve adil fiyat, adil ücret, faiz ve tefecilik konularını işliyor. Aynı meslek içinde (yönetici/işçi) ve aynı işlev içinde (işçi/işçi, yönetim/yönetim) meslek örgütlerini savunuyor. Denklik ve adil fiyatlandırma için temel ilkesi, adil bir fiyata kaliteli ürün sunmaktır. Adil ücret de işçi için belirlenmelidir. Bu, eğer toplum bir adama emeği için geçimini sağlayacak bir ücret ödemeye istekli değilse, toplumun muhtemelen onun emeğinin meyvelerine de talebi olmadığı anlamına gelir ve bu ücreti belirlemede temel aktör olarak "toplumun ortak iyiliğine uygun" olanı gösterir.“Faiz ve tefecilik konusunda, bu bölüm modern literatürde bulduğum tefecilik üzerine en kapsamlı ve en iyi düşünülmüş akıl yürütmeyi içeriyor. Ayrıca Pesch'in kullandığı çok sayıda kaynak ve verdiği dipnotlar da önemli. Genel olarak bu çalışma ufuk açıcı. Kilisenin ahlaki ve sosyal adalet öğretileri arasında bir çatışma yok. Pesch, sağlam ahlaki ilkelerin harika ekonomik uygulamalar yarattığını öne sürüyor. Ayrıca, “Bütün bu fikirler, sağlam, temelde kabul edilebilir ve iyi temellendirilmiş oldukları ölçüde, dayanışmacı sistemin bir parçası haline gelirler” ifadesine de büyük bir teselli veriyor.”

(Bkz: https://distributistreview.com/archive/heinrich-pesch-on-solidarist-economics)

Bildiri Çağrısı: Devlet Sosyalist Toplumlarda Dayanışma ve Gönüllülük

Social History Portal

Bildiri çağrısı, son başvuru tarihi 15 Mart 2023

Graz Üniversitesi, 12-13 Eylül 2023

Düzenleyenler: Graz Üniversitesi (Sosyoloji Bölümü/Cinsiyet Sosyolojisi ve Güneydoğu Avrupa Çalışmaları Merkezi)
Koordinatörler: George Bodie (Goldsmiths, Londra Üniversitesi) ve Ana Kladnik (Çağdaş Tarih Enstitüsü, Ljubljana / Mart 2023'ten itibaren Graz Üniversitesi)

 

 

Alanındaki son gelişmeler, devlet sosyalist toplumlarda dayanışma pratiklerinin günlük yaşamı ne ölçüde ve ne derinlikte tanımladığını ortaya koymuştur. Belki de en açık şekilde, bu durum, uluslararası dayanışma anlayışını günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline getiren sosyalist enternasyonalizm pratiklerini inceleyen literatürün son dönemdeki artışında ortaya çıkmıştır. Ancak devlet sosyalizmi üzerine literatür, totalitarizm teorilerinin ve devlet tarafından tamamen ele geçirilmiş veya egemen olunan toplumların basitleştirilmiş açıklamalarının ötesine doğru gelişmeye devam ettikçe, ulusal sınırlar içinde veya ötesinde yönlendirilen dayanışma, genelleştirilmiş bir pratik veya kavram olarak giderek daha değerli bir çalışma konusu haline gelmektedir.

Dayanışmaya odaklanmanın kilit (ve günümüzde bile büyük ölçüde keşfedilmemiş) bir unsuru gönüllülük ve gönüllü örgütlerdir. Bu tür örgütler genellikle yalnızca halkları harekete geçirmek veya propaganda yaymak için var olan paravan örgütler olarak nitelendirilmiştir. Birçok durumda, bu iddiaların bir ağırlığı vardır. Ancak dayanışma kavramının nasıl tartışıldığı ve sosyalist vatandaşların bu kavramda nasıl anlam bulduğu hikayesi, gönüllülük uygulamalarının ciddi bir şekilde incelenmesini de içermelidir. Gönüllü örgütlerin ve gönüllülüğün varlığı, devlet sosyalizminde devlet ile toplum arasındaki ilişkinin basit bir karşıt ikiliğe indirgenemeyeceğini, aksine akışkan, çok boyutlu ve çoğu zaman belirsiz olduğunu bize hatırlatır. Sosyalist vatandaşlar, gönüllü örgütler aracılığıyla, zorlama (ve çok daha nadiren baskı), gerçek coşku ve aradaki birçok motivasyon biçiminin bir karışımıyla dayanışma uyguladılar.

Bu konferans, bu motivasyonların çok yönlü doğasını inceleyerek, devlet sosyalizminin sosyal tarihine dair anlayışımıza önemli bir katkı sağlayacaktır. Dayanışma pratiğinin gönüllülük ve gönüllü kurumlar aracılığıyla nasıl tezahür ettiğini ele alacaktır. Toplumsal, yerel veya işletme düzeyinde gönüllülüğün herhangi bir yönünü inceleyen katkılarla ilgileniyoruz. Özellikle, dayanışmanın sosyalist vatandaşlar için ne anlama geldiğini, bunu gönüllülük yoluyla nasıl tezahür ettirmeye çalıştıklarını ve günlük yaşamın bir bileşeni olarak ne ölçüde var olduğunu incelemekle ilgileniyoruz. Devlet sosyalist dünyası elbette tekdüze değildi ve gönüllülük ve dayanışma farklı yerlerde farklı çağrışımlar taşıyor ve çeşitli biçimler ve uygulamalar yaratıyordu. Bu farklılıkların yanı sıra sınırlar ötesindeki ortak noktaları da incelemekle ilgileniyoruz. Benzer şekilde, gönüllülüğün statik bir nesne değil, zaman içinde değişen bir nesne olduğunun farkındayız ve sosyalizm öncesi ve sonrası dönemlerde hem sürekliliği hem de değişimi incelemekle ilgileniyoruz.

Aşağıdaki temaları ele alan makalelerle özellikle ilgileniyoruz:

- Dayanışma ve gönüllülük, toplumsal altyapıya, yerel kurumlara veya işletmelere ne şekilde entegre edildi?

- Dayanışma ve gönüllülüğün ne anlama geldiği veya (yerel) yetkililer ve bunu savunan, deneyimleyen ve kendi yerel ortamlarında uygulayan insanlar tarafından nasıl anlaşıldığı.

- Geleneksel gönüllü birlikler (sosyalizm öncesi dönemde de bilinen), kitle örgütleri ve çıkar örgütleri arasındaki dayanışma uygulamaları ve anlayışları arasında ne ölçüde ayrım yapabiliriz?

- Ev içi dayanışma ve gönüllü çalışma uygulamalarının nasıl ortaya çıktığı ve hem yukarıdan hem aşağıdan, hem resmi hem de gayri resmi olarak nasıl desteklendiği.

- Dayanışma ve gönüllülük uygulamaları, sosyalist devlet iktidarının siyasi meşruiyetiyle nasıl bir ilişki içindeydi ve bunun tersine, dayanışma politikası vatandaş ile devlet arasında nasıl bir çatışma yarattı?

- Gönüllü çalışma ve dayanışma, sosyalist ekonomilerin, siyasi uygulamaların veya sosyal refah politikalarının tartışmalarını ve biçimlerini ne şekilde şekillendirdi?

- Dayanışma ve gönüllülüğün günlük hayatta uygulanmasında hangi kurumlar ve aktörler yer aldı ve ne tür uygulamalar ve etkinlikler ortaya çıkardılar?

- Devlet sosyalist toplumlarda dayanışma hangi siyasi ve kültürel biçimler aracılığıyla iletildi veya yeniden üretildi? Medyada, sanatta veya tasarımda nasıl tasvir edildi ve nasıl algılandı?

- Sosyalist toplumlarda dayanışma ve gönüllülük uygulamaları, örneğin milliyet, sınıf veya cinsiyet gibi unsurlarla şekillenen diğer günlük yaşam deneyimleriyle nasıl kesişiyordu?

- Soğuk Savaş sonrası dünyada gönüllülük ve dayanışma uygulamaları hangi şekillerde yaygınlaştı? Günümüz siyasetinde bunların etkilerini ne ölçüde görebiliyoruz?

(Bkz: https://socialhistoryportal.org/news/articles/311311)

(Devlet Kapitalizmi ya da Soliderizm...)Trump'ın "Devlet Kapitalizmi... Sosyalizm ve Kapitalizm Arasında Bir Melez" Amerika'yı Yeniden Büyük Yapmayacak

28.08.2025

Michael Chapman

CATO INstitute

1982'de yetenekli özgürlükçü Roy A. Childs Jr., Amerikan Yeni Sağının serbest piyasalara düşman ve bir tür yönetilen ekonomiye bağlı "popülist, otoriter bir hareket" inşa etmeye çalıştığı konusunda uyarıda bulunmuştu. Kırk üç yıl sonra, Donald Trump başkan ve Wall Street Journal'ın baş ekonomi yorumcusu onun politikalarını " devlet kapitalizmi " olarak tanımlıyor; bu da "devletin, görünüşte özel işletmelerin kararlarını yönlendirdiği, sosyalizm ve kapitalizm arasında bir melez" anlamına geliyor. 

Dergi ayrıca Trump'ın "siyasi kontrolü ekonominin derinliklerine doğru genişleterek Çin Komünist Partisi'ni taklit ettiğini" savunuyor. Ekonomist Daniel J. Smith, bu gidişatın "Friedrich Hayek'in 1944'te uyardığı serfliğe giden yola bizi götürme riskini taşıdığını " belirtiyor .

Bu gerçekçi bir analiz mi—otoriter, yarı sosyalist, serfliğe mahkum—ve Childs haklı mıydı? Kesinlikle öyle görünüyor.

Açıkça söylemek gerekirse, Trump, üretim araçlarının devlete ait olduğu geleneksel sosyalizmi izlemiyor. Çin'in devlet kapitalizmini de birebir kopyalamaya çalışmıyor; ancak Journal'ın " Amerikan özellikleri" olarak adlandırdığı yöntemlerle onun yöntemlerini uyguluyor.

Durumu özellikle endişe verici kılan şey, Trump'ın tutarlı bir ekonomik felsefeyle hareket etmemesidir. Eylemleri ilke değil, içgüdüye işaret ediyor: milliyetçilik, pazarlık ve Federal Rezerv Başkanı Jerome Powell'dan Temsilci Thomas Massie'ye kadar eleştirmenlere karşı zorbalık.

Gazetenin yorumcusu Greg Ip ,  geçmişteki bazı başkanların (FDR, Bush ve Obama) özel durumlarda geçici olarak devlet kapitalizmini uygulamaya koyduğunu belirtiyor . Ancak Başkan Biden, Enflasyonu Azaltma Yasası, Çip ve Bilim Yasası ve önemli ancak riskli projeleri finanse etmek için bir egemen varlık fonu oluşturulması düşüncesiyle "sanayinin gerçek yapısını şekillendirmek" için daha da ileri gitti.

Trump'ın ekonomik müdahalesi daha cesur ve Biden'ınki gibi "ulusal güvenlik" söylemiyle örtülü. Örnekler çoktur. Nippon Steel'in US Steel'i 14,9 milyar dolara satın almasını onaylamak için Trump, kendisine (veya bir temsilcisine) önemli kararlar üzerinde veto yetkisi veren, fiilen kontrol hissesi sağlayan bir "altın hisse" güvencesi aldı.

Savunma Bakanlığı, nadir toprak mineralleri çıkaran Kaliforniya merkezli MP Materials şirketinin yüzde 15 hissesini satın almak için vergi mükelleflerinin fonlarından 400 milyon dolar harcıyor. Bu anlaşma, hükümeti şirketin en büyük hissedarı haline getiriyor.

Trump, Nvidia ve AMD'nin Çin'e yapay zeka çipleri satmasına izin veren bir ihracat kontrol anlaşması hazırladı; ancak bu anlaşmanın şartı, şirketlerin gelirin yüzde 15'ini federal hükümete ödemeleriydi. Muhafazakar National Review dergisi bunu "şantaj" ve " devlet yönlendirmeli kapitalizme doğru bir adım " olarak nitelendirdi.

Çip anlaşması hakkında yorum yapan Cato'nun Clark Packard'ı şunları söyledi: "Bu şirketlerin ihracat lisansları karşılığında Çin'deki satış gelirlerinin bir kısmını ödemek zorunda kalmalarının yasal bir dayanağı yok. ... Sorunlu yasal soruların ötesinde, Nvidia ve AMD ile yapılan anlaşma, daha fazla kayırmacılık kapitalizmi kokuyor."

Bununla bağlantılı olarak, Trump yönetimi, teknoloji şirketinin CHIPS Yasası kapsamında alması planlanan 9 milyar dolarlık federal hibeye karşılık Intel hisselerinin yüzde 10'unu satın alacağını duyurdu. Bu, hükümeti Intel'in en büyük hissedarı yapıyor. Walter Isaacson şu yorumu yaptı: "Burada gerçekten devlet kapitalizmini görüyorsunuz; hükümet, fiyatlandırma olsun, Coca-Cola olsun, Intel olsun, her türlü kurumsal karara müdahale ediyor ve belki de hisse sahibi oluyor."

Derginin yayın kurulu bu hamleyi “fiili bir millileştirme ” olarak nitelendirdi. Senatör Rand Paul , “Bugün Intel, yarın herhangi bir sektör olabilir. Sosyalizm, kelimenin tam anlamıyla üretim araçlarının devlet kontrolüdür” uyarısında bulundu.  Cato'dan Scott Lincicome bunu “Amerikan sanayi politikasında tehlikeli bir dönüş” olarak tanımladı. “On yıllarca süren piyasa odaklı ilkeler, benzeri görülmemiş bir şekilde özel teşebbüsün devlet mülkiyetine geçirilmesi lehine terk edildi.” Cato'dan Ryan Bourne, Ticaret Bakanı Howard Lutnick'in bunun sosyalizme doğru bir adım olduğunu “inkar edebileceğini”, ancak “sonuçta başkanın kısmi millileştirme yoluyla sermaye tahsis ettiğini” söyledi.

Trump eleştirileri reddetti ve "ülkemiz için gün boyu bu tür anlaşmalar yapmaya devam edeceğim" sözü verdi. 

Trump'ın CEO'lara şahsen saldırma isteği, Childs'ın öngördüğü otoriterliği pekiştiriyor. Intel CEO'su Lip-Bu-Tan'ın istifasını istedi, Goldman Sachs yönetimine başka iş bulmalarını önerdi ve Fortune'a göre JPMorgan, Bank of America, Walmart, Apple ve Harley-Davidson'daki yöneticileri "açıkça eleştirdi ve aşağıladı". Trump ayrıca Fed Başkanı Lisa Cook'u görevden aldı, Başkan Powell'ı istifaya zorladı ve iş verilerinin kendisini ve Cumhuriyetçileri "kötü göstermek" için "hileli" olduğunu iddia ettikten sonra Çalışma İstatistikleri Bürosu komiserini görevden aldı.

Tüm bu eylemler devlet kapitalizmi ve yumuşak tiranlık kokuyor. Ayrıca, Ludwig von Mises'in 1947'de müdahalecilik olarak adlandırdığı, kapitalizm ve sosyalizm arasında " orta yol " politikasına da benziyor; bu da Journal'dan Greg Ip'in "hibrit" olarak adlandırdığı, devletin özel şirketlerin kararlarını yönlendirdiği bir duruma benziyor.

Mises şöyle yazmıştı : “Engellenmiş piyasa ekonomisi veya müdahalecilik sistemi, hâlâ bir piyasa ekonomisi olması bakımından sosyalizmden farklıdır. Otorite, zorlayıcı gücünün müdahalesiyle piyasayı etkilemeye çalışır, ancak piyasayı tamamen ortadan kaldırmak istemez.” 

Mises, “Ancak müdahaleciliğin tüm yöntemleri başarısızlığa mahkumdur,” demiştir, çünkü hükümet ne kadar çok müdahale ederse –örneğin, gümrük vergileri, sübvansiyonlar, düzenlemeler, fiyat kontrolleri, kurtarma paketleri– ekonomiyi ve günlük yaşamı o kadar çok bozar. “Hükümetin fiyatların sadece bir kısmını kontrol etmesi, istisnasız herkesin saçma ve amaca aykırı olarak gördüğü bir duruma yol açacaktır. Bunun kaçınılmaz sonucu kaos ve toplumsal huzursuzluktur.”

Sorunu çözmek için hükümet tekrar tekrar müdahale eder, bu da yalnızca kaos ve huzursuzluğu artırır; tüm bunlar olurken de suçu kapitalizme ve piyasa başarısızlıklarına atar. Mises bunu "taksitli sosyalizm" yolu olarak adlandırdı. Hayek ise bunu serfliğe giden yol olarak tanımladı.

Smith, Journal'daki yazısında , "Trump artık geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaştığına göre, Cumhuriyetçilerin federal hükümetin şirketlerdeki eyalet mülkiyetini genişletmesine hiçbir itirazı kalmayacak" diye uyarıyor . "Yasa koyucular yakında, eğer çip ve çelik serbest piyasalara bırakılamayacak kadar önemliyse, gıda ve ilacın da öyle olduğunu savunacaklar." 

Bu tür politikalar, Amerika'nın kurucu ilkelerine ihaneti temsil etmektedir. Ulus, devlet kontrolü üzerine değil, özgürlük, özel mülkiyet ve devlet baskısı olmadan mutluluğu arama hakkı üzerine kurulmuştur. Bu idealler terk edilirse, devlet kapitalizmi Amerika'yı yeniden büyük yapmayacak, onu tanınmaz hale getirecektir.

(Bkz: https://www.cato.org/blog/trumps-state-capitalism-hybrid-between-socialism-capitalism-wont-make-america-great-again)

Trump'ın Faşist-Anarşizmi

J. Michael Atherton tarafından.

Trump ve Cumhuriyetçi Parti hem faşizmi hem de anarşizmi savunuyor; bu nedenle, son derece temel bir düzeyde, Trump ve Cumhuriyetçi arkadaşları kendi kendileriyle çelişiyorlar. Çelişkinin çürümesi, tepeden tırnağa içlerine işlemiş durumda.

Faşizmin birçok ayırt edici özelliği vardır:

  • Faşistler iktidarı putlaştırırlar.

  • Onlar bir kişilik kültü uyguluyorlar.

  • Erkek gücünü teşvik ederler.

  • Onlar eleştiriyi vatana ihanet olarak görüyorlar.

  • Rakiplerini sindirmeye çalışıyorlar.

  • Kendilerini askeri sembollerle kuşatıyorlar.

  • Kendilerini her alanda ve her işte tartışılmaz uzmanlar olarak tanıtıyorlar.

  • Hem iç hem de dış ilişkilerde kimsenin kendilerine meydan okumasına izin vermeyecekler.

  • Onların lideri ne derse desin her zaman haklıdır (Faşist liderler asla kadın olmaz).

  • Genellikle, muhalifleri korkutmak amacıyla, yeniden düzenlenmiş askeri araçlar, savaş bayrakları ve askeri üniformalar kullanarak saldırı birlikleri halinde seyahat ederler.

  • Muhalif düşünceleri bastırmak için amansız, yasal ve yasadışı yöntemler kullanıyorlar.

Bunlardan herhangi biri size tanıdık geliyor mu? Kişilik kültü? Tamam. Erkeklik gücü gösterisi? Tamam. Askeri teçhizat kullanımı? Tamam. Tamam, tamam ve tamam. Açıkça, Trump ve Cumhuriyetçiler faşizmi benimsiyor. Ancak bu dünya görüşü, faşist özelliklerinin anarşizmle doğrudan çatışması nedeniyle sorunlar yaratıyor.

Bir bakalım:

  • Anarşistler devlet örgütlerini yıkmak istiyorlar.

  • Anarşistler, işbirlikçi toplumsal yapıları yalnızca bireylerin yaratabileceğini söyler.

  • Anarşistler, devletin birey adına işler yapmasına (örneğin yol çukuru onarımı, ilaçların düzenlenmesi ve eyaletler arası ticaretin denetlenmesi gibi) karşıt olarak, bireyin egemenliğini savundukları için tüm devlet yapılarını reddederler.

  • Anarşistler, bireyden gücü çaldığını iddia ettikleri hükümetleri parçalamak isterler.

  • Anarşistler, hiçbir parti veya liderin onlara ne düşüneceklerini dikte etmediği özgür birlikteliği savunurlar.

  • Anarşistler, bireylerin her konuda kendi planlarını yapabileceğine inandıkları için devlet planlamacılarına karşı çıkarlar.

Faşizmin ve anarşizmin ne anlama geldiğini bilen herkes, faşist-anarşizmin bir arada kalamayacağını anlar. Bir kişi, gerçekleri görmezden gelmeden ve kasıtlı olarak kendini kandırmadan, ardından da ölümcül bir kaosa yol açmadan faşist-anarşizmi savunamaz. Hiçbir parti, hiçbir kişi, hiçbir ulus faşist-anarşizmi benimseyemez çünkü bu kendi içinde bir çatışmadır. Buna rağmen, Cumhuriyetçiler hem faşizmi hem de anarşizmi savunuyorlar.

Faşizm ve anarşizm hakkında daha çok şey söylenebilir; ancak Trump-Cumhuriyetçi iç karışıklığına dikkat çekmenin zamanı geldi.

Trump-Cumhuriyetçi İç Karmaşası

Faşist Cumhuriyetçiler, liderlerine kral benzeri yetkiler veren güçlü devlet kurumlarını destekler. Bunun aksine, anarşist Cumhuriyetçiler yıllardır devlet kurumlarını tasfiye ediyorlar. Örneğin, şu kurumları ortadan kaldırmayı planladıkları 2025 Projesi'ne bakın: Eğitim Bakanlığı, FBI, Çevre Koruma Ajansı, Federal Rezerv, Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi, Ek Beslenme Yardımı Programı, Medicare, Medicaid, Sosyal Güvenlik, Head Start, Kamu Yayıncılık Kurumu, Kamu Hizmeti Kredisi Affı, Tüketici Finansal Koruma Bürosu ve diğerleri.

Faşist Cumhuriyetçiler, Trump'ın kişiliğine tapınarak, her açıklamasını kurtarıcılarıymış gibi kabul ederler. Anarşist Cumhuriyetçiler ise asla kimseye örnek almazlar, krallardan, liderlerden ve "kurtarıcılardan" uzak dururlar çünkü yalnızca kendilerine güvenirler.

Hiçbir siyasi oluşum aynı anda hem faşist hem de anarşist olamaz. Bir kişi veya parti bu iki şey arasında seçim yapmak zorundadır:

  • (A) Bireylerin yüce lidere boyun eğdiği faşist bir diktatörlük, Hitler ve Mussolini'yi düşünün,

  • Veya (B) izole edilmiş bireylerin kurumsal açgözlülüğe, kalabalık eylemlerine ve her türden zorbalığa karşı çaresiz kaldığı anarşist bir devlet; Özgürlükçü Devletçileri ve Sineklerin Tanrısı'nı düşünün.

Bununla birlikte, Trump ve Cumhuriyetçiler ikisini de aynı anda istiyorlar.

Faşistler, anarşistleri yatıştırmak için sadece bazı kurumları güçlendirmeye çalışabilirler; ancak bu tür seçici yaklaşımlar, o sinir bozucu anarşistlerin işine gelmeyecektir. Anarşist Cumhuriyetçiler, daha az hükümetin daha az hükümet anlamına geldiğini, saldırıya hazır şok ajanlarıyla dolu "bazı" depolar oluşturmak anlamına gelmediğini söyleyeceklerdir.

Cumhuriyetçi güçlü adam hükümeti ile Cumhuriyetçi hükümet karşıtı çatışma, durdurulamaz bir cismin hareket ettirilemez bir cisme çarpmasından ziyade, umutsuzca birbirine karışmış iki cismin anlamsızca birbirine çarpmasına benziyor. Bunlardan iyi, üretken, güvenli, sağlıklı veya ekonomik olarak sağlam hiçbir şey çıkamaz. Böyle bir Cumhuriyetçi faşist-anarşist dünyada, işler dağılır ve merkez dağılır çünkü iç çelişkileri kaos, karışıklık ve kargaşadan başka bir şey üretmez.

Yazar hakkında

J. Michael Atherton, 30 yıllık felsefe öğretmenliği (ve ilkokuldan lisansüstüne kadar çeşitli konularda 20 yıllık öğretmenlik) kariyerinden emekli oldu. Dört yılını Swaziland'da (şimdiki Eswatini) Barış Gönüllüleri'nde geçirdi, ardından Cynthia Walter ile evlendi, ilk çocukları dünyaya geldi ve Chicago Üniversitesi'nde doktora yaptı. Cynthia ve Mike daha sonra Güneybatı Pensilvanya'ya taşındılar; burada Cynthia ekoloji, Mike ise felsefe öğretmenliği yaparken iki kızlarını büyüttüler. 2019'da Atherton ailesi, torunlarına yakın olmak için Dover'a taşındı. Mike, Demokratların sürekli olarak şu değerlere bağlı kaldığını gözlemledi: şefkat, dürüstlük, bütünlük, tüm insanların onuruna saygı, genişletilmiş özgürlük, sorumlu vatandaşlık, sivil toplumu teşvik etme ve çevremizi koruma

(Bkz: https://dovernhdemocrats.org/trumps-fascist-anarchism/)

Norris R. McDonald | Trump tarifeleri, 'gıda fiyatı-yumurta enflasyonu' ve anarko-kapitalizm

23 Mart 2025 | 21:53

Norris McDonald

TANRI-KRAL TRUMP'IN pervasız gümrük tarifeleri Amerikan ekonomisini mahvetti, Wall Street'te ve tüketiciler arasında endişelere yol açtı ve dünya çapında kaos yaratıyor.

The Guardian'dan Jonathan Freedland lafını sakınmadı ve Trump'ın gümrük vergilerini "ekonomik vandalizm" olarak niteledi.

Wall Street de aynı fikirde. Panik halindeki borsa yatırımcıları endişeler arttıkça 5 trilyon ABD dolarından fazla kaybetti. CNBC'ye göre, "Wall Street'teki bu dört haftalık çöküş, Başkan Donald Trump'ın kaotik tarife politikası uygulaması ve düşen tüketici güveni tarafından daha da kötüleştiriliyor."

TİCARET SAVAŞLARI VE KIRIK İTTİFAKLAR

Trump'ın tarifeleri, Çin, Kanada ve Meksika'yı cezalandırıcı vergilerle vurarak ilk dönemindeki saldırgan ekonomik savaşını yansıtıyor. Sözde Amerikan endüstrilerini korumayı amaçlayan bu hareketler, misilleme niteliğinde tarifeler ve ekonomik çalkantı dalgasını tetikledi.

BRICS ülkeleri - Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika - ABD'nin finansal hakimiyetinden kurtulmak için çabalarını hızlandırdı. Çin, temel tarım ürünlerini hedef alarak Amerikan ithalatına %15'e kadar tarifeler uygularken, BRICS liderleri ABD doları dışındaki alternatif ticaret mekanizmalarını hızlandırdı.

Trump'ın ticaret savaşı yalnızca ekonomik bir çılgınlık değil; aynı zamanda Amerika'nın dünya finans hegemonyası olarak düşüşünü hızlandırıyor.

Trump'ın tarifeleri aynı zamanda geleneksel ABD ortaklarıyla olan ittifakları da parçalıyor. Bir zamanlar ABD-Meksika-Kanada Anlaşması kapsamında ticaret istikrarı umudu taşıyan Kanada ve Meksika, şimdi ekonomilerini Trump'ın pervasız ticaret hatalarından korumak için çabalıyor.

Bu arada Avrupa Birliği, ABD'deki istikrarsızlığa karşı koymak amacıyla BRICS ülkeleriyle daha derin ticaret ortaklıkları arayışında.

ANARŞO-KAPİTALİZMİN YÜKSELİŞİ

Trump'ın tarifeleri yalnızca küresel çalkantıyı ateşlemekle kalmıyor, aynı zamanda içeride ekonomik kaygıyı da körüklüyor. İkinci döneminin ikinci ayında, tabanındaki çatlaklar derinleşiyor. Küçük işletme sahipleri, çiftçiler ve üreticiler -bir zamanlar sıkı destekçileri- artık tedarik zinciri kesintileri ve misilleme ticaret önlemlerinden sarsılıyor.

Elon Musk, Amerika'nın gölge başkanı. Trump'ın zaferine 250 milyon dolar yatıran Musk, pasif bir gözlemci değil. Trump yönetiminin ekonomik serbest düşüşünün arkasındaki baş mimarlardan biri, kanıtlara bakıldığında hükümet kurumlarını parçalamayı ve gücü milyarderlere devretmeyi amaçlayan anarko-kapitalist idealleri savunuyor.

Musk'ın Hükümet Verimliliği Bakanlığı (DOGE) - onun favori kripto para birimine ironik bir gönderme - 2 trilyon dolarlık hükümet fonunun "yasadışı bir şekilde yurtdışına gönderildiği" bahanesiyle federal programların tasfiyesine öncülük ediyor. Bu, milyarderler servet biriktirirken Sosyal Güvenlik ve Medicare'i kısmak için uydurulmuş bir bahane.

AMERİKAN İŞLERİNE BİR MOTORLU TESTERE

Musk uzun zamandır Dogecoin'i hükümet destekli para birimine bir alternatif olarak tanıtıyor. Onun anarko-kapitalist vizyonu sadece kriptoyla ilgili değil, kamu sektörünü tamamen ortadan kaldırmakla ilgili.

Ayn Rand'ın Atlas Silkindi adlı eseri , hükümeti düşman, düzenlenmemiş serbest piyasayı ise nihai çözüm olarak gören bu radikal hareketin ideolojik manifestosu haline geldi.

Arjantin'in liberteryen ekonomik deneyinde tanık olunduğu gibi gerçeklik kaos. Ekonomik liberteryenliğin kitap fantezisi gerçek dünyada test edildiğinde çöküyor, ancak Trump ve Musk bir testere ile ilerleyerek "verimlilik" kisvesi altında hükümet kurumlarını parçalıyor.

Trump'ın pervasız ekonomik politikaları, Musk'ın şirketlere müdahalesiyle birleşince, ülke tamamen milyarderlerin kontrolündeki bir topluma doğru sürüklendi.

Bir zamanlar refah vaat edilen ortalama Amerikalı, şimdi istikrarsızlık, işsizlik ve ekonomik umutsuzluk dolu bir gelecekle karşı karşıya. Trump'ın tarifeleri tek başına yeterince kötü olurdu.

Hazine Bakanı Scott Bessent, tarifelerin "ABD dolarını güçlendireceği" konusunda ısrar ediyor. Bununla iyi şanslar. Yatırımcılar Trump'ın ekonomik istikrarsızlığından kaçarken dolar şu anda 2008 piyasa çöküşünden bu yana en düşük değerinde.

Bazıları için zayıf dolar fayda sağlayabilir - turizme bağımlı Karayip ekonomileri, Amerikan tatilleri ucuzladıkça bir artış görebilir. Peki ya çoğu Amerikalı için? Bu bir felaket.

GIDA FİYATI 'YUMURTA FİLASYONU' KRİZİ

Trump'ın göçmenlik baskıları krizi daha da kötüleştirdi. Amerika'nın tarım sektörü serbest düşüşte, ICE öncülüğündeki kitlesel sınır dışı etmeler tarlaları ve işleme tesislerini boşalttıktan sonra çiftlik işçileri kan kaybediyor. Trump işi kimin yapacağını düşünüyordu?

Bir zamanlar tarımın güç merkezleri olan Nebraska, Florida, Georgia ve California artık felç edici işgücü kıtlığıyla karşı karşıya. Sonuç? Yükselen gıda fiyatları, tedarik zinciri çöküşleri ve yaygın tüketici hayal kırıklığı.

Yumurta fiyatları ekonomik umutsuzluğun son sembolü haline geldi. Publix'te bir düzine yumurta artık 9 dolara satılırken, Walmart iki buçuk düzine yumurtayı 29 dolara satıyor. Market Intelligence'tan ekonomist Bernt Nelson, yumurta fiyatlarının sadece bir yılda yüzde 350'den fazla arttığı konusunda uyardı.

Bu bir para kapmaca - spekülasyon ve piyasa manipülasyonunun mücadele eden tüketicilerden serveti nasıl çıkardığının açık bir örneği. Bu sadece enflasyon değil - Trump ve Musk'ın serbest bıraktığı ekonomik kaosla mümkün olan kurumsal fiyat sömürüsü.

VERGİ KAÇIRMA VE EKONOMİK EŞİTSİZLİK

Sevgili dostlarım, sayılar yalan söylemez. İşçi sınıfı Amerikalılar artan maliyetlerin ağırlığı altında mücadele ederken, milyarderler vergi kaçırmaya ve sistemden servet çıkarmaya devam ediyor.

Trump'ın ikinci döneminde gerçekleşen aşırı servet yoğunlaşması bir tesadüf değil, tasarım gereğidir. Politikalar, çoğunluğun pahasına azınlığın yararına olacak şekilde şekillendirildi, şirketlerin ve aşırı zenginlerin kaynakları yukarı doğru akıtmasını sağlarken ülkenin geri kalanı kırıntılar için mücadele ediyor.

Musk ve milyarder yandaşları tamamen farklı bir oyun oynuyor. Orta sınıf Amerikalılar ekonomik çöküşün yükünü çekerken, milyarderler vergilerde neredeyse hiçbir şey ödemeye devam ediyor.

Örneğin Tesla'yı ele alalım. Musk Çin'de %25 vergi öderken, Tesla'nın ABD'deki efektif vergi oranı zar zor %0,4'tür. Tesla 2020'de federal vergilerde sıfır dolar ödedi - 2,3 milyar dolar kâr elde etmesine rağmen (Truthout).

Trump'ın hükümeti, ultra zengin yatırımcılardan oluşan bir klik tarafından ele geçirilerek, milyarderleri vergilendirmekten korurken, işçi sınıfının mali güvenliğini elinden alıyor.

AMERİKA MİLYARDERLERE SATILDI

Bu arada, ABD ekonomisi Trump'ın ekonomik yanlış yönetimi altında sarmal bir şekilde ilerliyor, ancak gerçek güç simsarları Beyaz Saray'da değil, Silikon Vadisi'nde. Musk gibi milyarderler, serveti yukarıya doğru akıtırken "verimlilik" bahanesiyle kamu kurumlarını söküp atarak kararları veriyor.

Trump'ın tarifeleri, Musk'ın anarko-kapitalizmi ve hükümetin içler acısı politikaları ekonomik yıkım için bir taslaktır. Ülke, parça parça, en yüksek teklifi verene satılırken, orta sınıf ve işçi sınıfı Amerikalılar bedelini ödüyor.

 

(BKz: https://jamaica-gleaner.com/article/commentary/20250319/norris-r-mcdonald-trump-tariffs-food-price-eggflation-and-anarcho)

Elimizde Neler Var Dünya Ölçeği Açısından

1. Anarcocapitalist, kleptokrat ve faşist olduğu söylenen Trump ve ABD

2. Otokrat ve kleptokrat Çin

3. İmparatorlukla SSCB'nin bir sentezini yapmak isteyen otokrat ve kleptokrat ve Avrasyacı da olabilen bu bağlamda Rusya

4. 3.dönem Başkan olmak isteyen Macron'la gizli otokrasi ve sosyal Darwinci oluşu ve anarcocapitalist olan Macron'un Fransa'sı.

Bunlarla ilgili makaleleri de paylaşalım... 

BU Hafta'nın 2.Sayı'sı

Elimizde Ne Var?

Otokrasi ve Durgunluk: İmparatorluk Sınavları Çin'in Kaderini Nasıl Şekillendirdi?

Keju'nun teknolojik gelişmeyi yavaşlatmadaki rolü

Lily Ottinger and ve Jordan Schneider

23 Eylül 2024

Yasheng Huang (黄亚生), Çin hakkında yazılmış son on yılın en önemli kitaplarından biri olan " Doğu'nun Yükselişi ve Düşüşü : Sınavlar, Otokrasi, İstikrar ve Teknoloji Çin'e Nasıl Başarı Getirdi ve Neden Düşüşüne Yol Açabilir?" adlı eserin yazarıdır . Zengin bir eser olan bu kitap, bir kariyer boyunca edindiği deneyimlerin ürünü olup, her sayfası yeni ve kışkırtıcı bir şeyler sunmaktadır.

İki bölümden oluşan röportajımızın bu ilk kısmında şunları ele alıyoruz…

  • İmparatorluk sınav sistemi (keju olarak bilinir) Çin yönetimini, kültürünü ve toplumunu nasıl şekillendirdi?

  • Otokratik Çin hanedanlıklarının liyakat esaslı bürokrasiden neden fayda sağladığı,

  • İmparatorluk Çin'inde sosyal hareketliliğin analizine yönelik istatistiksel yöntemler,

  • Keju sisteminin Moğol istilasına nasıl direndiği,

  • İmparatorluk sınav sistemindeki ödünleşmelerin Çin ve Tayvan'ın gelecekteki ekonomik beklentileri hakkında bize neler öğretebileceği.

Bugünün ortak sunucusu On Humans podcast'inin sunucusu Ilari Mäkelä'dır. 

Apple Podcasts üzerinden dinleyin:

Spotify'da dinleyin:

Sürtünmesiz Otokrasi

Jordan Schneider: İmparator Wanli 萬曆帝 ve VIII. Henry ile başlayalım. Bu iki figürü nasıl karşılaştırırsınız?

Yasheng Huang: Tarihsel olarak birbirlerine yakın yaşadılar, ancak siyasi sistemleri son derece farklıydı. Temel fark, Wanli'nin istediğini yapmak için kimseyle muhatap olmak zorunda kalmamasıydı. Özellikle, üçüncü oğlunu halefi olarak atamak istiyordu, ancak bu Konfüçyüsçü bürokratlar tarafından engelleniyordu. Muhalefetle karşı karşıyaydı, ancak bürokratlardan sadece bu tek konuda muhalefetle karşılaştı.

Öte yandan VIII. Henry, akranlarının muhalefetiyle uğraşmak zorundaydı. En büyük akranı Papa'ydı. Anne Boleyn ile evlenmek için karısından boşanmak için izin almak zorundaydı, oysa Wanli'nin hiç izne ihtiyacı yoktu. Sadece bu konuda bürokratlardan muhalefetle karşılaştı. Bunun dışında tamamen özgürdü. Hikayenin özü buydu. Doğu ve Batı arasındaki fark çok uzun zaman önce belirlenmişti ve bu tarihsel iz, Çin ile Batı arasındaki farklılıklar üzerinde bir etkiye sahipti.

Jordan Schneider: VIII. Henry'nin bu kadınla evlenmek istediğini ve sistemdeki diğer tüm güçlere karşı kıyasıya mücadele etmek zorunda kaldığını görüyoruz. Oysa İmparator Wanli'ye karşı kimse darbe girişiminde bulunamazdı. Kimse gerçekten karşı koyamazdı. Başka güç merkezleri yoktu ve ona sürekli sorun çıkaran tüm bu bakanlara rağmen, günün sonunda onlarla olan ilişkisinde tüm kozlar onun elindeydi. Bu imgeyle, Sui öncesi Çin'e geri dönmek istiyorum. Han ve Han sonrası dönemde yaşananlarla Roma İmparatorluğu'nda gördüklerimiz arasında aynı karşılaştırmayı yapalım.

Yasheng Huang: Birçok erken dönem Batı medeniyeti şiddete, savaşa ve çatışmaya değer verirdi ve önde gelen liderlerinin çoğu askeri kökenliydi.

Erken Çin tarihine baktığınızda, elbette şiddet ve savaş vardı.

Ancak Batı tarihinde daha önce pek görmediğim bir şey daha vardı: İnsan sermayesini, savaş alanındaki başarılarına göre terfi ettirmek veya görevden almak yerine, esasen sınavlar gibi yapay olarak oluşturulmuş ölçütlerle değerlendirmeye verilen önem.

Tarihi kayıtlara göre, bu durum 6. yüzyıldaki Sui hanedanlığından çok daha öncesine dayanıyor. Sui hanedanlığı esasen bu yöntemi kurumsallaştırdı. Biraz tarihsel arka plan vermek gerekirse, Qin hanedanlığı MÖ 221'de Çin'i birleştirdi ve Çin, MS 220'de birden fazla krallığa bölünene kadar birleşik kaldı. Aralarında savaşlar çıktı. Sui, tıpkı Qin'in MÖ 221'de yaptığı gibi, bu parçalanmış krallıklar topluluğundan Çin'i birleşik bir ülke haline getirdi. Ancak büyük bir fark, Sui hanedanlığının Çin'i birleşik tutan, Çincede keju (科舉) olarak adlandırılan sınav sistemini icat etmesiydi.

Qin hanedanı Çin'i birleştirdi ancak ülkenin birliğini korumayı başaramadı. Oysa Sui hanedanından sonraki döneme bakarsanız, Çin çoğu zaman birleşikti. Çin'in bölünmüşlüğe düştüğü dönemler oldu - özellikle 20. yüzyılda - ancak çoğu zaman Çin birleşikti. Bu, bölünmüşlükten birliğe doğru yaşanan dramatik bir değişimdi ve ben bunu keju sistemine bağlıyorum.

Öte yandan Roma İmparatorluğu, imparatorluğunu çoğunlukla askeri fetihlerle ve bazı siyasi yönetim yöntemleriyle bir arada tuttu. Ancak imparatorluğu uzun süre birleştirmeyi başaramadılar. İmparatorluk çöktü ve birçok generalin çabalarına rağmen Avrupa asla Roma İmparatorluğu'na geri dönmedi. Bugünün Avrupası temelde Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra yaşanan parçalanmış durumu yansıtıyor. Çin ve Avrupa arasındaki kalıcı fark da buydu.

Ilari Mäkelä: Sui Hanedanlığı dönemini Çin tarihinin bir tür eşiği, dönüm noktası olarak ele almak gerçekten göz açıcı. Birçok yeni soru ortaya atıyor ve birçok yeni cevap veriyor. Buna daha derinlemesine girmeden önce, ondan önceki döneme bir kez daha bakalım. Han Hanedanlığı'nın çöküşü ile yeniden birleşme arasındaki, sizin de bahsettiğiniz, Han-Sui ara dönemi olarak adlandırdığınız bir parçalanma dönemi var. Bunu şaka yollu Çin'in Avrupa anı olarak adlandırdınız. Çoğu insanın doğru düzgün bir kelime bile bulamadığı bu dönem, hangi anlamda Çin'in Avrupa anıydı?

Yasheng Huang: Han-Sui geçiş dönemi, çoğu tarihçinin pek dikkat etmediği bir dönemdir. Han hanedanlığı 400 yıl sürdü ve Tang hanedanlığı da Song hanedanlığı gibi görkemli bir hanedanlıktır. Aradaki bu dönem genellikle göz ardı edilir. Ben buna, parçalanma, siyasi özgürlük, ideolojik özgürlük, savaşlar, sürekli hükümet değişiklikleri, soyluların önemi ve insan sermayesinin hareketliliği açısından Roma İmparatorluğu sonrası döneme benzer bir Avrupa anı diyorum.

Daha da önemlisi, bu Çin'in teknolojik yaratıcılığının zirve noktasıydı. Aynı zamanda Çin'in insani yaratıcılığının da zirve noktasıydı. Teknolojik gelişme ve insani yaratıcılık ölçütlerine bakarsanız, bu dönemde bunlar örtüşüyordu ve bunun tesadüf eseri olduğunu düşünmüyorum.

Ilari Mäkelä: Bu ölçümlerin nasıl işlediğinden biraz bahsedebilir misiniz? Sanırım ikimiz de oldukça etkilendik. Gerçekten büyüleyici grafikler var, ancak biraz daha detay verebilir misiniz? Teknolojik gelişme veya insani gelişme derken tam olarak neyi ölçüyorsunuz?

 

 

CDI puanları kişi başına düşen inovasyon sayısını ölçer.

Yasheng Huang: Bu çalışma gerçekten bir devin omuzlarında yükseliyor; bu durumda, Cambridge Üniversitesi Profesörü Joseph Needham'ın omuzlarında. Kendisi, öğrencileri ve meslektaşları Çin bilimi ve medeniyeti üzerine 27 cilt derledi. Belgeleme, kendisi ve ekibi tarafından yapıldı. Cambridge Üniversitesi'nde bugün hala bir Needham Enstitüsü var. Needham'ın kendisi 1995'te vefat etti.

Çinli akademisyenlerle ortak bir proje olarak yaptığımız şey, bu etkileyici bilgi koleksiyonunu dijitalleştirmek için altı yıl harcamaktı. Needham, kendisi bir bilim insanı olmasına rağmen, topladığı materyali istatistiksel olarak hiç incelememiş veya bilgileri analiz etmek için veri tabanlı bir yaklaşım kullanmamıştı. Needham sorusu üzerine bir kitap yazdım. Çinli işbirlikçilerimle birlikte bu veritabanını oluşturmaktan sorumluyduk. Yaklaşık 40 araştırma asistanıyla altı yıl sürdü.

Yaptığımız şey basit gibi görünse de, süreç inanılmaz derecede zor ve karmaşıktı. Esasen, Joseph Needham'ın derlediği icatların sayısını topladık ve bu sayıyı nüfusa böldük. Çinli tarihçiler, hanedanlık bazında Çin nüfusuna dair çok kapsamlı tahminler ortaya koydular. Bu da bizden önce yapılmış bir çalışma; bunu kendimiz yapmamız mümkün değildi. Bizim katkımız ise dijitalleştirme, yani veriye dayalı bir yaklaşımla bilgileri analiz etmektir.

Şaşırtıcı bir şekilde, bu veri yaklaşımı, sadece tarihsel materyalleri okuyarak ve tarihsel öyküler anlatarak elde edebileceğimizi düşünmediğim içgörüler ortaya koyuyor. Çalışmamızın temel bulgularından biri, bu Avrupa döneminde bir zirve yaşandığıdır. Needham'ın 27 cildini okuyarak bu içgörüye kesinlikle ulaşamazsınız.

ChinaTalk, okuyucu desteğiyle ayakta duran bir yayındır. Yeni yazıları almak ve çalışmalarımızı desteklemek için ücretsiz veya ücretli abone olmayı düşünebilirsiniz.

İnsani yaratıcılık açısından tarihsel gelişmeyi ölçen bir yöntemimiz de var. Bunlardan biri, Çin tarihi belgelerinin metinsel zenginliğini analiz etmek için dijital metin verilerini kullanan bir grup bilim insanı tarafından yakın zamanda yayınlandı. Ortaya çıkan sonuçlara göre, Han-Sui geçiş dönemi, diğer dönemlerde yazılan metinlerle karşılaştırıldığında, o dönemde yazılan metinlere atıfta bulunan yazar sayısı bakımından en yüksek metinsel zenginliğe sahipti.

Bu gerçekten şaşırtıcı. Bu işe girdiğimde, bazen insanların ideolojik olduğumu, başlamadan önce fikrimi belirlediğimi söyleyerek bana karşı çıktıklarını gördüm. Ben tarihçi değilim. Han-Sui ara dönemi hakkında bildiğim tek şey, ilkokul öğrencisiyken okuduğum Üç Krallığın Romanı'ydı . O dönem hakkında gerçekten hiçbir şey bilmiyordum. Nasıl bu kadar kesin bir ön bilgiye sahip olabilirdim? Bu tamamen verilerden kaynaklanıyor.

Bu kitapta yapmak istediğim bir diğer şey de bu. Değerlere veya teorilere başvurmuyorum. Verilerin konuşmasına izin veriyorum. Gerçeklerin konuşmasına izin veriyorum ve verileri harfiyen ve özüne göre takip ediyoruz. Çeşitliliği, özgürlüğü ve rekabeti vurguladığınız için otomatik olarak Batı ideolojik bir görüşe sahip olduğunuz ve bunun bir şekilde gerçek değil ideoloji olduğu görüşüne karşı çıkmak istiyorum. Bu hikayeyi Çin'in kendi tarihinden anlatıyorum. Umarım Batı fikirlerine otomatik olarak bağışıklık kazanmış bazı insanların kalbini kazanırım.

Jordan Schneider: Kitabınızın en ilginç ve zorlayıcı kısımlarından biri, insanların hikayelere ve anlatılara yönelmesidir. Kitabınız, büyük bir sevgiyle söylemek gerekirse, çok düşünceli ve kışkırtıcı, ancak kişiliklere odaklanan daha anlatısal tarih kitaplarında çok daha fazla dram var.

Çin'in teknolojik yükselişi ve düşüşü ile onu bir arada tutan veya tutmayan unsurlara dair birçok akademik çalışmaya karşı çıktığınızda, alana bazı ilginç veri kümeleri getiriyorsunuz. Çin'i anlama yöntemleri konusunda meraklıyım. Özellikle bu soruyla ilgili olarak, bu tür anlatılara neden bu kadar çok ağırlık verildiğini düşünüyorsunuz? Kitabınızın yazılması neden 2023 yılına kadar sürdü?

Yasheng Huang: MIT'de profesör olarak, sistematik yaklaşımların ve yöntemlerin bize içgörüler sağlayabileceğine inanıyorum. Kitabımda ayrıca kişilikler ve anlatılar da yer alıyor. Ancak sadece anlatılar anlatmakla, içgörüleri göstermek için hikayeler ve anlatılar kullanmak arasında bir fark var. Ben tarihçi olmadığım için birincisinden ziyade ikincisini yapmaya çalışıyorum.

Bana göre bunlar kendi başlarına inanılmaz derecede ilgi çekici şeyler. Ancak nihai amacım tarih, toplum, ekonomi ve siyasetteki genel ilkeleri ve düzenlilikleri ortaya çıkarmaktır. Çin araştırmacıları arasında, en azından eski kuşak arasında, bu Çin araştırmalarına yönelmenin birincil motivasyonu olmamıştır. Onların ilgisi tarihin kendisinde, Mao Zedong veya Deng Xiaoping hakkında hikayeler anlatmakta. Bunlar gerçekten önemli şeyler. Bunu yapmanın herhangi bir değerini inkar etmiyorum, ancak daha bilimsel yönelimli bir araştırmacı olarak, benim ilgim bu tarihi ayrıntıların kendi başlarına değil, düzenlilikleri ve içgörüleri ortaya çıkarmakta.

Genç akademisyenler bu tür sistematik araştırmaları giderek daha fazla yapıyorlar. Ancak şunu da eklemeliyim ki, akademideki kısıtlama şu ki, bu sistematik dergilerde vurguladığımız hikayeler, argümanlar ve içgörüler giderek küçülüyor. Aslında sistematik ve küçük olmak kolay. Sistematik ve büyük olmak ise o kadar kolay değil. En azından ben sistematik ve büyük olmaya çalışıyorum. Belki bazıları yeterince sistematik olmadığımı, bazıları da yeterince büyük olmadığımı söyleyecektir. En azından niyetim bu, ikisini de yapmak.

Ilari Mäkelä: Bence yeterince büyük olmadığınızı söyleyen insanları bulmak zor olurdu. Sunduğunuz şey harika, büyük bir tarih döngüsü. Ama bu döngüyü devam ettirelim. Şu anda, Han-Sui geçiş döneminde bu Çin-Avrupa anını görüyoruz. Ancak daha önce de belirttiğiniz gibi, Batı'da pek görmediğimiz bir düzeyde sınavların kullanılmasına dair tohumlar veya sınavların kullanımına dair bir tarih zaten mevcut. Uzun lafın kısası, Sui hanedanlığı geliyor. İmparatorun nihai söz sahibi olmasına rağmen, orta kademe yöneticilerin büyük bir kısmının bu standartlaştırılmış sınav sistemi aracılığıyla giderek daha fazla ele geçirildiği büyük, çok sistematik bir sınav sistemi geliyor. Ve bu, Çin için bir nevi nimet ve lanet oluyor. Hikayenizde bundan sonra olacakların adil ve kısa bir özeti bu mu?

Yasheng Huang: Bu çok doğru. İlginçtir ki, Çin'deki liberal entelektüellerin çoğu keju sistemini gerçekten kötü buldukları için eleştiriyor. Sadece ezberden ibaret olduğunu, başka bir şey olmadığını, muhafazakâr ve hatta gerici olduğunu savunuyorlar. Buna katılıyorum. Ancak diğer yandan, keju sisteminin Çin'in insan sermayesi gelişimine ve okuryazarlığına muazzam katkı sağladığını da görüyorum.

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, bu uygulama sadece erkek nüfusuna açıktı, kadınlara asla açık değildi. Ancak bunun bir yayılma etkisi oldu. Anneler, oğullarını yetiştirmek ve eğitmekten büyük ölçüde sorumluydu. Keju'ya hazırlık çok erken yaşlarda, üç veya dört yaşında başlıyordu. Bu nedenle annelerin okuma yazma bilmesi gerekiyordu.

20. yüzyılın ekonomik mucizelerinin çoğunun, keju'nun mirası ve insan sermayesiyle Doğu Asya'da gerçekleşmesi tesadüf değildir. Keju'nun yaptığı şeylerden biri de insan sermayesini homojenleştirmekti. Bunun olumsuz yönlerine daha sonra dönebiliriz. Ama ben sadece olumlu yönlerini vurgulamak istiyorum.

Bir fabrikada çalışırken, üretimde çalışırken, elektrikli araçlarınızı ölçeklendirmeye çalışırken, güneş panellerinizi ölçeklendirmeye çalışırken, bir işçiden diğerine tutarsız insan sermayeniz varsa, bu teknolojileri ölçeklendiremezsiniz. Giydiğimiz gömleklere, giydiğimiz ayakkabılara geri dönersek, bu sadece yüksek teknoloji değil, düşük teknoloji bile - ölçeklendirmeniz gereken her şey tutarlılık gerektirir, insan sermayesi tutarlılığı gerektirir. Keju, bunun tek etken olduğunu söylemiyorum, ancak insan sermayesi tutarlılığının oluşmasına kritik bir katkı sağladı.

Ilari Mäkelä: Kötü kısma geçmeden önce, iyi kısımla ilgili bir şey daha sorabilir miyim? Kitabınızı okurken beni gerçekten şaşırtan şeylerden biri, keju sınavının yarattığı gerçek sosyal hareketliliğe ne kadar önem verdiğinizdi. Çünkü genellikle anlatılan kısa öykü şudur: Avrupa'da siyasi güce sahip olmak için aristokrat olmanız gerekir. Çin'de ise herkes bu sınava girebilir. Ben de hep şüpheciydim, "Evet, tamam. Ama hiçbir çiftçi oğlunu bu sınava hazırlayıp başarılı olamaz." diye düşünüyordum. Anlatması güzel bir hikaye ama aslında sonuç aynı. Aristokrat çocukları iyi bir eğitim alıyor. Çiftçilerin ise hiç şansı yok. Ve siz de biraz fazla karamsar olduğumu söylediniz, değil mi?

Yasheng Huang: Keju'yu inceleyen tarihçiler "sosyal hareketlilik" terimini kullanıyorlar. Ben de kitabımda bu terimi kullanmış olabilirim, ancak daha doğru bir ifadeyle, siyasi hareketliliktir. Sosyal hareketlilik, bir çiftçi olup sosyal ve ekonomik kademelerde yükselmeniz anlamına gelir. Girişimci, profesör veya devlet memuru olabilirsiniz. Bu sosyal hareketliliktir çünkü dar anlamda siyasi değil, sosyal bir olgudur.

Keju örneğinde, durum tamamen politiktir. Memur oluyorsunuz, bürokrat oluyorsunuz. Bu anlamda, hareket kabiliyetiniz tek bir şeyle sınırlanıyor: imparatorluk bürokrasisi. Ticarete girmiyorsunuz, üniversitelere gitmiyorsunuz, örneğin siyasi muhalefet gibi başka şeylere girmiyorsunuz. Kiliseye girmiyorsunuz. Yani evet, inanılmaz bir hareketlilik var. Çiftçi olabilirsiniz, sonra sınava girersiniz, başarılı olursunuz ve memur olursunuz. Bu anlamda, sosyal hareketlilik değil, politik hareketlilik söz konusudur.

Ilari Mäkelä: Ancak gerçek bir siyasi hareketlilik vardı.

Yasheng Huang: Kesinlikle.

Ilari Mäkelä: Bunu bir şüpheciye nasıl anlatırdınız?

Yasheng Huang: Çok kolay. Yine, veri hakkındaki önceki konuşmamıza dönecek olursak, bunu sadece hikayelerle açıklayamazsınız. İstatistik ve veri kullanmanız gerekiyor. Keju üzerine öncü araştırmalar yapan eski bir tarihçi olan Ping-ti Ho (何炳棣), bunun liyakate dayalı olduğunu göstermiştir. Daha sonra keju üzerine çalışan tarihçiler, "Şu kişi tanınmış bir aileden geliyordu ve başarılı oldu. Terfi etti." diyorlar. Ama bunun sorunu şu ki, onun hareketliliğine katkıda bulunanın tanınmış aile kısmı olduğunu nereden biliyorsunuz? Belki de son derece zekiydi.

İkinci görüşün mutlaka yanlış olduğunu söylemiyorum, sadece o hikayeyi anlatmanın kendi görüşünüzü desteklemek için yeterince ikna edici olmadığını söylüyorum. Washington Üniversitesi'nden Clair Yang ile yaptığımız çalışmada, aile geçmişinin sınav performansına etkisini belirlemek için istatistiksel testler yaptık. Zengin bir aileden gelip gelmemeniz, siyasi olarak öne çıkan bir aileden gelip gelmemeniz, babanızın veya büyükbabanızın devlet memuru olması fark etmeksizin, eğer bu geçmiş sınav puanınızı etkilediyse, bunu görebilmeliyiz. Ürettiğimiz istatistiksel sonuçlarda bu etkiyi tespit edebilmeliyiz.

Gerçekten de, üç turunuz olduğu için, anonimleştirilmiş ilk iki turda aile geçmişinin sınav puanları üzerinde herhangi bir etkisi görmedik. Bu oldukça etkileyici; 6., 7., 9. ve 13. yüzyıllara kadar uzanan bir geçmişe sahip olmanıza rağmen, geçmişinizin sınav puanlarınızı etkilememesi. Bu, oldukça iyi bir sisteme sahip oldukları anlamına geliyor. Buna anonimleştirme deniyor. Çin aslında çift kör sistemini icat etti. Sınav görevlisi sınava girenin kim olduğunu bilmiyordu. Sınava giren de sınav görevlisinin kim olduğunu bilmiyordu. Bu gerçekten inanılmazdı. Bu inanılmaz bir icattı ve Çin bunun için takdir edilmeli. Bana göre, bu, keju sisteminin gerçekten liyakate dayalı olduğuna dair daha ikna edici bir kanıt.

Jordan Schneider: Bu, saray siyaseti dinamikleri hakkında konuşmak için güzel bir geçiş. Eğitim düzeyi ve aile geçmişine bakarken ortaya attığınız büyüleyici bir nokta var; en zengin seviyede aslında biraz negatif bir korelasyon vardı , çünkü imparator zekidir ve parası, bağlantıları ve toprağı olan bir başbakan istemediklerini bilirler.

Bu, başka güç merkezlerinin olmadığını çok açık bir şekilde belirttiğiniz anlamına geliyor. İmparatorun en üst kademedeki jinshi (進士) sınıfını bizzat seçme yeteneği, Çin'i bunca yüzyıl boyunca nasıl şekillendirdi?

Yasheng Huang: Devlet memurluğu sınavlarının ilk iki aşamasında aile geçmişi sınav puanlarını etkilemiyordu. Ancak saray sınavı olarak bilinen son aşamada, geçmişler sınav görevlisi tarafından biliniyordu. Bu aşama hem yazılı hem de sözlü bölümlerden oluşuyordu ve baş sınav görevlisi imparatordu.

 

 

Şaşırtıcı bir şekilde, varlıklı ailelerden gelen adaylar bu turda daha kötü performans gösterdi. Bu, özellikle sosyoekonomik geçmişin genellikle eğitim erişimi ve performansıyla pozitif bir korelasyon gösterdiği çağdaş eğitim sistemleriyle karşılaştırıldığında, sezgisel olarak ters bir durumdur. Araştırmamız, imparatorluk Çin'inde negatif bir korelasyon olduğunu ortaya koymuştur.

Bunu, imparatorun bağımsız güç merkezlerinden gelen yetkilileri merkezi hükümet pozisyonlarına atama konusundaki isteksizliğine bağlıyoruz. Son turda imparatorluk sarayı için en önemli yetkililer seçildi; bunlar gelecekteki keju sınavlarını tasarlayacak, hükümete danışmanlık yapacak ve imparatora doğrudan erişimi olacak kişilerdi. Bu sistem, soyluları ve başarılı tüccarları fiilen dışladı.

Bu durum, birbirine bağlı ve gücü paylaşan Avrupa kraliyet aileleriyle keskin bir tezat oluşturmaktadır. Çin'de imparator, dikey bir sistem aracılığıyla mutlak egemenliğini sürdürmüştür. İmparatorluk cariyeleri bile, önde gelen ailelerden olanlar kasıtlı olarak dışlanarak, uzak bölgelerdeki köylü kökenli kişiler arasından seçilmiştir.

Sistemin gücü korumadaki zekâsı dikkat çekici olsa da, bunu kimin tasarladığı tam olarak belli değil. Muhtemelen zaman içinde kolektif bilgelik olarak evrimleşmiştir.

Jordan Schneider: İmparatorların anlaşamadıkları üst düzey bakanlarla nasıl başa çıktıklarını da incelediniz. Bunu ve sistem için faydalarını detaylandırabilir misiniz?

Yasheng Huang: Araştırmamız Çin imparatorluk tarihinde ilginç bir örüntüyü ortaya çıkardı. Daha önceki dönemlerde, imparatorla aynı fikirde olmayan bakanlar genellikle idam ediliyordu. Ancak keju sisteminin uygulanmasından sonra, bakanlar genellikle çatışmalar çıktığında gönüllü olarak istifa ediyorlardı.

Bu değişim, anlaşmazlıkların niteliğindeki değişikliklere bağlanabilir. Daha önceki dönemlerde bürokratlar ve bakanlar, imparatorun yönetimine temel tehditler oluşturabilir ve olası darbeleri önlemek için fiziksel olarak ortadan kaldırılmalarını gerektirebilirdi. Buna karşılık, keju sistemiyle şekillenen daha sonraki bürokratlar, belirli politikalarda aynı fikirde olmasalar bile, imparatorluk sisteminin genel meşruiyetini kabul ettiler.

Clair Yang ile birlikte, Çin'in siyasi evrimi hakkında bir kitap yazıyoruz ve keju sisteminin kurulmasından sonra darbe sıklığının önemli ölçüde azaldığını göstermek için kesin veriler kullanıyoruz. Bu sistem, hem beceri hem de ideoloji açısından insan sermayesini homojenleştirmek için ideolojik bir araç görevi gördü.

Örneğin, Vanli döneminde imparator yönetimden uzak durduğunda, görevlerini ihmal etmesine rağmen kimse onu devirmeyi düşünmedi. Sistemin meşruiyetinin bu şekilde kabul edilmesi, anlaşmazlıkların daha barışçıl bir şekilde çözülmesine olanak sağladı; bakanlar görevden alınmak yerine istifa edebiliyorlardı.

Ilari Mäkelä: Çalışmanız, Çin imparatorlarının "sürtünmesiz otokrasisi" ile sınav sistemi arasında ilginç bir bağlantı kuruyor. Keju sistemi, insan sermayesini ve siyasi hareketliliği etkili bir şekilde merkezileştirerek alternatif güç merkezlerinin ortaya çıkmasını engelledi. Ancak bu, teknolojik yenilik konusunda soruları gündeme getiriyor.

Sui hanedanlığından önce Çin icatlarının daha yaygın olduğunu ve sonrasında azaldığını gösteren veriler sundunuz. Ayrıca Budizmin yaygınlığı ile yenilikçilik arasında bir ilişki olduğunu belirterek, entelektüel çeşitliliğin yeniliği teşvik ettiğini öne sürdünüz.

Ancak Song Hanedanlığı bu kalıbın aksine bir durum sergiliyor gibi görünüyor. Genellikle Çin'in en yenilikçi dönemlerinden biri olarak kabul edilir ve birçok önemli icadı ortaya koymuş veya geliştirmiştir. Song Hanedanlığı'nın çok yönlü bilgini Shen Kuo (沈括), belki de Da Vinci statüsüne ulaşacak kadar efsanevidir. Birçok insanın gözünde, Çin'in Avrupa anını temsil eden dönem Song Hanedanlığı'dır. Bu, genel argümanınıza nasıl uyuyor?

Yasheng Huang: Song Hanedanlığı tezimize bir meydan okuma teşkil ediyor ve bu konuyu, Princeton Üniversitesi Yayınları'ndan yakında çıkacak olan Çin teknolojisi tarihi hakkındaki kitabımızda ayrıntılı olarak ele alıyoruz.

Song hanedanlığı gerçekten de yenilikçiydi ve dört büyük icattan üçünü (barut, matbaa ve pusula) icat etti; ancak Avrupa'daki durumun aksine, tek bir ideolojiye doğru yönelen birleşik bir imparatorluk olduğunu belirtmek önemlidir.

Mevcut araştırmamızda, icatların önemini değerlendirmek için bir ölçüt geliştirdik. Büyük icatlara daha fazla ağırlık verdiğimizde bile, Han-Sui ara dönemi yine de en icatçı dönem olarak ortaya çıkıyor. Bu dönemde saf matematikte ve "dört büyük icat"tan daha az bilinen diğer önemli icatlarda önemli ilerlemeler kaydedildi.

Ilari Mäkelä: Ticaretin potansiyel bir güç tabanı olarak rolünü tartışmadık. Daron Acemoglu ve James Robinson gibi bazı akademisyenler , İngiltere'nin sanayileşmesinde ticari gücün siyasi güce rakip olarak önemini vurguluyor. Peki ticaret, Çin'deki sorunsuz otokrasi öyküsüne nasıl uyuyor? Song hanedanlığındaki ticari faaliyet, yenilikçi yönünü açıklayabilir mi?

Yasheng Huang: Ticaret hem teknolojiyi hem de siyaseti etkileyebilir. Canlı ticaret ile teknolojik yenilik arasında muhtemelen bir bağlantı vardır ve bu da Song hanedanlığının başarılarına katkıda bulunmuş olabilir. Ancak ticaret, birçok faktörden sadece biridir.

Batı Sanayi Devrimi bağlamında, ticaret daha geniş bir siyasi ve entelektüel özgürlük çerçevesinde rol oynamıştır. Ancak, tek başına ticaret bir sanayi devrimini başlatmak için yeterli değildir.

Çin ticareti her zaman kısıtlı bir ortamda faaliyet göstermiştir; tıpkı Jack Ma'nın ticari imparatorluğunun gelişmesine rağmen siyasi faktörlerle sınırlı kalması gibi. Bu kısıtlı ortam, teknolojiyi bir noktaya kadar geliştirebilirdi, ancak bir sanayi devrimini başlatacak kadar değil.

Siyaset söz konusu olduğunda, ticaretin tek başına siyasi yapıları değiştirmediğine dair kanıtlar giderek artmaktadır.

Song Hanedanlığı canlı bir ticarete sahipti ancak otokratik yapısını korudu. Hatta Budizm gerilerken, Çin felsefesinin en kısıtlayıcı ideolojilerinden biri olan neo-Konfüçyüsçülüğü icat etti.

Jordan Schneider: Bu geleneğin, sınır ülkeleriyle etkileşimlerden ve yabancı fetihlerden sonra bile nasıl devam ettiğini düşünmek ilginç. En başta söylediğiniz en çarpıcı şeylerden biri, generalleri ve generalliği yüceltmemenin dezavantajlarından birinin daha fazla savaş kaybetmek olduğudur. Han halkı son 2000 yılda bunu çok yaptı. Göçebe atlı kabilelerin birdenbire sekiz bacaklıların ülkelerini yönetmenin en iyi yolu olduğuna karar vermelerini muhtemelen beklemezsiniz.

Başlangıçta Konfüçyüsçü ideallere bağlı olmayan Moğollar ve Mançular gibi istilacılar, bu sistemleri nasıl benimseyip sürdürdüler?

Yasheng Huang: Keju sisteminin Çin'i tersine ele geçirmesi, büyüleyici bir tarih parçasıdır. Moğollar başlangıçta kültürlerinde veya medeniyetlerinde böyle bir sisteme sahip değillerdi, çünkü öncelikle savaşa odaklanmışlardı. Ancak bir noktada, geniş imparatorluklarını yönetmek için bunun yararlılığını fark ettiler.

Geniş bir coğrafyaya hükmeden Yuan hanedanlığı, çok sayıda yetenekli bürokrat ve yöneticiye ihtiyaç duyuyordu. Keju, bu insan sermayesini edinmenin ve imparatorluk genelinde tutarlılığı sağlamanın yolunu sunuyordu. Moğollar sadece keju'yu yeniden canlandırmakla kalmadılar, aynı zamanda en kısıtlayıcı ideolojiyi müfredatına dahil ederek yenilik de yaptılar.

Yuan hanedanı, zekice bir şekilde, Han Çin'ine ait iki icadı, keju'yu ve Song hanedanı döneminde filozof Zhu Xi tarafından geliştirilen Neo-Konfüçyüsçü ideolojiyi kullandı. Bu unsurları birleştirerek Çin tarihinin en kısıtlayıcı kurumunu yarattılar. Song hanedanında başlayan müfredatın daraltılması, Moğol yönetimi altında zirveye ulaştı.

 

 

Daha sonra Han Çinlileri tarafından yönetilen Ming Hanedanlığı, keju'ya Moğol değişikliklerini benimsedi. Etnik olarak Çinli olmayan Qing Hanedanlığı bile keju'nun faydasını hızla fark etti. Bu, sistemin otokratik yönetim için bir araç olarak gücünü göstermektedir.

Jordan Schneider: Aslında bu sistemden çıkarılacak en önemli ders, ölçek ve dinamizm arasındaki denge meselesidir . Konfüçyüs metinlerine hakim 10.000 bürokratın olması bir yetkinlik seviyesini garanti etse de, radikal yenilikleri veya dramatik değişiklikleri -iyi ya da kötü anlamda- teşvik etmeyebilir.

Bu ilke imparatorluk verasetine de uygulanır. İlk doğan erkek çocuğun tahta geçmesi her zaman en yetenekli hükümdarı getirmese de, Osmanlı İmparatorluğu veya Yuan hanedanlığı gibi diğer veraset yöntemlerinde sıkça görülen kan dökülmesini önleyerek açıklık ve istikrar sağlar.

Yasheng Huang: Gözleminiz mükemmel. Hem Doğu'nun hem de Batı'nın siyasi tarihini incelediğimizde, her sistemin çatışmaları çözmek için yöntemler geliştirdiğini görüyoruz. Demokrasi, yerleşik kurallar çerçevesinde görüş ayrılıklarına izin verirken, otokrasi muhalefeti bastırmak için güç veya beyin yıkamaya başvurur. İlk doğan erkek çocuğun mirasçı olması da, iktidar mücadelelerini önlemek için net halefiyet kuralları sağlayan bir başka çatışma çözme aracıdır.

Wang Li'nin ilk doğan erkek çocuğun miras hakkını ihlal etme önerisi, rejim için potansiyel olarak tehlikeliydi ve bu durum, Konfüçyüsçü üstatların, bu öneriyi veraset kurallarının kritik bir maddesini baltalamak olarak algılamalarına ve tepki göstermelerine yol açtı. Çin sistemi, Konfüçyüsçü bilginlerin veliaht prensi küçük yaşlardan itibaren eğitmesini sağlayarak, ek bir güvence olarak Konfüçyüs değerlerini ve ahlakını aşılayarak bu duruma uyum sağladı.

Sonuç olarak, bu sistemler çatışmaları ya kontrolün bir kısmından vazgeçerek ya da kontrolü pekiştirerek çözmeyi amaçlamaktadır. Çin ikinci yaklaşımı tercih etmiştir.

İmparatorluk Sınav Sisteminin Çöküşü

Jordan Schneider: Sistemin çözülmeye başladığı geç Qing dönemini ele alalım. Artan ticaret, Batı'ya açılma ve askeri yenilgiler, değişikliklerin gerekli olduğu gerçeğinin giderek daha fazla farkına varılmasına yol açtı. Taiping İsyanı'nı körükleyenler gibi yeni ideolojiler ortaya çıktı. 1905'te keju sistemi kaldırıldı ve bir dönemin sonu geldi. Bu geçişi ve imparatorluk geleneği ile sonraki Cumhuriyet dönemi arasındaki süreklilikleri (veya süreklilik eksikliğini) detaylandırabilir misiniz?

Yasheng Huang:

Bu geçişe çeşitli faktörler katkıda bulundu.

1. Qing Hanedanlığı dönemindeki nüfus artışı, mevcut pozisyon sayısının orantılı olarak artmaması nedeniyle keju sistemini giderek daha rekabetçi hale getirdi.

2. Keju sisteminin Han Çinlileri için, uzun süredir bu sistemle iç içe olmaları nedeniyle daha avantajlı olduğunu bilen Qing hanedanı, kayıtları azaltarak rekabeti daha da artırdı.

3. İdeolojik zorluklar ortaya çıktı. Keju, Budizm ve Taoizmi başarıyla bastırmış olsa da, Hristiyanlık Çin'e önemli bir güçle girerek mücadele edilmesi daha zor bir din oldu.

4. Batıdan gelen müdahaleler Mançu yönetimini daha da zayıflattı.

Taiping İsyanı, bu faktörlerin bir araya gelmesinin bir örneğidir. Hristiyanlığı benimseyen ve keju seçimlerinde başarısız olmuş bir aday olan Hong Xiuquan önderliğindeki bu isyan, sistemin meşruiyetini koruyamadığını göstermiştir. İsyan sonunda bastırılmış olsa da, hükümet kaynaklarını tüketmiş, resmi makamların satılmasına yol açmış ve keju'nun güvenilirliğini daha da zayıflatmıştır.

 

 

Çing hanedanı güçleri, Run vilayetini Taiping isyancılarından geri alıyor. Kaynak .

Bu faktörlerin tümü, imparatorluk sisteminin çöküşüne ve cumhuriyetin kurulmasına katkıda bulundu.

Ilari Mäkelä: Bir diğer önemli gelişme de Taiping İsyanı'yla mücadele etmek için modern bir ordunun kurulmasıydı. Bu, Yuan Shikai gibi güçlü askeri liderlerin ortaya çıkmasına ve imparatorluğun çöküşüne katkıda bulunmasına yol açtı. Hikâyenin bu yönünü ne kadar önemli buluyorsunuz?

Yasheng Huang: Ordunun artan gücü elbette bir etkendi, ancak önemini abartmamalıyız. Cumhuriyet devrimini esas olarak generaller değil, siviller başlattı. Klasik bir askeri darbeden ziyade, fikirler ve bölgesel isyanlarla yönlendirilen bir devrimdi.

Ordu büyük ölçüde rejimi devirmekten ziyade savunmaya çalıştı. Çöküş daha çok ideolojik anlatının ve emperyal sistemin meşruiyetinin kaybından kaynaklandı. Giderek daha çok, fikirlerin ve ideolojinin, tek başına ekonomi veya askeri güçten daha önemli bir tarihsel itici güç olduğuna inanıyorum.

Jordan Schneider: Hristiyanlık, faşizm ve Konfüçyüsçülüğün eşsiz bir ideolojik karışımına sahip bir lider olan Chiang Kai-shek'i ele alalım. Sizce imparatorluk geleneğinden hangi unsurları benimsedi ve daha fazla vurgulaması gereken yönler var mıydı?

Yasheng Huang: Chiang Kai-shek ve oğlu önderliğindeki Milliyetçi Parti, emperyalist veya komünist muadillerine kıyasla ölçek ve kapsam arasında denge kurmakta daha çok zorlandı. Batı etkileri ile Çin'in otokratik gelenekleri arasındaki çatışmayı hiçbir zaman tam olarak çözemediler; bu da bazı çeşitliliklere izin veren ancak kesin bir yönü olmayan istikrarsız bir düzenlemeyle sonuçlandı.

Bu çözümsüzlük, Tayvan'da geçici çözümlere ve nihayetinde demokratikleşmeye yol açtı. Chiang Kai-shek, otokratik bir görünümü korurken, kapsam ve çeşitlilik unsurlarını da bünyesine katmaya çalıştı; bu ideal bir kombinasyon değildi. Demokrasiler genellikle heterojenliği verimli bir şekilde bünyesine katmak için daha donanımlıdır.

Benzer bir model, Deng Xiaoping döneminde Çin anakarasında da ortaya çıktı, ancak sonuçlar farklı oldu. Tayvan demokrasiye ve kurumsallaşmaya doğru evrilirken, Çin tam tersi yönde ilerledi.

Ilari Mäkelä: Dinleyicilerimiz için açıklığa kavuşturmak gerekirse, ölçek ve kapsamdan bahsederken, sistemin tekdüzelik (ölçek) ile çeşitlilik ve heterojenliği (kapsam) ele alma yeteneğini kastediyorsunuz, doğru mu?

Yasheng Huang: Aynen öyle. Ölçek, ölçek ekonomilerini, milyonlarca özdeş ürün üretmeyi veya tek bir parti ve ideolojiyi sürdürmeyi ifade eder. Kapsam ise çeşitliliği, örneğin bir demokraside birden fazla siyasi partinin, liberallerin ve muhafazakarların bulunmasını içerir.

Kitabım, Çin'in başlangıçta bu karşıt güçlerle nasıl mücadele ettiğini ve nihayetinde kapsam ve çeşitlilik pahasına ölçeği nasıl tercih ettiğini inceliyor. Buna karşılık, Batı ülkeleri bu gerilimi, kapsamı benimseyerek, ekonomik kalkınmayı teşvik ederken ve siyasi ve ideolojik çeşitliliği korurken çatışmaları yönetebilecek sistemler oluşturarak çözdüler.

Ilari Mäkelä: Keju sistemi, kapsamdan ziyade ölçeğe öncelik vermenin en güzel örneklerinden biri gibi görünüyor. Kitabınızda çok etkileyici bir cümle var: "Aşırı otokratik istikrar zararlıdır. Bu sonuç Batı değerleri ve ideolojisine değil, Çin'in kendi tarihine dayanmaktadır."

Yasheng Huang: Bu mesajı Çin tarihi üzerinden iletmeyi ve insanların çeşitliliğe ve rekabete karşı duydukları olumsuzluğu yeniden gözden geçirmelerini sağlamayı amaçlıyorum. Çin, hem eski çağlarda hem de günümüzde, bir dereceye kadar çeşitliliğe izin verdiğinde tarihsel olarak refah içinde yaşamıştır.

Ekonomik büyüme, kalkınma, teknoloji ve bilimle ilgilenenler için Çin, çeşitliliği bastırmak yerine kutlamalıdır. Çin'in kendi tarihinden elde edilen kanıtlar da bu sonucu desteklemektedir.

(BKz: https://www.chinatalk.media/p/autocracy-and-stagnation-how-imperial)

Uzun süre iktidarda kalan otokratların laneti

kaydeden Yuhua Wang

18 Ocak 2023

Ekim 2022'de, Çin Komünist Partisi'nin 20. Parti Kongresi sırasında Xi Jinping, partinin genel başkanı olarak "yeniden seçildi" ve böylece Çin'in en üst düzey siyasi lideri olarak üçüncü döneminin yolunu açtı. Bu, Xi'yi Çin Halk Cumhuriyeti tarihindeki en uzun süre görev yapan devlet başkanı yapacak; hatta rejimin kurucusu Mao Zedong'dan bile daha uzun süre görevde kalacak (Mao Zedong 1949'dan 1959'a kadar devlet başkanlığı yapmıştı).

Uzun süre iktidarda kalan yöneticiler ülke için bir nimet mi yoksa bir lanet mi? 

Çin tarihinde Qin Hanedanlığı'ndan (MÖ 221-207) Qing Hanedanlığı'na (1644-1911) kadar yaklaşık 300 imparator olmuştur. Jin Hanedanlığı'nın son imparatoru olan İmparator Modi (1234), Çin'i bir günden az bir süre yönetmiştir. Qing Hanedanlığı'nın üçüncü imparatoru olan Kangxi (1661-1722) ise 62 yıl boyunca tahtta kalmıştır. Bu hükümdarların ve hanedanlıklarının kaderleri, zamanlarının ötesine uzanan önemli dersler ortaya koymaktadır.

Genel bir eğilim, Çin imparatorlarının saltanatlarının son derece güvenli hale gelmeden önce giderek daha güvensiz hale gelmesidir. Geç Tang Hanedanlığı'nda (618-907) elitler tarafından tahttan indirilme olasılığı neredeyse %50'ye yükseldi. Dönüm noktası Kuzey Song Hanedanlığı'nda (960-1127) yaşandı. Song döneminden itibaren imparatorların tahttan indirilme olasılığı önemli ölçüde azaldı; bu da yöneticilerin elitlere karşı güçlerini pekiştirdiklerinin bir göstergesidir. Çin yöneticileri, Song sonrası dönemde oldukça uzun süreler boyunca hüküm sürdüler. 18. yüzyılda , imparatorların ortalama saltanat süresi neredeyse 20 yıla ulaştı; bu, Avrupa monarşileriyle aynı seviyede ve aynı dönemdeki İslam yöneticilerini çok geride bırakıyordu.

Ancak, uzun ömürlü hükümdarlar tarafından yönetilen Çin devleti giderek geriledi. Mali gücü örnek olarak ele alalım. Song döneminin başlarında, Çin hükümeti ekonomisinin %15'inden fazlasını vergilendiriyordu. Bu oran Qing Hanedanlığı döneminde neredeyse %1'e düştü.

Uzun süre tahtta kalan imparatorlar neden zayıf bir devleti yönetmek zorundaydı? Bu, tüm Çinli hükümdarların karşılaştığı temel bir ikilemdi; sonuçta, devleti güçlendirmek için kolektif eylemlerde bulunabilen tutarlı bir elit kesim, aynı zamanda hükümdara karşı isyan edebilecek kapasitedeydi. İktidarda kalmak için hükümdarlar elit kesimi bölüp yönetmelidir. Kuzey Song döneminde personel bakanı olan Zeng Gongliang bunu en iyi bilen kişiydi. İmparator Shenzong (1067-1085), göçebe tehdidine karşı ülkenin mali ve askeri kapasitesini güçlendirmek için bir grup reformcuyu görevlendirdiğinde, Zeng, "farklı görüşlere sahip insanların birbirlerini kışkırtması önemlidir, böylece kimse yanlış yapmaya cesaret edemez" diye uyardı. İmparator Shenzong, muhalefeti iktidarda tutmak için Zeng'in bilgeliğini izledi. Bu, Shenzong'un elit kesim üzerindeki kontrolünü güçlendirdi ancak reformu baltaladı. Kuzey Song sonunda Jurchen Jin tarafından yenilgiye uğratıldı ve güneye çekildi.

Çinli yöneticiler her zaman böl ve yönet taktiğini uygulayamadılar. Tang döneminde Çin'i bir aristokrasi yönetiyordu. Bu aristokrasi, birkaç yüz soylu klandan oluşan yarı kalıtsal bir kasttı. Bu aileler, yüzyıllarca süren statüye dayalı iç evliliklerin devam ettiği sıkı bir evlilik ağı oluşturmuşlardı. Tutarlı aristokratik çıkarlar, neredeyse imparatorla eşdeğer olan baş danışman makamını kurumsallaştırarak monarşik güce karşı güvenilir bir denetim mekanizması oluşturmuştu. İmparatorun elitlerle iktidarı paylaştığı Çin tarihinde nadir bir dönemdi. Geç Tang döneminde, on iki Tang imparatorundan beşi darbeyle devrildi; bu arada, Tang Çin'i dünyanın en güçlü imparatorluğuydu. Tang tüccarları, eski "ipek yolları" üzerinde dış dünya ile ticaret ilişkilerini yapılandırdılar. Japonya, bu dönemde Çin kültürü ve kurumlarından en derin şekilde etkilendi ve bu durum, Japonya'nın devlet yapısını, yasalarını ve kurumlarını, sanatını, edebiyatını ve yazılı dilini şekillendirdi.

9. yüzyılın sonlarında tuz tüccarı Huang Chao önderliğindeki bir isyan, Tang aristokrasisini fiziksel olarak yok etti ve Çin tarihinde yeni bir sayfa açtı. Song döneminden itibaren imparatorlar, Tang aristokrasisinin bıraktığı güç boşluğundan yararlanarak elit sınıfı yeniden yapılandırdılar. Bürokratik yetenekleri nispeten liyakat esasına göre belirlemek için memuriyet sınavlarını genişlettiler. Rekabetçi yapısı ve öğrenmeye odaklanmasıyla bu sınavlar, yerel soylu ailelerin seçilmiş üyelerini merkeze getirdi ve yeni bir aristokrasi oluşturmalarını engelledi. İmparatorlar, parçalanmış ve yerelleşmiş elit sınıfı kullanarak, büyük ölçüde küçülmüş bir devletin pahasına mutlak bir monarşi kurdular. Bu dönemde monarşik güç büyük ölçüde genişlerken, Çin devleti giderek zayıfladı.

20. yüzyılın başlarında , imparatorluk Çin'i çöktü. Bu çöküş, Afyon Savaşları gibi Batı müdahaleleri veya Taiping İsyanı gibi iç isyanlar nedeniyle olmadı. İmparatorluk Çin'i, imparatorların iktidar ve hayatta kalma arayışlarının, elitleri parçalayarak Çin devletini sakat bırakması ve hem dış hem de iç zorluklara yanıt veremez hale getirmesi nedeniyle çöktü.

Tarih tekerrür etmez, ama benzerlikler gösterir. Gücünü en üst düzeye çıkarmaya ve iktidarını uzatmaya çalışan yeni bir Çin yöneticisini gözlemliyoruz. Elitleri ağlarını kırarak parçalamak gibi kullandığı taktiklerin bazıları, doğrudan imparatorun taktiklerinden alınmıştır. Çin devletinin gerileyip gerilemeyeceğini söylemek için henüz çok erken, ancak Çin ekonomisi zaten yavaşlıyor (COVID-19 pandemisinden önce bile) ve hükümet yetkilileri yolsuzluk denetimlerinden kaçınmak için yeni kalkınma projeleri başlatmaktan çekiniyor. Üçüncü bir dönem (ve muhtemelen dördüncü bir dönem) Xi için iyi bir haber olabilir. Ancak iki bin yıllık Çin tarihi bize bir şey öğretiyorsa, o da ülkenin genellikle ayrılmayı reddeden bir yöneticiden muzdarip olduğudur.  

Yuhua Wang, Harvard Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi Profesörüdür. Kitapları arasında " Otokratın Ellerini Bağlamak: Çin'de Hukukun Üstünlüğünün Yükselişi" bulunmaktadır .

(Bkz: https://press.princeton.edu/ideas/the-curse-of-long-ruling-autocrats?srsltid=AfmBOopvpfTHEcePgpnfKtSeuB8bphXHyOrUw1bZv4-49MxsvvtiifZN)

Sevgili Okurlar, Bir Gün Uyandığımızda Felaket, Korkunç Bir İç Savaş ya da Darbe ya da Gözümüzün Önünde Verdiğimiz Oylarla Faşizm'in İktidarı ya da Otokrasi'nin Devamı ve İslam Ülkesi Olmaya Evrildiğimizi, Hatta İslam Cumhuriyeti İlanı'na Uyandığımızı Görmek İnsan Olmamızdan Utanmamızı Gerektiriyor. 

Her canlı gibi depreme tutulmuyoruz siyasi bir konjektürün içinde ya da savaşta bulduğumuzda kendimizi. İnsanız ve vücumuzun üzerinde taşıdığımız kafa Dünya'yı da değiştiren kafa'dır. O halde okumalarımızı arttırarak çağın ne olduğunu anlamlandırma çabamızda geri kalmadan, faşizme karşı güçlü bir duruş koyarak da yolumuza devam etmeliyiz. Öyle bir lüksümüz yok, bir sabah uyandık top ve mermi sesleriyle diyeceğimiz ya da komşumuz alındı götürüldü ve haber alamadık, öldüğünü duyduk diyeceğimiz ya da 3.Dünya Savaşı niye çıktı diyeceğimiz bir lüksümüz yok. Bekleyip göremeyiz de, olasılıklar üretmek ve sonra konjektürü kendimizin yaratacağı en az ülkemizde bir duruş sergilemek zorundayız. Sayın TSK Mensubu, otokraside tünelin ucunda ışık var hala ama faşizme nasıl cevaz veririz. Kapkaranlık... Bu yüzden çabamız... Kİ otokrasi'ye de alttaki metinle göz atalım, küresel bir şirket olduğunu söylüyor. Gerekçesi ise otokrasi ile kleptokrasinin at başı gittiğini söyleyerek açıklayabiliriz aşağıda da bu tek bir cümle ile verilmiş bu minvalde. Kleptokrasi küresel bir ağa ihtiyaç duyuyor sair okumalarımızdan söylersek. Yağma düzeni, hırsızlar düzeni diğer adı. Örneğin ERdoğan'ın eniştesinin offshore şirketleri ve asla satın alınmayan ama parası ödenen geminin bulunduğu hesaplar küresel bir yelpazede yer alıyor. Bu haber 2017 yılına ait ve blacksea'dan paylaşmıştık düzenli okurlarımız hatırlar. Aynı şekilde Afrika'daki bir otokrat ve kleptokrat da para aklamak için ABD'nin sanat piyasasını kullanıyor örneğin, yaşanan vakalarla bilinen bir şey. Ya da savcıların bile kleptokrat olduğu Gürcistan örnek verilebilir. Onlar da yatırımlarını Rusya'dan yana yapıyorlar. Rusya bilinen en otokrat ve kleptokrat ülkelerden biri. UKrayna savaşında mafya savaşlarının da olması göstergesi gibi de duruyor kaba anlamıyla kullanıldığında ama başka bir hırsızlık sistemi kleptokrasi. Zelenski de dizisinden kazandığı parayı offshore şirketlere yatırmasıyla ünlü. Ayrıca Rusya'nın iddialarına göre savaş yardımlarını karısı bir miktarını mücevhere yatırmış, tabii ki AB bunu reddediyor ama Ukrayna'daki mafyatik düzen herkesin bildiği ve yazdığı bir şey. Şimdi sorumuz, paranın aklandığı (aklanacak bir yere ihtiyaç var) yerler açısından ki bunun içine ABD'de giriyor, küresel kelptokrasinin tüm uzuvlarının işlemesi tek başına otokratları yerinde tutmaya yeter mi yoksa otokrasi faşizmle yer değiştirebilir mi? Biz değiştireceğini söylüyoruz bazı iktidarlarda. Bu durumda biz Otokrat İmparatorluklar olacağını varsaydığımız iddiamıza gelelim. Çin İmparatorluk olacak diyor Yeni Ortaçağ'dan bahsedenler, Şi Cinping'in de kleptokrat olduğunu söyleyelim hemen ve paylaşmıştık hatta. Bu savımızı destekleyen yazılarla yolumuza devam edelim. Türkiye'de yayılmacı politikasıyla keskin bir bıçak etrafında yoluna devam ediyor ve imparatorluk bir düş gibi duruyor çeperinde. 

Profesör Wodak: Otokrasi, Oligarklar ve Sosyal Medya Gücüyle Desteklenen Küresel Bir Ekonomik Şirkete Dönüştü

ECPS ile yaptığı bu güçlü röportajda Profesör Ruth Wodak, “otokrasinin küresel bir ekonomik şirkete dönüştüğünü” – oligarkların, özgürlükçülerin ve teknoloji baronlarının söylemi kontrol ettiği, gerçeği çarpıttığı ve demokrasiyi baltaladığı ulusötesi bir ağa – uyarıyor. Trump'ın şiddete teşvikinden Orbán'ın korkuya dayalı göçmen günah keçisi ilan etmesine kadar, Profesör Wodak, otoriter popülistlerin gerici politikaları meşrulaştırmak için krizleri ve sosyal medyayı nasıl silah olarak kullandıklarını özetliyor. Bununla birlikte, kamu entelektüellerinin hayati rolünü de savunarak, onları “önleyici korkuya” teslim olmamaya çağırıyor. Korku politikası, teknofaşizm ve söylemsel normalleşmeye dair derin bir içgörüyle, Profesör Wodak'ın düşünceleri, giderek daha istikrarsız hale gelen demokratik ortamımızda hem bir uyarı hem de bir direniş çağrısı niteliğinde. Günümüzün otoriter dönüşüyle ​​boğuşan herkes için mutlaka okunması gereken bir eser.

04.08.2025

Selçuk Gültaşlı tarafından yapılan röportaj 

Liberal demokrasilerin otoriter popülizm , aşırı sağ, dezenformasyon ve artan siyasi şiddet tarafından giderek daha fazla tehdit edildiği bir dönemde , eleştirel akademisyenlerin sesi hiç bu kadar acil olmamıştı. Avrupa Popülizm Çalışmaları Merkezi (ECPS) ile yapılan bu kapsamlı röportajda,  Viyana Üniversitesi'ne bağlı Lancaster Üniversitesi'nde Söylem Çalışmaları alanında Emekli Seçkin Profesör ve ECPS Danışma Kurulu üyesi Profesör Ruth Wodak , çağımızın ciddiyetini ortaya koyuyor. Söylem, ırkçılık ve aşırı sağ üzerine onlarca yıllık öncü çalışmalarıyla tanınan ve  13 Haziran 2025'te yayınlanan " Uluslararası Faşizme Karşı Bildirge " nin imzacılarından biri olan Profesör Wodak, Nobel ödüllü bilim insanları, kamu entelektüelleri ve demokrasi ve otoriterlik üzerine önde gelen akademisyenlerle birlikte , giderek daha gergin bir kamuoyu tartışmasına hem bilimsel titizlik hem de ahlaki netlik getiriyor.

Bu konuşmanın özünde çarpıcı bir uyarı yatıyor:  Profesör Wodak, “ Sosyal medyaya sahip olan ve bazı durumlarda hükümetlerin bir parçası haline gelen  bir tür küresel kleptokrasi ve oligarşiyle karşı karşıyayız ” diyor. Anne Applebaum'un yakın tarihli kitabı  Autocracy , Inc.'e atıfta bulunarak, otokrasinin küresel bir ekonomik şirkete dönüştüğünü, burada güç, sermaye ve algoritmik kontrolün iç içe geçtiğini ve demokratik normlara karşı silah olarak kullanıldığını savunuyor . Bu bağlantının, “hükümetler tarafından desteklenen çok güçlü bireylerin, özgürlükçülerin ve oligarkların muazzam bir etki kullanmasına” olanak sağladığını açıklıyor  .

Profesör Wodak ayrıca, popülist ve otoriter aktörlerin günah keçileri yaratmak ve kendilerini ulusal kurtarıcı olarak konumlandırmak için krizleri istismar etmek veya uydurmak amacıyla kullandıkları bir strateji olan "korku politikası"nı da detaylandırıyor.  "Çok basit bir anlatı,"  diye açıklıyor.  "Tehlike var, birileri suçlu, ben kurtarıcıyım ve tehdidi ortadan kaldıracağım."  Donald Trump'ın MAGA sloganından Orbán'ın göçmen karşıtı söylemine kadar, bu tür anlatılar sadece duygusal olarak yüklü olmakla kalmıyor, aynı zamanda "düzeni yeniden sağlıyormuş gibi görünürken gerici gündemleri gizlemede söylemsel olarak etkili" oluyor.

Röportajda ayrıca faşist özelliklerin, özellikle devlet destekli veya paramiliter şiddetin, demokratik toplumlarda bile nasıl yeniden ortaya çıktığı inceleniyor. Profesör Wodak, ABD, Almanya, Türkiye ve Yunanistan'daki vakaları endişe verici örnekler olarak gösteriyor.  Trump dönemindeki ICE baskınlarına ve milislerle bağlantılı şiddete atıfta bulunarak, "ABD'deki hükümetin çok şiddetli eylemlerde bulunduğunu görüyoruz"  diye uyarıyor. Benzer şekilde,  "Yunanistan'daki Altın Şafak Partisi, göçmenlere yönelik uzun bir şiddet geçmişine sahip olmasına rağmen, ancak bir pop şarkıcısının öldürülmesinden sonra skandal yarattı" diye belirtiyor.

Ancak bu zorlukların ortasında, Profesör Wodak kamu entelektüellerinin vazgeçilmez rolünü vurguluyor. Artan düşmanlığa rağmen,  “konuşmaktan korkmamak gerektiğini” ısrarla belirtiyor. Gerçekten de, hem akademisyenleri hem de vatandaşları , “önleyici korku”  olarak adlandırdığı şeye kapılmamaya çağırıyor  ;  bu  korku, “gerçekte var olmayan ama hayal ettiğiniz bir tür tehlikeye uyum sağlamanıza yol açar.”

Bu acil ve kapsamlı diyalogda Profesör Wodak, otoriterliğin nasıl normalleştirildiğine ve ona nasıl direnilebileceğine dair güçlü bir analiz sunuyor.

Profesör Ruth Wodak  ile yaptığımız röportajın  , okunabilirliği artırmak amacıyla hafifçe düzenlenmiş metni aşağıdadır.

Faşist söylem ve şiddet, demokrasilerde yeniden ortaya çıkıyor.

Sınır Devriyesi ajanları, 8 Haziran 2025'te Los Angeles şehir merkezinde ICE karşıtı bir protestoyu izliyor. Göstericiler, ICE operasyonlarının genişletilmesine karşı ve göçmen haklarını desteklemek için bir araya geldi. Fotoğraf: Dreamstime.

Profesör Ruth Wodak , röportaj serimize katıldığınız için çok teşekkür ederim. Hemen ilk soruyla başlayalım: Özellikle 13 Haziran 2025'te birlikte imzaladığınız faşizm karşıtı bildiri ışığında, demokratik toplumlarda faşist özelliklerin çağdaş yeniden ortaya çıkışını nasıl yorumluyorsunuz? Sizce, hem kavramsal olarak hem de somut siyasi iletişimde en çok dikkat etmemiz gereken temel söylemsel işaretler nelerdir? Bu özellikleri eylem halinde örnekleyen, kampanya konuşmalarından, medya söyleminden veya politika tartışmalarından bazı güncel örnekler verebilir misiniz?

Profesör Ruth Wodak : Bence bu çok büyük bir soru. Ne yazık ki, az önce açıkladığınız ve sorduğunuz şeyin birçok örneği var. Öncelikle,  faşizm terimini kullanırken dikkatli olmamız gerektiğini söylemek istiyorum , çünkü bu terim her zaman 1930'lar, Nasyonal Sosyalizm, Mussolini vb. ile ilişkilendirmemize yol açıyor. Dolayısıyla, faşizmin temel özelliklerinin neler olduğunun farkında olmalıyız ve belirtilmesi gereken önemli bir nokta, faşist bir hareketi veya hükümeti destekleyen şiddet ve paramiliter hareketlerin varlığıdır.

Şu anda gözlemlediğimiz şey, artan bir şiddet düzeyidir. Örneğin, ABD'de, yakın zamanda, Los Angeles'ta şiddet olayları yaşandı. Başkan Trump, sözde yasadışı göçmenleri yakalamak ve onları El Salvador ve diğer Güney Amerika ülkelerindeki kamplara göndermek için Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı (ICE) ve Ulusal Muhafızları görevlendirdi. Bu kamplar, bazı yönlerden toplama kamplarına benziyor. En şaşırtıcı ve rahatsız edici olanı ise, Donald Trump'ın bu kamplardan birinde fotoğraf çektirmesi ve bu eylemlerden gurur duyuyor gibi görünmesidir.

Şimdi, birkaç yıl öncesine dönersek—Charlottesville'i ve orada Konfederasyon kahramanı olarak adlandırılan bir kişinin heykelinin kaldırılması girişimine bağlı olarak çıkan isyanları hatırlarsanız—genç, çoğunlukla erkek destekçilerden oluşan gerçekten faşist bir hareket olan Proud Boys, genç bir kadını öldürdü. Trump daha sonra,  "Aslında, hem protestocular hem de Proud Boys eşit olarak görülmeliydi" dedi.  Yani, şu anda ABD hükümetinin çok şiddetli eylemlerde bulunduğunu görüyoruz. Bunlar hala anlık görüntüler olarak görülebiliyor—evet, Los Angeles veya başka yerlerde yerelleşmiş durumdalar; henüz tüm ülkeyi kapsamıyorlar. Ama elbette, bu gelecekte olacakların bir işareti olabilir. Bence çok tehlikeli. Ve geriye bakarsanız, bana konuşmalar ve mitingler hakkında sordunuz—Trump'ın bir konuşması vardı, bir protestocu mitinge girdi ve Trump sadece "Onu dövün" dedi. Yani, insanları şiddet uygulamaya yönlendiren veya destekleyen bir söylemi de gerçekten gözlemleyebilirsiniz.

Ama bu sadece ABD'ye özgü bir durum değil; hepimizin çok iyi bildiği bir durum. Örneğin Türkiye'ye bakarsanız, İstanbul Belediye Başkanı'nın hapse atıldığını görüyoruz; yine hükümet tarafından uygulanan şiddeti görüyoruz. Sanki mahkemeye çıkarılıp, yargılanıp, demokratik süreçler izlenmiş gibi değil. Hayır, bu belediye başkanı sadece hapse atıldı ve bildiğim kadarıyla ne kadar süre orada kalacağı bilinmiyor. Medyaya güveniyorum; siz bu konuda çok daha fazla şey biliyorsunuz.

Almanya'da da, gözlemleyebildiğimiz kadarıyla çok küçük neo-Nazi ve kimlikçi gruplar dışında, önemli bir faşist kitle hareketi olmamasına rağmen, şiddet olaylarına -yine de çok yerel düzeyde olsa da- şahit olduk . Ancak suikastlar ve önde gelen politikacılara yönelik saldırılar görüyoruz. Seçimden önce bir Sosyal Demokrat politikacıya saldırı oldu. Yeşiller Partisi politikacılarına yönelik saldırılar var. Bir belediye başkanı vuruldu. Dolayısıyla, tüm bunlar çok endişe verici.

Dahası, biraz daha geriye bakarsak—2010 civarında ve biraz sonrasında Yunanistan'da çok güçlü olan, açıkça paramiliter faşist bir hareket olan Altın Şafak'ı hatırlarsanız—göçmenlere karşı büyük ölçüde şiddet uyguladılar. Aslında, bu durum ancak tanınmış bir Yunan pop şarkıcısını öldürdüklerinde geniş çapta skandala dönüştü. O zaman birdenbire konuşulmaya başlandı. Ancak Altın Şafak uzun zamandır faşizmin sembollerini ve benzerlerini kullanıyordu.

Yani, bugün gördüğümüz şiddete yol açan bir eğilim var. Ve elbette, Rusya'dan bahsetmek bile istemiyorum, çünkü orada protestoculara veya muhalif politikacılara karşı şiddet on yıllardır devam ediyor.

Teknofaşist Kapitalizmin Yükselişine Tanık Oluyoruz

Elon Musk, 20 Şubat 2025'te Maryland, Oxon Hill'deki Gaylord National Resort & Convention Center'da düzenlenen Muhafazakar Siyasi Eylem Konferansı'nda (CPAC) konuşma yapıyor. Fotoğraf: Andrew Harnik.

Bildiri, medya baronları arasında "teknofaşist meraklıları" vurguluyor . Dijital platformların ve algoritmik yönetimin, sizin "korku politikası" olarak adlandırdığınız şeyi sürdürmedeki rolünü nasıl kavramsallaştırıyorsunuz?

Profesör Ruth Wodak: Öncelikle, korku siyasetinin  ne anlama geldiğini açıklayayım   . Bu, siyasi grupların veya partilerin mevcut krizleri nasıl araçsallaştırdığını veya abarttığını ve hatta bazen sahte haberler ve dezenformasyon yoluyla yapay olarak krizler yarattığını ifade eder. Bu krizleri, tehdit ve korku senaryoları oluşturmak için kullanırlar; çürüme, çöküş ve yakında yaşanacak korkunç olaylara dair çok distopik vizyonlar yaratırlar.

Ardından, partinin veya grubun lideri (çünkü bunu yapan kadınlar da var) kendini kurtarıcı olarak sunar. Yani bir tür bağlantı var: bir yandan korkutucu bir senaryo yaratılıyor, diğer yandan ise kurtarıcının ülkeyi kurtaracağı ve krizden sorumlu tutulanları ortadan kaldıracağı bir vizyon veya ütopya yansıtılıyor.

Bu strateji aynı zamanda günah keçisi yaratmayı da içerir, çünkü birileri suçlanmalı, var olan büyük sorunlardan birileri sorumlu tutulmalıdır. Bu günah keçilerinin kimliği bağlama bağlıdır. Bazen Türkler ve göçmenler, bazen Yahudiler ve Romanlar olabilirler. Her şey, günah keçisi olarak kimin seçilebileceğine bağlıdır.

Bu şekilde anlatı çok basit hale geliyor: Tehlike var, birileri suçlu, ben kurtarıcıyım ve tehdidi ortadan kaldıracağım; o zaman her şey yoluna girecek.

Bu çok basit bir anlatı ve çok basit bir argüman. Ancak şu anda hepimizin yaşadığı çoklu kriz nedeniyle çok güvensiz olan birçok insan, böyle bir anlatıya inanmaya kolayca yönlendirilebiliyor gibi görünüyor.

Şimdi de bu manipülasyonda ve propagandada çok büyük rol oynayan sosyal medyaya geliyoruz . Örneğin, X gibi büyük sosyal medya ağlarını ve dünyanın en zengin insanı olan Elon Musk'ı düşünürsek, böylesine geniş bir platforma sahip ve içeriği manipüle edebilecek birini görüyoruz.

Bu şekilde, tehlikeli içerik ve dezenformasyon geniş çapta yayılırken, kanıtlar ve gerçeklere dayalı karşı anlatılar ya siliniyor ya da hiç dağıtılmıyor - veya en azından çok daha az dağıtılıyor. Bunun ötesinde, bu içeriği daha da güçlendiren troller ve botlar da var. Dolayısıyla, sosyal medyanın -benim tabirimle- ikincil söylem dünyasının tamamı dezenformasyonla dolu.

Yeterli karşı bilgi yok. Örneğin, X'e karşı koymaya çalışan ve bazı yönlerden oldukça başarılı olan Bluesky var. Birçok insan protesto biçimi olarak X'ten Bluesky'ye geçti. Ancak yine de X, muazzam miktarda parayla desteklendiği için daha güçlü kalmaya devam ediyor.

Bu açıdan bakıldığında, güç ve paranın şu anda gerçekten öngörülemeyen bir şekilde el ele gittiğini söyleyebilirim. Uzun zamandır böyle bir şey yaşamadık. 1989'dan sonraki Rus oligarklarını örnek gösterebilirim, ancak o daha yerel bir durumdu. Şimdi ise sosyal medyayı kontrol eden ve bazı durumlarda hükümetlerin bir parçası olan küresel bir kleptokrasi ve oligarşiyle karşı karşıyayız.

Ayrıca Anne Applebaum'ın yakın zamanda yayımlanan ve çok ilgi çekici bir kitabı olan " Otokrasi A.Ş. " den de bahsetmek isterim  —evet, "şirket"ten bahsediyoruz. Yani otokrasi büyük bir ekonomik şirkete dönüştü, çünkü güç artık paraya ve belirli özgürlükçü gruplara, çok güçlü bireylere ve hükümetler tarafından desteklenen ve muazzam bir güce sahip oligarklara bağlı.

Kontrolü ve statüyü kaybetme korkusu, aşırı sağın yükselişini körüklüyor.

12 Ağustos 2017'de Virginia, Charlottesville'de düzenlenen ve şiddete dönüşen bir miting sırasında beyaz milliyetçiler ve karşıt protestocular arasında çatışma çıktı. Çatışmada bir kişi hayatını kaybetti ve çok sayıda kişi yaralandı. Fotoğraf: Kim Kelley-Wagner.

Bildiride uydurma düşmanlardan ve güvenliğin silah olarak kullanılmasından bahsediliyor. Sağcı popülist aktörler, otoriter önlemleri haklı çıkarmak için kriz anlatılarını (örneğin, göç, salgın hastalıklar) nasıl kullandılar?

Profesör Ruth Wodak:  Bunun sürekli yaşandığını görüyoruz. Yani, göç, bu korku kurgusunda çok önemli bir gündem haline geldi. Ve son AB barometrelerine baktığımızda, diğer konuların da çok fazla korku yarattığını ancak aynı şekilde araçsallaştırılmadığını görmek oldukça ilginç. İstatistikler bize gösteriyor ki, örneğin, yaşam maliyeti krizi, enerji krizi, iklim krizi ve savaş korkusu—evet, 1990'lardan ve Yugoslav savaşlarından bu yana ilk kez Avrupa'ya çok yakın veya hatta Avrupa içinde bir savaş yaşıyoruz, yani Ukrayna—bunların hepsi de kapsamlı bir şekilde konuşulabilir ve korku yaratmak için kullanılabilir. Ancak aşırı sağ için, araçsallaştırılacak en iyi gündem göç gibi görünüyor. Ve bu durum her alanda geçerli. Yani, özellikle Avusturya ve Almanya'daki tartışmaları takip ediyorum, ancak Fransa ve İngiltere'deki tartışmaları da izliyorum.

Dün The Guardian'da Manchester ve İngiltere'nin kuzeyindeki başka bir şehirde yabancı karşıtı ayaklanmalarla ilgili haberler okudum   ve gerçekten çok rahatsız oldum—çünkü bildiğiniz gibi, 12 yıldır İngiltere'nin kuzeyinde yaşıyorum ve daha önce hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştım. Yani, her yerde yabancı düşmanlığı var, evet, ama aşırı sağcı gruplar tarafından kışkırtılan bu ayaklanmaların olması, İngiltere için gerçekten çok korkutucu.

Yine Avusturya'ya bakacak olursak, aşırı sağcı parti -Avusturya Özgürlük Partisi- 2022'den beri anketlerde önde gidiyor ve son ulusal seçimleri kazandı. Hükümette değiller, ancak şu anda hala anketlerde öndeler. Ana gündemleri göçmen korkusu yaratmak ve bu gerçekten bir paradoks çünkü bir yandan tüm Avrupa ülkelerinde -veya Avrupa Birliği'nin tüm ülkelerinde- uzman işçilere ve çeşitli mesleklerde uzmanlığa sahip insanlara ihtiyaç duyulduğu açık. Onların çeşitli ülkelere girişine izin vermenin özel yolları var -özel izinler vb.- ve diğer yandan, bu göç korkusu hala güçlü bir şekilde yankı buluyor gibi görünüyor.

Bu günah keçisi yaratma taktiğinin neden bu kadar başarılı olduğunu sormamız gerekiyor. Ve bu özellikle -ve yine söylüyorum, sadece değil- Müslüman göçmenleri hedef alıyor. Çünkü göçmen korkusu, 1989'dan beri, tabiri caizse, büyük bir manipülasyon aracı olmuştur. 1989'da Demir Perde'nin yıkılmasını -sözde Doğu Bloku'nun sonunu- hatırlarsanız, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya ve Polonya'dan birçok insanın Batı'ya -evet, sözde Batı'ya- girdiğini hatırlarsınız. Avusturya'daki Özgürlük Partisi ve özellikle oldukça karizmatik ve çok zeki bir hatip olan Jörg Haider, tüm gündemini yabancılara karşı kurdu ve çok başarılı oldu.

Ve bu bir kriz dönemi değildi. O zamanlar ekonomik bir kriz yoktu. O zamanlar büyük bir araştırma yaptık ve o dönemde kullanılan söylemsel kalıpların şimdi kullanılanlara çok benzediğini bulduk; tek fark, o zamanlar göçmenlerin beyaz Hristiyan insanlar olması, şimdi ise Suriye, Irak veya başka yerlerden mülteci olarak gelen Müslümanlar olması. Ama temelde, dışlama söylemi çok benzer.

Ve kendinize bu muazzam korkuyu neyin tetiklediğini sorarsanız, bence temelde iki -belki de çok daha fazla- ama gerçekten önemli iki nokta var. Birincisi, kontrolü kaybetme korkusu; bu, çoklu kriz bağlamında belirgin hale geldi, ancak Brexit kampanyası sırasında da çok görünürdü. Yani, kontrolü kaybetme korkusu -çünkü çok fazla insan geliyor- ve sonra artık ne olduğunu bilmiyorsunuz. O dönemde İngiltere'deki "Kontrolü geri alın" sloganı çok başarılıydı.

İkinci büyük sorun, sosyal yardımlarınızı, tüm haklarınızı, işlerinizi kaybetme korkusudur; her şey elinizden alınacak. Yani henüz kaybetmediniz, ama kaybedebilirsiniz. Sıklıkla tartışıldığı gibi, sadece zaten kaybetmiş olanlar değil , orta sınıf ve alt orta sınıf da statülerini, haklarını, yaşam biçimlerini kaybetme korkusu yaşıyor. Bu durum, örneğin Avusturya, Danimarka, İsviçre ve İsveç gibi çok zengin ülkelerde aşırı sağın neden bu kadar yaygın olduğunu da açıklıyor.

Otoriterlik Sessizlikten Beslenir; Aydınlar Buna Karşı Çıkmalıdır

Açık mektup, 1925'teki anti-faşist entelektüellerin tarihsel hafızasını çağrıştırıyor. Kamu entelektüellerinin ve söylem bilimcilerinin, sizin "utanmazca normalleşme" olarak adlandırdığınız şeye karşı koymadaki rolünü nasıl görüyorsunuz?

Profesör Ruth Wodak:  Bence bu zor bir iş ve kamu entelektüellerinin ne gibi bir etkiye sahip olabileceğini özetlemek, hatta gözlemlemek gerçekten zor, çünkü onlar elbette aşırı sağın temelde karşı çıktığı elit kesimin, yani sözde elitin bir parçası. Dolayısıyla kamu entelektüelleri, aşırı sağ tarafından istenmeyen bir grubu oluşturuyor.

Bununla birlikte, insanların seslerini duyurması gerçekten çok önemli. Ve ne kadar çok insan bunu yaparsa -ve dinlenirse, sesleri sosyal medyada , gazetelerde vb. duyulursa- o kadar çok başkası farklı bir bakış açısının, karşıt bir söylemin olduğunun farkına varır. Bunun, X veya diğer büyük kanallar gibi platformlar tarafından geniş çapta dağıtılmasa bile, çok önemli olduğuna inanıyorum.

Dolayısıyla ne kadar çok insan sesini yükseltirse o kadar iyi olur ve bunu yapmaktan korkmamak gerekir. Elbette bu, yaşadığınız yere bağlıdır. Eğer bir diktatörlükte veya klasik otoriter bir devlette yaşıyorsanız, kamu entelektüelleri çok zor zamanlar geçirebilirler; hapse atılabilirler, ki bu daha önce de oldu, hatta Rusya veya Çin gibi ülkelerde gördüğümüz gibi öldürülebilirler. Türkiye'ye baktığımızda ise, birçok gazeteci gibi hapse atılıyorlar, bu yüzden sürgüne zorlanıyorlar ve yurt dışından seslerini yükseltiyorlar.

Ancak, düşünce özgürlüğüne hâlâ izin verilen, insan haklarını ve İnsan Hakları Bildirgesi'ni destekleyen bir ülkede yaşıyorsanız, sesinizi yükseltmek daha da önemlidir; çünkü bunu yapma hakkınız var. Ve korkmamalısınız.

Şahsen ben, sesimi yükseltmekten asla korkmadım. Elbette, çok fazla muhalefetle karşılaştım. Herkes tarafından sevilmiyorum ama kendime, herkes tarafından sevilmek zorunda olmadığımı söylüyorum. Ayrıca ABD'de veya Almanya'da sadece konferanslarda ve akademik ortamlarda değil, aynı zamanda fildişi kulesinden çıkıp halkla etkileşim kuran, okullarda veya davet edildikleri her yerde konuşan birçok meslektaşım görüyorum.

Ve özellikle düşünce özgürlüğünün olduğu, hapis veya daha kötüsünden korkmanıza gerek olmayan ülkelerde, önceden korkmamak çok önemli diye düşünüyorum. Hayali bir korku yüzünden kendinizi susturmanın hiçbir nedeni yok. Önceden korkmak tehlikelidir, çünkü sizi hayal ettiğiniz ama aslında var olmayabilecek bir tehdide uyum sağlamaya iter.

Bu nedenle, sesini duyurabilen akademisyenleri ve entelektüelleri bunu yapmaya teşvik ediyorum.

MAGA gibi sloganlar, nostalji yoluyla gerici gündemleri gizliyor.

6 Kasım 2016'da Iowa, Sioux City'deki kongre merkezinde başkan adayı Donald Trump'ın mitinginde bir Trump destekçisi "Amerika'yı Yeniden Büyük Yap" yazılı bir pankart tutuyor. Fotoğraf: Mark Reinstein.

Trump'ın "Amerika'yı Yeniden Büyük Yap" söyleminin ve Erdoğan, Putin, Netanyahu, Modi, Orban vb. liderlerin söylemlerinin rolünü, sadece retorik açıdan değil, aynı zamanda duygusal ve harekete geçirici gücü açısından da nasıl analiz edersiniz? Bu sloganları farklı kitleler arasında bu kadar yankı uyandıran şey nedir ve gerici siyasi gündemleri hem gizlemek hem de meşrulaştırmak için söylemsel olarak nasıl işlev görürler? 

Profesör Ruth Wodak:  Bu sloganlar -ve bence bunlar gerçekten slogan-
örneğin MAGA, yankı uyandırıyor çünkü, daha önce de söylediğim gibi, birçok insan haklı olarak korkuyor ve güvensizlik hissediyor çünkü şu anda varoluşsal krizler yaşanıyor. Ve bu sloganlar, çok daha iyiymiş gibi görünen bir geçmişi inşa ediyor. "Görünüyor" diyorum çünkü hiçbir zaman çok daha iyi değildi. Her zaman sorunlar, her zaman krizler vb. vardı.

Bir zamanlar, Avrupa Birliği'nin 2009 yılına kadar yaşadığı tüm krizleri inceleyen bir çalışma yürütmüştük ve bu çalışma, krizlerin sürekliliğini açıkça ortaya koymuştu. Her zaman krizler vardı, bu nedenle AB'nin esasen bir krizden diğerine geçtiğini söyleyebiliriz.

Bu, Bauman'ın "retrotopya" dediği şeydir aslında; daha iyi olarak algılanan bir fantezi, hayali bir geçmiş. Şimdi, Trump'ın böyle bir geçmişe işaret ederken aslında neyi kastettiğini veya ne demek isteyebileceğini düşünebiliriz. Ve çağrılan geçmişin, sivil haklar hareketinden önceki dönem olabileceği oldukça açık; geleneksel cinsiyet rollerinin hala uygulandığı, siyasi doğruluğun olmadığı bir dönem , vb.

Yani, bazı insanların gerçekten geri dönmeyi ya da en azından yeniden canlandırmayı arzuladığı bir geçmiş. Ama elbette bu imkansız. Saati geri çeviremeyiz ve bu anlamda tamamen bir fantezi veya hayal ürünü olarak kalıyor. Yine de yankı buluyor—çünkü çok fazla nostalji var. Nostalji var, çok fazla öfke var ve Eva Illouz'un dediği gibi, çok fazla sevgi ve vatanseverlik de var. Bu hayal ürünü—ABD'de hayali bir beyaz toplulukta "hepimizin bir arada olduğu", tüm bu değerlerin hala korunduğu—güçlü bir şekilde yankı buluyor.

Aynı durum, elbette, atıfta bulunulan belirli tarihi unsurlara bakmak gereken diğer bağlamlar için de geçerlidir.

Meloni'nin Yumuşak Faşizmi Brüksel ve Trump Arasında Denge Kuruyor

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, 3 Kasım 2022'de Belçika'nın Brüksel kentinde bir araya geldi. Fotoğraf: Alexandros Michailidis.

Son olarak, Profesör Wodak, Avrupa aşırı sağının söylemini kapsamlı bir şekilde araştırdınız. Avusturya veya Macaristan'daki aşırı sağcı ve popülist aktörlerin mevcut söylem stratejilerini Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye veya Hindistan'dakilerle nasıl karşılaştırırsınız?

Profesör Ruth Wodak:  Türkiye ve Hindistan'ı kapsamlı bir şekilde araştırmadım çünkü dillerini bilmiyorum. Ve elbette, dilbilimciler ve söylem analistleri olarak bizim için her zaman orijinal metinlere -görsel, yazılı, sözlü- bakmak önemlidir, çünkü tüm nüansları, tonlamayı, gizli anlamları ve benzerlerini anlamamız gerekir. Dolayısıyla çeviri yeterli değildir.

Ancak şimdi haberlerde okuduklarıma ve daha önce ABD'den verdiğim örneklere bakacak olursam, bu otoriter veya neo-otoriter ülkeler ile hâlâ liberal olan demokrasiler arasında bir fark olduğunu görüyorum.

Örneğin, Giorgia Meloni'nin hükümeti yönettiği ve tamamen terk ettiğini iddia ettiği faşist bir hareketten geldiği İtalya'ya baktığımızda, yumuşak faşizmin bir örneğini görüyoruz. AB ile denge kuruyor – hâlâ Trump'ın da dostu – ancak AB fonlarının devam etmesini istiyor, bu yüzden von der Leyen ve Avrupa Halk Partisi ile nazik bir şekilde müzakere ediyor. Ukrayna'yı destekliyor ve Rusya'ya karşı, vb. Yani birçok ilginç pozisyonu var. Ancak İtalya'daki gerçek iç politikalarda, partisi gazetecilere saldırıyor. Basın özgürlüğüne, düşünce özgürlüğüne, toplantı özgürlüğüne ve benzeri şeylere saldırılar var.

Ancak İtalya'da sivil toplum çok güçlü, bu yüzden buna da karşı çıkılıyor. Bu da, Orbán'ın gerçekten otoriter bir devlet kurduğu Macaristan'dan -en azından bazı yönlerden- bir farklılık gösteriyor. Ama orada da sivil toplum ve muhalefet büyüyor. Bu yüzden gelecek yılki seçimlerde ne olacağı belli değil, çünkü Magyar liderliğindeki muhafazakar bir muhalefet partisi aylardır anketlerde önde gidiyor.

Avusturya ve Almanya'ya tekrar baktığımızda, bu tür açık ve şiddet içeren söylemlerin mümkün olmadığını – veya en azından gerçekleştiğinde skandal olarak değerlendirildiğini – görüyoruz. Bazı politikacılar bu tür şeyler söyleyebilir, ancak özellikle faşist geçmişi anımsatan açıklamalar yaparlarsa, genellikle partilerinden uzaklaştırılırlar. Buna karşı katı yasalar vardır ve bu yasalar uygulanır. Bu sembolleri veya söylemleri özgürce kullanamazsınız.

Oysa –ve bu ABD'den büyük bir fark oluşturuyor– Trump bu tür yasaları, insan hakları normlarını ve tabuları açıkça ihlal ediyor ve buna rağmen nispeten az bir muhalefetle karşılaşıyor –burada gördüğümüz türden değil. Dolayısıyla bence fark, şiddetin ve tabuların çiğnenmesinin hâlâ skandal olarak görüldüğü, yasaklandığı ve cezalandırıldığı AB mevzuatında ve ulusal bağlamlarda yatıyor; hükümetin bu tabuları çiğneyebildiği ve yasa dışı hareket edebildiği ve her şeyin yolunda gittiği ülkelerin aksine.

(Bkz: https://www.populismstudies.org/professor-wodak-autocracy-has-become-a-global-economic-corporation-backed-by-oligarchs-and-social-media-power/)

Amerikan Faşizminin Tehlikesi

Amerikan Faşizminin Tehlikesi,
Henry A. Wallace,
The New York Times,
Henry A. Wallace, Demokrasi Yeniden Doğuyor (New York, 1944), Russell Lord tarafından düzenlenmiş, s. 259.

  Pazar, 9 Nisan 1944

  Şubat ayında Batı'ya yaptığım seyahatten döndüğümde, New York Times'tan aşağıdaki soruları yanıtlayan bir yazı yazmam için bir talep aldım:

  Faşist nedir?
  Kaç tane faşistimiz var?
  Ne kadar tehlikeliler?

  Faşist, para veya iktidar hırsıyla diğer ırklara, partilere, sınıflara, dinlere, kültürlere, bölgelere veya uluslara karşı öylesine yoğun bir hoşgörüsüzlük birleştiren kişidir ki, amaçlarına ulaşmak için hile veya şiddet kullanmaktan acımasız hale gelir. Bir faşistin, amaçlarının yönlendirildiği en yüce tanrısı para veya iktidar olabilir; bir ırk veya sınıf olabilir; bir ordu, klik veya ekonomik grup olabilir; veya bir kültür, din veya siyasi parti olabilir.

  Son yüzyıllarda faşistlerin mükemmel örneği, diğer ırklara karşı öylesine büyük bir nefret ve askeri bir kliğe öylesine bağlılık geliştirmiş olan Prusyalı Junker olmuştur ki, kendi kültürünü ve ırkını dünyaya hükmetmek için gereken her türlü aldatmaca ve şiddete başvurmaya her zaman hazırdır. Dünyanın her büyük ülkesinde en az birkaç faşist mizaçlı insan vardır. Her Yahudi düşmanı, her Katolik düşmanı, özünde bir faşisttir. Bazı büyük şehirlerimizde kiliseleri, katedralleri ve sinagogları kirleten haydutlar, faşist liderlik için uygun birer malzemedir.

  Amerikan faşistlerinin bariz tipleri televizyon ve basında ele alınıyor. Bu demagoglar ve uşakları başkalarının paravanlarıdır. Bu insanlar ne kadar tehlikeli olsalar da, hiç bahsedilmeyen binlerce insan kadar önemli değiller. Gerçekten tehlikeli Amerikan faşistleri, doğrudan veya dolaylı olarak Mihver Devletleri ile bağlantılı olanlar değildir. FBI bunların peşindedir. Tehlikeli Amerikan faşisti, Hitler'in Almanya'da Prusya usulüyle yaptığını Amerika Birleşik Devletleri'nde Amerikan usulüyle yapmak isteyen kişidir. Amerikan faşisti şiddet kullanmayı tercih etmez. Yöntemi, kamuoyunu bilgilendirme kanallarını zehirlemektir. Bir faşist için sorun asla gerçeği kamuoyuna en iyi nasıl sunmak değil, haberleri kullanarak kamuoyunu faşiste ve grubuna daha fazla para veya daha fazla güç vermeye nasıl kandırmaktır.

  Eğer bir Amerikan faşistini, çatışma durumunda insanlardan önce para ve gücü ön planda tutan kişi olarak tanımlarsak, Amerika Birleşik Devletleri'nde şüphesiz birkaç milyon faşist vardır. Tanımı, sadece para ve güç arayışında acımasız ve hilekâr olanları içerecek şekilde daraltırsak, muhtemelen birkaç yüz bin faşist vardır. Çoğu Amerikan faşisti, savaş çabalarını coşkuyla desteklemektedir. Bunu, savaş bittikten sonra Alman kimya firmalarıyla karlı bağlantılar kurmayı umdukları durumlarda bile yapmaktadırlar. Savaş zamanında vatanseverdirler çünkü bu onların çıkarınadır, ancak barış zamanında nereye götürürse götürsün gücün ve doların peşinden giderler.

  Amerikan faşizmi, kartel üyeleri, kamuoyunu kasten zehirleyenler ve KKK tarzı demagojiyi savunanlar arasında amaçlı bir ittifak kurulana kadar gerçekten tehlikeli olmayacaktır.

  Avrupa tipi faşizm, muhtemelen savaş sonrası en ciddi tehdidini Latin Amerika üzerinden bize sunacaktır. Savaşın etkisi, çoğu Latin Amerika ülkesinde yaşam maliyetinin, işçi ücretlerinden çok daha hızlı artması olmuştur. Çoğu Latin Amerika ülkesindeki faşistler, halka ücretlerinin mal alım gücünü azalttığının sebebinin Yankee emperyalizmi olduğunu söylerler. Latin Amerika'daki faşistler, yerliler gibi konuşmayı ve davranmayı öğrenirler. Kimya ve diğer üretim şirketlerimiz, Amerikan şirketlerinin ABD içindeki tüketicilere yüksek fiyatlar uygulayabilmelerini sağlayacak bir anlaşma yapmaları koşuluyla, Almanların Latin Amerika pazarlarını ele geçirmelerine çok sık hazırdırlar. Bu savaştan sonra, teknoloji öyle bir noktaya ulaşacaktır ki, Almanlar Güney Amerika'yı üs olarak kullanarak, Üçüncü Dünya Savaşı'nda bize İkinci Dünya Savaşı'ndakinden çok daha fazla zorluk çıkarabilirler. Birçok Güney Amerika ülkesindeki askeri ve toprak sahibi klikler, Alman faşist şirketleriyle çalışmayı hem mali açıdan cazip hem de geçici güç politikası açısından uygun bulacaklardır.

  Faşizm dünya çapında bir hastalıktır. Amerika Birleşik Devletleri için en büyük tehdit, savaş sonrasında Latin Amerika üzerinden veya bizzat Amerika Birleşik Devletleri içinden gelecektir.

  Bir diğer tehlike ise, demokrasiye ve kamu refahına sözde bağlılık gösteren, ancak paraya ve paranın verdiği güce duydukları doymak bilmez hırsla, halkı tekelci gasptan korumak için tasarlanmış yasaları gizlice ihlal etmekten çekinmeyenlerdir. Bu türden Amerikalı faşistler, savaştan önce Alman muadilleriyle gizlice ittifak kurmuşlardı ve "mevcut tatsızlık" sona erdikten sonra kaldıkları yerden devam etmeye hazırlanıyorlar:

  Faşist düşüncenin belirtileri çevreden etkilenir ve anlık koşullara uyarlanır. Ancak her zaman ve her yerde, önyargılara hitap etmeleri ve iktidara gelmek için farklı grupların korku ve kibirlerinden yararlanma arzularıyla tanımlanabilirler. Modern tiranların yükselişinin her durumda önyargının yükselişiyle müjdelenmesi tesadüf değildir. Bu ülkedeki bazı insanlar için, farkında olmadan, diğer dini, ırksal veya ekonomik gruplara karşı ayrımcılık vaaz ederken Hitler'le ortak görüşlere sahip olduklarını fark etmek şok edici olabilir. Benzer şekilde, vatanseverliklerini en büyük övünç kaynağı olarak gören birçok insan, müttefiklerimize olan güvensizliği yayarak ve gerçeklere dayanmayan alaycı şüpheleri yaygınlaştırarak Hitler'in oyununa gelir.

  Amerikan faşistleri, gerçeği ve olguları kasıtlı olarak çarpıtmalarıyla en kolay şekilde tanınırlar. Gazeteleri ve propagandaları, faşizme karşı ortak cephedeki her türlü ayrılık yarasını, her çatlağı dikkatlice besler. Demokrasiyi karalamak için her fırsatı kullanırlar. Kendi bencil emperyalizmlerini gizlemek için izolasyonculuğu bir slogan olarak kullanırlar. Hem İngiltere'ye hem de Rusya'ya karşı nefret ve güvensizlik beslerler. Süper vatansever olduklarını iddia ederler, ancak Anayasa tarafından garanti edilen her özgürlüğü yok etmek isterler. Serbest girişimcilik talep ederler, ancak tekel ve çıkar gruplarının sözcüleridirler. Tüm aldatmacalarının yönlendirildiği nihai amaçları, devletin gücünü ve piyasanın gücünü aynı anda kullanarak sıradan insanı sonsuza dek boyunduruk altında tutmak için siyasi iktidarı ele geçirmektir.

  Bu ülkede, hükümetle işbirliği yoluyla fırsatın anlamını yeniden kavrayan birçok sanayi lideri, kamuoyunu açıkça uyararak, sanayide bazı bencil grupların geçici bir avantaj elde etmek için Amerikan özgürlüğünün yapısını tehlikeye atmaya hazır olduklarını belirtmiştir. Kartellerin Hitler'i iktidara getirmedeki rolünü ve dev Alman tröstlerinin Nazi fetihlerindeki rolünü hepimiz biliyoruz. Rekabetten korkan ve eşit fırsatı temsil ettiği için demokrasiye güvenmeyen tekelciler, küçük ve enerjik işletmelere karşı konumlarını güvence altına almak isterler. Herhangi bir rakibin ortaya çıkma olasılığını ortadan kaldırmak amacıyla, bazı tekelciler demokrasinin kendisini feda etmeye hazırdır.

  Modern teknoloji çağımızın diktatörlüğü kolaylaştırdığı zaman zaman iddia edilmiştir. Anlamamız gereken şey, modern bilimin yarattığı endüstrilerin, süreçlerin ve icatların ya boyun eğdirmek ya da özgürleştirmek için kullanılabileceğidir. Seçim bize kalmış. Faşist verimlilik efsanesi birçok insanı yanıltmıştır. Mussolini'nin "trenlerin zamanında çalışmasını sağladım" şeklindeki övünçlü iddiası, sonunda İtalyan halkına yoksulluk ve yenilgi getirmiştir. Hitler'in Almanya'daki tüm işsizliği ortadan kaldırdığı iddiası da aynı şekilde yanlıştır. Bir toplama kampında da işsizlik yoktur.

  Demokrasi, faşizmi içeriden ezmek için "trenlerin zamanında çalışmasını sağlama" kapasitesini göstermelidir. İnsanları tam zamanlı olarak istihdam etme ve aynı zamanda bütçeyi dengeleme yeteneğini geliştirmelidir. İnsanları birinci, parayı ikinci plana koymalıdır. Şiddet ve aldatmaya değil, akla ve ahlaka başvurmalıdır. Tekel ve kartel biçimindeki baskıcı hükümete veya endüstriyel oligarşiye müsamaha göstermemeliyiz. Bilimsel araştırma ve yaratıcı zekâ, insanların yaşam standartlarını yükseltmek için sosyal mekanizmalar geliştirme yeteneğimizi geride bıraktığı sürece, Amerika Birleşik Devletleri'nin liberal potansiyelinin artmasını bekleyebiliriz. Bu liberal potansiyel doğru bir şekilde yönlendirilirse, Amerika Birleşik Devletleri'nin özgürlük alanının artmasını bekleyebiliriz. Sorun, sosyal icat hızımızı tüm insanların refahı hizmetinde kullanmaktır.

  Faşizm ve demokrasi arasındaki dünya çapındaki, kadim mücadele, Almanya ve Japonya'daki çatışmalar sona erdiğinde bitmeyecek. Demokrasi ancak iki şeyi başarırsa barışı kazanabilir:

  Siyasi ve ekonomik buluşların hızını artırarak, hem üretimin hem de özellikle dağıtımın, bilimsel araştırmaların, mekanik buluşların ve yönetim tekniklerinin muazzam ve giderek artan hacmiyle güç ve sıradan insanın günlük yaşamı üzerindeki pratik etkisi bakımından eşleşebilmesini sağlar. Demokrasinin hem temeli hem de özü olan manevi süreçleri en büyük yoğunlukla canlandırır.

  Hem kişisel hem de uluslararası ilişkilerin ahlaki ve manevi yönlerinin, sözde pratik insanların inkar ettiği pratik bir önemi vardır. Birey için genel refahın önemine dair bu görüş körlüğü, okullarımızın ve kiliselerimizin gerçek demokrasinin manevi önemini öğretmedeki başarısızlığının ölçüsüdür. Demokrasi, modern icatların gücünün yarattığı boşluğu etkili ve coşkulu bir eylemle doldurana kadar, savaştan sonra hem Amerika Birleşik Devletleri'nde hem de dünyada faşistlerin gücünün artmasını bekleyebiliriz.

  Savaş sonrası dönemde faşizm kaçınılmaz olarak Anglo-Sakson emperyalizmini ve nihayetinde Rusya ile savaşı destekleyecektir. Amerikalı faşistler şimdiden bu çatışmadan bahsediyor ve bunu belirli ırklara, inançlara ve sınıflara karşı duydukları içsel nefret ve hoşgörüsüzlük için bir bahane olarak kullanıyorlar.

  Ayrıca, yerel faşizm türünün herhangi bir kesim, sınıf veya dine özgü olmadığını da açıkça belirtmek gerekir. Neyse ki, faşizmin henüz herhangi bir Amerikan kesiminin, sınıfının veya dininin bakış açısında baskın bir yer edinmediği söylenebilir. Wall Street'te, Main Street'te veya Tobacco Road'da karşılaşılabilir. Hatta bazıları Potomac Nehri boyunca da başlangıç ​​izlerini tespit edebileceklerinden şüpheleniyor. Bu bulaşıcı bir hastalıktır ve hepimiz hoşgörüsüzlüğe, bağnazlığa ve kıskançlık dolu ayrıcalık iddialarına karşı tetikte olmalıyız. Ancak, sıradan insanların sağduyusuna güvenirsek ve "kimseye kin beslemeden, herkese sevgiyle" siyasi, ekonomik ve sosyal demokrasiyi pratik bir gerçeklik haline getirme büyük macerasına atılırsak, başarısız olmayacağız.

(Bkz: https://www.stat.cmu.edu/~brian/wallace-on-fascism.htm)

Amerikan Faşizmi

Yazar ve akademisyen John Ganz, Avrupa'nın savaşlar arası döneminin günümüzü nasıl şekillendirdiğini anlatıyor.

Rick Perlstein tarafından24 Ocak 2024

Timothy Snyder'ın ince hacimli kitabı "Tiranlık Üzerine: Yirminci Yüzyıldan Yirmi Ders" 2017'de çok satanlar listelerinde hızla yükselirken, ilginç bir gerçeği fark ettim: Amerika'nın son dönemdeki korkutucu siyasi dönüşünün en aydınlatıcı analizcilerinin Avrupa konusunda uzmanlaşmış akademisyenler olduğu ortaya çıktı. Snyder , Ruth Ben-Ghiat veya Richard Steigmann-Gall, Amerika'nın geçmişinde veya bugününde Almanya, İtalya veya başka yerlerde inceledikleri sağcı hareketlere benzeyen olaylar fark ettiklerinde, bunu sadece dile getirdiler; Amerikan tarihi üzerine çalışan her yüksek lisans öğrencisinin öğrendiği ve New York Times muhabirlerinin her yerden haykırdığı , Amerika'nın " istisnai " olması gerektiği gerçeğine kayıtsız kaldılar .

İki dünya savaşı arasındaki Avrupa ile günümüz ABD'si arasındaki bağlantılar üzerine düşünen en ilginç ses, her iki konuyu da inceleyen bir akademisyen olan John Ganz'a ait. Ganz'ın yakında çıkacak olan kitabı " When the Clock Broke", 1992'deki ABD'nin son derece tuhaf siyasetini aydınlatıyor; bu siyaset, Amerika'nın Trumpvari dönüşünün bazı ürkütücü habercilerini de içeriyor. Substack'teki "Unpopular Front" adlı sayfasındaki en ilgi çekici yazıları , 20. yüzyıl Avrupa sağını derinlemesine inceleyen, bilgi dolu incelemeler. En önemli dersleri ise şu: Faşizm her zaman düşündüğümüzden daha karmaşıktır.

Ganz, “Faşist propagandadan kaynaklanan ve insanların kafasından kolay kolay silinmeyen bir imaj var: Faşistlerin iktidara yükselişi,” diye açıklıyor. Bu klişe, coplarla hükümet binasına giren ve devlet iktidarını ele geçirmiş haydutların görüntüsüdür. “Bu durum bundan çok daha politiktir. Yerleşik siyasi gruplar ve elitler arasındaki müzakerelerle çok daha fazla ilgisi vardır… Bu hareketlerin hiçbiri başarıya ulaşmaya mahkum değildi. Çok fazla şans ve birçok tesadüf vardı.”

Çoğu faşist parti ve hareket—Ganz onların isimlerini biliyor ve bu olasılığı hatırlatmak için sık sık tekrarlıyor—hiçbir zaman iktidarı ele geçiremedi. Sadece dipnot olarak kaldılar. Bu, Donald Trump'ın hareketindeki tam anlamıyla gülünçlüğü , aşırı beceriksizliği ve açık deliliği dile getiren ve onu neredeyse Avrupa'yı fetheden hareketle aynı evrene yerleştirmekte zorlanan gözlemcilere hitap etmek için önemli bir içgörü. Sonuçta, Hitler'in birahane kavgacılarından oluşan küçük çetesi iktidara ulaşamasaydı, kesinlikle tam olarak bunlar kadar gülünç görünürlerdi. Ganz'ın dediği gibi, "Her şey bir süre sonra gülünç görünür, ta ki öyle olmayana kadar."

Ganz, Hitler ve Mussolini'nin iktidara gelirken şiddet içeren unsurları istikrarsızlaştırma ve korkutma amacıyla nasıl kullandıklarını, kendilerinin ise parlamentoda koalisyonlar kurarak ve liderlik rollerine yükselerek daha normal siyasi yollarla iktidara nasıl ulaştıklarını açıkladı.

Rick Perlstein'den daha fazlası

Ganz, Mussolini diktatör olduğunda bile "İtalya'daki anayasal sistemin her zaman bozulmadan kaldığını" belirtiyor. "Hâlâ kral vardı, hâlâ anayasal monarşi vardı; o başbakandı. Faşist devlet bir nevi bunun üzerine kendini dayattı." Bir süre için güçlü bir parlamenter muhalefet bile vardı: "İtalyan Komünist Partisi başkanı Antonio Gramsci, Mussolini iktidara geldikten sonra parlamentoya seçildi."

Hikaye için en az bu kadar önemli olanlar, güçlü adamla barışan ve onun kontrol edilebileceğine inanan "sorumlu muhafazakarlar"dır. Örneğin, Hitler'i şansölye yapan 1933 koalisyonunun mimarı Almanya Başbakan Yardımcısı Franz von Papen, "İki ay içinde Hitler'i öyle bir köşeye sıkıştıracağız ki, feryat edecek" demişti. Ya da 2015'te "Amerika'yı yeniden büyük yapmanın yolunu biliyor musunuz? Donald Trump'a cehenneme gitmesini söyleyin" diyen Lindsey Graham. Bu kişi, Trump kazanmaya başlayınca onu gayet beğendiğine karar vermişti.

Bu yanılgı, Bill Clinton'ın Çin'in Dünya Ticaret Örgütü'ne girmesine izin verme konusundaki düşüncesine benziyor : Siyasi sisteme radikal bir aykırı kişi getirirseniz, rasyonel davranacak ve en kötü dürtülerini dizginleyecektir. İtalya ve Almanya'daki ana akım muhafazakarlar, Mussolini ve Hitler'in sorumluluk pozisyonlarına geldiklerinde sorumlu aktörler olduklarının ortaya çıkacağını defalarca iddia ettiler. Amerikan elitleri de, Trump'ın 15 saniyeliğine normal davranmayı başardığı anlarda, bu absürt nakaratı tekrarladılar: "O anda Amerika Birleşik Devletleri başkanı oldu, nokta."

Bu, Trump'ın Kongre'nin ortak oturumuna yaptığı ilk konuşmasında bir askeri dul kadına saygı duruşunda bulunduğu sırada CNN'den Van Jones'un yorumuydu. Saygın yorumcu Karen Tumulty hâlâ bunun inanılması mantıklı bir şey olduğunu düşünüyor. Birkaç hafta önce Washington Post'ta yazdığı gibi , "2016'da, Trump'ın makamın ağırlığı altında gelişip değişeceğine inanmak hâlâ mümkündü."

1991 yapımı "Trump: Anlaşma Ne?" belgeseli (Trump başkanlık kampanyasını açıkladığında yapımcıları tarafından internette ücretsiz olarak yayınlanmıştı) onu 2016'da nasıl biri olacağının aynısı olarak zaten ortaya koymuştu. En iyi replik –ki bunu Trump'ın faşist olup olmadığını değerlendiren ilk yazıda alıntılamıştım (henüz değil, diye düşünmüştüm)– mimar Der Scutt'tan geliyordu. Donald Trump'ın iddialarından birinin doğruluğunu hesaplamak istiyorsanız: "İkiye bölün, sonra dörde bölün, cevaba daha yakınsınız" demişti. Belgesel ayrıca onun vahşi ırkçılığını ve amaçlarına ulaşmak için suçlularla sonuçsuz bir şekilde iş birliği yapmasını da belgeliyor.

İtalya ve Almanya'daki ana akım muhafazakarlar, Mussolini ve Hitler'in sorumluluk pozisyonlarına geldiklerinde sorumlu kişiler olduklarının ortaya çıkacağını defalarca iddia ettiler.

Eskiden de Karen Tumulty'ler vardı. Tarihçi Despina Stratigakos'un 2015 yılında yayımlanan " Hitler Evde" adlı kitabı , dünyanın dört bir yanındaki yayınların, Führer'in özenle oluşturduğu, kendisinden makul şeyler bekleyebileceğimiz sevimli bir taşra beyefendisi imajını nasıl sadakatle aktardığını gösteriyor; örneğin, 1939'daki Polonya yıldırım savaşından 11 gün önce New York Times'da yayımlanan şu yazı gibi : "En sevdiği dağın tepesinde siyaset, yalnızlık ve sık sık düzenlenen resmi partiler için zaman buluyor..."

Bilgili insanların bu kadar saf ve deneyimsiz olmaları, işin bu kadar geç bir aşamasında, kulağa çılgınca geliyor. Ama şimdi Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'ndan gelen raporlara kulak verin: "ABD sanayi liderleri ikinci bir Trump döneminden büyük ölçüde etkilenmemiş görünüyor, yabancı şirketlerin üst düzey yöneticileri ise dehşete kapılmış durumda." Etkilenmemiş olanlardan biri şöyle yanıtladı: "Avrupalıların başkanlık kararnamelerinin ne kadar zayıf olduğunu anladığından emin değilim. Bizim bir adalet sistemimiz var... dünyanın sonu olmayacak." Bir diğeri ise Trump'ı "sadece havlayan, icraatı olmayan" biri olarak nitelendirdi ve 2020 seçim sonuçlarını bir kenara bırakmasının sadece boş laf olduğunu söyledi. Ayrıca, "politikalarının çoğu doğruydu."

Buna #vonPapenizm deyin. #vonPapenizm hepsi bir arada.

Ganz ile yaptığım görüşmeden çıkardığım sürprizlerden biri, Trump'ın bir bakıma " plus fasciste que les fascistes" (faşistlerden daha faşist), yani en azından yükselişlerinin başlangıcında Avrupalı ​​öncüllerinden daha pervasız ve kabadayı bir lider olmasıydı.

Ganz, “Bu hareketlerin liderleri, faşist paramiliter güçleri nasıl kullanacakları konusunda çok dikkatli olmak ve elitlere bunların kontrol altında tutulabileceğine dair örtülü bir söz vermek zorundaydılar,” diyor. “Bu, her zaman ellerinin altında bulundurmaları gereken bir şeydi, değil mi? Ama bazen bu insanların [Hitler ve Mussolini'ye] faydalarından daha fazla sorun çıkardıkları hissi uyandı.”

(Bkz: https://prospect.org/2024/01/24/2024-01-24-american-fascism-john-ganz/)

Amerikan Faşizmi Üzerine Notlar

Harold Brodkey'in Kehaneti

Colin Marshall tarafından

6 Kasım 2025

Başlığı güncel olsa da, Harold Brodkey'nin 1992 tarihli "Amerikan Faşizmi Üzerine Notlar" adlı makalesi muhtemelen bugün yayınlanamazdı. Okurken, makalenin argümanının "keskinleştirilmesi" (notlardan ziyade bir argüman sunduğu varsayımına dayanarak) veya en azından biraz akademik-gazetecilik ağırlığı kazandırmak için bir iki jeopolitik uzmanın sözlerinin eklenmesi yönündeki kaçınılmaz editörlük taleplerini neredeyse duyabiliyorsunuz. Brodkey'nin ilk yazdığı zaman bile makalenin yayınlanabilir olduğu söylenemez, zira ancak birkaç yıl sonra, 1996'da AIDS'ten ölümünden birkaç yıl sonra yayınlanan "Deniz Savaşları Kuru Toprakta" adlı derlemesinde yer aldı . Bununla birlikte, otuz yıldan fazla bir süre sonra tekrar incelendiğinde, Brodkey'nin "birincil Amerikan geleneği" olarak adlandırdığı liberalizmin gerilemesi hakkındaki önemli gözlem ve spekülasyon seli, Donald Trump'ın iktidarı döneminde yayınlanan faşist bir Amerika Birleşik Devletleri'ne dair birçok endişeli kehanetten çok daha az gözden çıkarılabilir görünüyor.

Brodkey'nin görüşüne göre, 90'ların başlarında, "etnik çeşitlilik" ( "eritme potasının işe yaramaması" nedeniyle ortaya çıkan) ve "yeni federalizm" (artık federal ve eyalet hükümetleri arasındaki bir dinamiği değil, ABD ile tüm dünya arasındaki bir dinamiği ifade eden) tanrıları başarısız olmuş, ikisi de "yeni bir topluluk duygusu" veya "işe yarar bir Amerika anlayışı" üretmemiştir. Gayrimenkul "artık o kadar pahalı ki, alt kademedeki insanların, miras yoluyla para almış olsalar bile, bir ev veya evin büyük bir kısmını satın almaları çok zor." Hükümet "Amerikan üretimini veya Amerikan ihracatını, dışarıdan gelenlere kapalı çok sofistike yollar dışında desteklemiyor." İlham vermeyen Demokrat programı "düzen, daha fazla hükümet, daha merkezi bir hükümet talebine" indirgeniyor; Cumhuriyetçilerin sürekli "yağmalama" çıkarları var, ancak "Amerikan büyüklüğü ve Amerikan üstünlüğü sloganlarının ötesinde açık bir programları" yok.

O dönemde, Amerika'da faşizmin habercilerini görmek bazı okuyuculara akıl almaz bir provokasyon gibi gelirdi; şimdi, ikinci Trump başkanlığında, bu klişe bir durum. Ancak 1992'de –şimdi büyük ölçüde Amerikan refahı, istikrarı ve siyasi uzlaşması dönemi olarak hatırlanan bir on yılın başlarında– Brodkey bir şeylerin dağıldığını hissetmişti. "Amerikan Faşizmi Üzerine Notlar"da, "toprak, kök salma ve anlam" gibi "mutlak değerlere" duyulan "mutlak bir açlıkla" yönlendirilen "haklarından mahrum bırakılmış bir sınıfı" tasvir etti; bu sınıf, "eğer onları sosyal olarak utandırmayan, aksine onlara benzeyen tek bir her amaca uygun liderin egoizminden faydalanacaktı." O dönemdeki eleştirmenler, denemeyi on iki yıllık Reagan ekonomisinin etkilerine bir yanıt olarak nitelendirdiler, ancak ne Ronald Reagan ne de başka bir figür, Brodkey'nin Amerikan faşizmi üzerine yaptığı, dolaylı olarak kişisel hafızaya dayanan ve onun tarafından yapılandırılan düşüncesinde belirleyici bir rol oynamaz.

Brodkey'nin "programatik" yabancı düşmanlığı, "toprak genişlemesi için vatansever talepler" ve "liberalizmin ahlaki ve siyasi doktrinlerindeki gerçek veya hayali tehditlere karşı duyulan tiksinti" hakkındaki söylemleri, 2020'lerin okuyucularına tanıdık, hatta neredeyse sıkıcı gelecektir. Bugün, ABD'de faşist bir rejimin olasılığı üzerine sıradan gazeteciler, blog yazarları, akademisyenler, yorumcular tarafından kaleme alınan yorum ve spekülasyonlarla boğuşuyoruz ve hatta tüm bunları dikkatle takip eden bizler bile tek bir görüşün ayrıntılarını hatırlamakta zorlanıyoruz; her biri o an için yeterince ikna edici, ancak tarayıcı sekmesinin kapanmasından kısa bir süre sonra unutuluyor. Brodkey'nin yazısının hem etkileyici hem de sinir bozucu birçok akılda kalıcı özelliği, onun bir kurgu yazarı olmasından ve dahası, belirsiz, muğlak durumları olayların ortasından algılama biçimini yorulmadan, hatta takıntılı bir şekilde keşfetmeye kendini adamış bir kurgu yazarı olmasından kaynaklanmaktadır .

Brodkey bugün, eğer hatırlanıyorsa, genel olarak son derece samimi otobiyografik kurgu yazarı ve özellikle de iddialı ama başarısız bir otobiyografik eseriyle hatırlanıyor. 1958'de kısa öykü derlemesi İlk Aşk ve Diğer Kederler ile kendini kanıtladıktan sonra, Harold Bloom tarafından "Amerikan Proust" olarak ilan edilen ve Amerikan edebiyatının bir sonraki büyük yıldızı olarak ün kazandı ve bu ünü on yıllarca sürdürdü. Ancak ilk uzun romanı Kaçak Ruh'u ancak 1991'de yayımlayabildi . Bu uzun süre gecikmiş eserin aldığı tepkiler, bazen anlatıldığı kadar acımasız olmasa da, kesinlikle beklediği veya umduğu gibi değildi. (" Kaçak Ruh , hakkında bunu söylemek isteyeceğiniz son kitap," dedi Newsweek , "ama yeniden yazılması gerekirdi.")

Kaçak Ruh'un uzun süren oluşum sürecinde Brodkey, en azından bazı masraflarını gazetecilikle karşıladı. Kuru Toprakta Deniz Savaşları, William Shawn ve Tina Brown yönetimleri boyunca New Yorker'a uzun yıllar katkıda bulunan Brodkey'nin kurgusal olmayan yazılarının temsili bir seçkisini içeriyor . Siyaset veya popüler kültür üzerine olanlar genellikle seksenlerin sonlarından veya doksanların başlarından kalma olup, o dönemde ABD'nin kültürel gündeminde olan konuları ele alıyor: 1992 başkanlık tartışmaları, 1993 Akademi Ödülleri töreni, video mağazaları, "Woody Allen karmaşası". Benzer şekilde doğrudan bir haber konusunun olmaması, editörlerin "Amerikan Faşizmi Üzerine Notlar"ı yaşamı boyunca ele almamalarının bir nedeni olabilir, ancak denemenin dolambaçlı, parçalı biçimi de muhtemelen rol oynamıştır. Sonunda onunla karşılaşan eleştirmenler çelişkili şekillerde tepki verdiler. Observer'da Sea Battles'ı değerlendiren Susie Linfield, "Dağınık yaklaşımı, son derece kehanet içermeyen ve tek kelimeyle inandırıcı olmayan 'Amerikan Faşizmi Üzerine Notlar'da en dip noktasına ulaşıyor" diye yazdı ; Washington Post'ta Sanford Pinsker ise yazıyı "ülkemizin sağa doğru kaymasının ürkütücü derecede kehanet niteliğinde bir değerlendirmesi" ve "zamanın sınavından fazlasıyla geçmiş" olarak nitelendirdi.

1930'da doğan Brodkey, FDR dönemini hayatının şekillendirici bir dönemi olarak hatırlıyordu. (Hatta Roosevelt'in bile "karizmatik, tek liderli, kanunsuz liderliği oldukça ileri götürdüğünü" ve "neredeyse faşist yapılar"a sahip işçi sendikalarının ortaya çıkmasına izin verdiğini belirtiyor.) Yazılarında, İkinci Dünya Savaşı öncesi Amerika'yı -ki bu Amerika artık yaşayanların hafızasından neredeyse tamamen silinmiş durumda- karakterlerinin sesleriyle ve kendi sesiyle sık sık dile getiriyordu. 1995 yılında New Yorker'da yayınlanan, ünlü gazeteci Walter Winchell'in altın çağını konu alan bir makalesinde şöyle yazmıştı: "Nüfusu İngiltere, Fransa veya Almanya'nın iki üç katı olan, ancak çok daha az organize veya merkezileşmiş bir ülke vardı. İnsanların kök mahzenleri ve buzdolapları vardı, kışlık montları yoktu ve Washington küçük bir Güney kasabasıydı . " “Etnik ayrılıklar aşırı ve çoğu zaman şiddet içeriyordu. Bugünle kıyaslandığında, ulusal yapılar açısından çok az şeyimiz vardı ; sadece demiryolları, radyo ağları, Hearst gibi birkaç gazete zinciri ve 'ulusal' dergiler.”

Yirminci yüzyıl boyunca, onu bir arada tutacak bir "kırsal asalet" olmadığı için, "küçük kasaba Amerikası" -tüm o tarım bölgeleri, o kök mahzenleri, o ucuz dükkanlar- "kaybolmuştu". Ve onlarla birlikte, "bu kadar büyük bir ülke olmanın verdiği güven" de kaybolmuştu; Brodkey'in gördüğü gibi, Amerika'nın büyüklüğü demokratik karakterinin bir ön koşuluydu. Amerikan halkı şehirlerde ve ardından banliyölerde yoğunlaştıkça, giderek daha baskın hale gelen kitle iletişim araçlarına yöneldikçe, giderek daha kolay manipüle edilebilir hale geldi: "Şimdi nüfus daha yoğunlaşmış durumda ve yakın kontrol için teknolojik araçlar mevcut." Aynı zamanda, bir zamanlar ABD sistemini bir arada tutan "orantılı olarak büyük orta sınıf" küçüldükçe, Brodkey, en azından bir açıdan, yirminci yüzyılın sonlarındaki Amerika'nın gençliğindekine daha çok benzediğini, daha az değil, gördü. “Bugün dünya çapında yaşananlar,” diye yazıyor “Amerikan Faşizmi Üzerine Notlar” adlı eserinde, “eski veya yeni veya nispeten yeni sosyal sınıfların iki sosyal sınıfa yeniden örgütlenmesidir: ekonomik ve teknolojik olarak gelişmiş olanlar ve başarısız, köksüz ve gelişmemiş olanlar.” Winchell hakkındaki denemesinde ise bu noktayı daha açık bir şekilde ifade ediyor: “Gençliğimde (Reagan'dan beri olduğu gibi) iki ana sosyal sınıf vardı: önemli insanlar ve değersiz nüfus.”

Brodkey'nin "köksüz sınıf" hakkındaki tartışması, üyelerinin "becerileri ve duyguları kolayca aktarılamadığı için Amerika'ya bağlı" olduklarını belirtiyordu ve bu tartışma, alt orta sınıf yoksunluğunun (ve daha kötüsünün) ayrıntılarıyla dolu çocukluk ve ergenlik dönemine dair kurgusal eserlerinde daha doğrudan ele aldığı kişisel deneyimlerinden besleniyordu. Annesinin ölümünden sonra babasının kuzeni tarafından küçük yaşta evlat edinilen Brodkey, Harvard'dan (hala toplumun en üst kademelerine hızlı bir bilet sunabilen birkaç kurumdan biri) mezun olmadan önce St. Louis banliyölerinde mütevazı bir şekilde büyüdü ve ardından New York'a gitti. Kurgusal eserleri mütevazı Orta Batı çocukluğuna odaklanırken, denemelerinde sık sık Dorothy Parker ile tanışıklığına, Elizabeth Taylor ile bir akşam yemeğine ve benzerlerine atıfta bulunuyordu. 1986 tarihli bir yazısında, "Bir anket yapılırsa, Amerika'da en çok imrenilen hayatlardan birine sahip olduğum ortaya çıkabilir" diye yazmıştı. “Evden çalışıyorum—serbest çalışan olarak—Broadway'in üst katındaki on dördüncü kattaki bir dairede, Manhattan'ın tamamını gören bir manzaraya sahibim.” Bu türden sosyal yükseliş günümüzde nadir hale geldi ve Brodkey'nin gerçek hayattaki öyküsüne tarihi kurgu havası katıyor.

Edward Luttwak, 1994 yılında London Review of Books'ta yayınlanan "Faşizm Neden Geleceğin Dalgasıdır?" başlıklı makalesinde, hızlanan ekonomik küreselleşme ve yapısal değişimden kaynaklanan "çalışan insanların tamamen eşi benzeri görülmemiş kişisel ekonomik güvensizliğini" teşhis etti. Mevcut siyasi aktörlerin bu durumu ele alma konusundaki isteksizliğinin, çalışan insanlara ne kadar şüpheli olursa olsun ekonomik güvenlik vaat eden "ürün odaklı bir faşist parti" için "geniş bir alan" bıraktığını savundu. Richard Rorty, 1998 yılında yayımlanan " Ülkemizi Başarmak: Yirminci Yüzyıl Amerika'sında Solcu Düşünce" adlı kitabında bu analize başvurdu . Kitabın satışları, 2016 seçimlerinden sonra, mülksüzleştirilmiş "banliyö dışı seçmenlerin" sonunda "güçlü bir lider aramaya başlayacağını" öngören bir bölümün internette yayılmasıyla büyük ölçüde canlandı.

Bir bakıma şaşırtıcı olan, Brodkey'nin "Amerikan Faşizmi Üzerine Notlar" adlı eserini Luttwak ve Rorty'nin kehanetlerinden önce yazmış olmasına rağmen, hiçbir ana akım liberal derginin henüz Trump'ın yükselişini öngördüğüne dair bir referans vermemiş olmasıdır. Brodkey'nin adı belki de artık çok unutulmuş bir isim haline gelmiştir. Yine de, bir zamanlar o ve Trump aynı başlıkta anılabiliyordu: özellikle 1989 yazında, Nora Ephron'un Esquire'da Amerikan şöhreti ve bunu açıkça arzulayan figürler hakkında bir makale yayınladığı zaman . Ephron, Trump hakkında şöyle yazmıştı: "Ünlü olmak istiyor. İnsanların onun hakkında konuşmasını istiyor. İnsanların onu fark etmesini istiyor. İnsanların onun hakkında yazmasını istiyor. İnsanların ondan imza istemesini, onu tanımasını ve özel hayatına müdahale etmesini istiyor." "Ara sıra sergilediği kaba davranışlar dışında, aklı başında hiç kimsenin yapmadığı bir şekilde şöhretin tadını çıkarıyor gibi görünüyor ve bu nedenle hiçbir sağduyuya, zekaya veya zevke sahip olmaması önemsiz. Adam uyum sağlamış ." Harold Brodkey'e gelince, okuyucusuna onu tanıdığınızı garanti ediyor: "Edebiyatçı, zamanımızın en ünlü yayınlanmamış romanının ünlü yazarı... yakın zamanda eşiyle birlikte People dergisinde Çift olarak yer alan aynı Harold Brodkey ."

1988'de Brodkey, New York dergisinin kapağında yer alan ("DAHİ") bir makalenin konusu olmuş ve "Ölümümden sonra keşfedilmeyi amaçlayan biri gibi yazıyorum" diye övünmüştü. Donald Trump'ın bir şekilde sürekli yaptığı gibi zirveye çıkamamış olabilir, ancak bazı açılardan daha da büyük bir Amerikan hırslı insanıydı. Böyle biri olarak, bir Amerikan hırslısını tanımaya ve bu kişilik tipinin geniş ölçekte toplum ve kültür üzerinde yaratabileceği olumsuz etkileri fark etmeye de oldukça yatkındı. Sonuçta, üst Broadway'de, başarı odaklı ABD kitle toplumunun hem aşırı büyümüş hem de garip bir şekilde boşaltılmış dürtülerini kaydedebileceği bir yer edinmişti. "Bunun bir kısmı New York entelektüellerinin, filmlerin, din adamlarının ve diğer liderlerin başarısızlığından kaynaklanıyor," diye öne sürüyor "Amerikan Faşizmi Üzerine Notlar" adlı eserinde. “Topluluğu anlamaya çalışmak için bile yeterli bir girişimde bulunmadılar. Eski kalıpları, idealizmi ve mutlakiyetçiliği kullanarak bir pozisyon oluşturuyorlar, burada olanı gözlemlemekte başarısız oluyorlar.”

Herhangi bir ölçüte göre ve "iki çift ebeveynli ve hurdacı bir babaya sahip, St. Louis'li, yarı eğitimli bir Yahudi" olduğu ve "Wordsworth veya Milton'ın kabaca eşdeğeri" rolünü oynamaya hazır olmadığı yönündeki itirazlarına rağmen, Brodkey kesinlikle "New York entelektüelleri" arasında sayılırdı. Yine de o, öncelikle kendi deneyimlerinin ve bunların hafızasının uzun, dolambaçlı koridorlarında yankılarının bir gözlemcisi olarak kaldı. Bir bakıma, bu duyarlılık aslında 90'ların siyasi-kültürel atmosferine çok uygundu; o dönemde "işsizlik, şiddet, cinsiyet sorunları, kürtaj, az ya da çok devlet müdahalesi" gibi ulusal siyasi konular hakkındaki söylem, "her seçmenin kişisel tanıdıklığından bildiği şeye" dönüşmüştü: ve bu gerileme hızla devam etti.

Brodkey hangi koşulları gözlemledi? 1992'de bile "eski Amerikan orta sınıfının yok olduğunu", geriye kalan dağınık üyelerinin yalnızca borsa, vergi sistemi ve "birbirine kenetlenmiş üniversite ağı" gibi kurumlara katılımıyla tanımlandığını. Çoğu, "kültürü veya daha önce Amerikan eğitimini, siyasetini ve Amerikan siyasi gerçekliklerini oluşturan grupların ve sınıfların etkileşimini korumak için fazla bir şey yapamayan" izole banliyölerde yaşıyor. Bunun sonucunda "siyasi ve sosyal denge" kaybı nedeniyle, yerel gerçekliğin farkındalığı yerini kitlesel fantezinin cazibesine bırakmıştır. "Ahlaki meseleler karmaşık ve iç içe geçmiştir. Jüri sistemi zımnen tüm meselelerin tartışılabilir olduğunu savunur. Ve öyledirler. Ve zaman her şeyi değiştirir. Ve değiştirir. Yargılama, haklar ve görevler karmaşık meselelerdir." Sağduyu, ama aynı zamanda "neredeyse tüm kültür, edebiyat, tarih, felsefe, hatta din, incelenip üzerinde düşünüldüğünde bize bunu söyler. Sağduyunun kaybolması, kültürün azalması ve hayal edilenin ve hayal gibi olanın ilerlemesi, toplumsal tehlikenin açık işaretleridir."

Brodkey'nin "Amerikan Faşizmi Üzerine Notlar"da karşı çıktığı şey, ideolojinin kendisinden ziyade, gerçekliğe karşı artan sabırsızlığı "günümüzdeki dil kullanımımıza yerleşmiş" olan "mutlakiyetçi bir idealizm"di. Deniz Savaşları'nın kapanış yazısında biraz iddialı bir şekilde ifade ettiği gibi, yazarlık misyonunu, bu durumu değiştirmek olarak belirlemişti.

Elbette daha adil ve esnek bir dil ve daha adil bir dünya; aramızda hayırseverlik ruhunun artması; giderek daha fazla insanın daha çok mutluluk bulması; ve yaşamdan zevk alma ve ilgi duyma duygusunun genişlemesi, bunların daha fazlası mantıklı bir şekilde dile getirilebilir, daha fazlası dile dökülebilir.

Dilin kendisini "dile getirilmiş bilinç" olarak tanımladı; bu, kendine özgü düzyazısı argüman değil düşünce biçimini alan bir yazar için uygun bir kavramdır. Ortaya çıkan eser, kendi önyargılarını ya da herhangi bir türden geleneksel anlatıları veya sonuçları okşayan sonuçlar arayan, sürekli olarak siyasi görüşlü okuyucuları tatmin etme olasılığı düşük. Bugün Amerikan faşizmi konusunu yenilmez bir kesinlikle ele almaya hazır çok sayıda yorumcu olabilir, ancak Harold Brodkey gibi yazarlar

artık yok.

(BKz: https://thepointmag.com/politics/notes-on-american-fascism/)

Trump, ABD'yi 66 uluslararası kuruluştan geri çekti

  • Trump, 31'i BM bünyesinde olmak üzere ABD'yi 66 uluslararası kuruluştan geri çekti.

08.01.2026

Bloomberg Hd

ABD Başkanı Donald Trump, aralarında 31 Birleşmiş Milletler (BM) kuruluşunun da olduğu toplam 66 uluslararası kuruluştan ABD'nin geri çekilmesini öngören başkanlık kararnamesine imza attı.

Beyaz Saray'dan yapılan yazılı açıklamada, Trump'ın bugün imzaladığı başkanlık kararnamesine atıf yapılarak, ABD'nin toplam 66 uluslararası kuruluştan geri çekildiği belirtildi.

Açıklamada, "Bugün Başkan Donald Trump, artık Amerikan çıkarlarına hizmet etmeyen 66 uluslararası kuruluştan ABD'nin çekilmesini emreden bir başkanlık kararnamesini imzaladı." ifadesine yer verildi.

Söz konusu kararın, ilgili uluslararası kuruluşların "Amerikan ulusal çıkarlarına aykırı hareket etmesinden" dolayı alındığına dikkat çekilen açıklamada, 31'i BM nezdinde olmak üzere toplam 66 uluslararası kuruluştan ABD'nin hem katılım hem de finansman olarak çekileceği kaydedildi.

Beyaz Saray'ın açıklamasında hangi kuruluşlardan geri çekileceği bilgisi ise paylaşılmadı.

ABD Başkanı Trump, 20 Ocak 2025'te başladığı ikinci başkanlık döneminin ilk günlerinde Paris İklim Anlaşması ve BM İnsan Hakları Konseyi'nden çekilmiş, Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı'na (UNRWA) gönderilen fonları ise durdurmuştu.

(Bkz: https://www.bloomberght.com/trump-abd-yi-66-uluslararasi-kurulustan-geri-cekti-3765638)

Trump: 2027'de savunma bütçemiz 1,5 trilyon dolar olmalı

  • ABD Başkanı Donald Trump, 2027 yılındaki savunma bütçelerinin 1,5 trilyon olması gerektiğini ifade ederek, "Bu, uzun zamandır hak ettiğimiz hayalimizdeki orduyu kurmamızı sağlayacak ve düşmanımız kim olursa olsun güvende olmamızı sağlayacaktır." dedi.

07.01.2026

Bloomberg HD

ABD Başkanı Donald Trump, 2027 yılındaki savunma bütçelerinin 1,5 trilyon olması gerektiğini ifade ederek, "Bu, uzun zamandır hak ettiğimiz hayalimizdeki orduyu kurmamızı sağlayacak ve düşmanımız kim olursa olsun güvende olmamızı sağlayacaktır." dedi.

Trump, ABD merkezli Truth Social hesabından yaptığı paylaşımda, Amerikan ordusunun bütçesine ilişkin açıklama yaptı.

Açıklamasında Trump, "Senatörler, Kongre üyeleri ve diğer siyasi temsilcilerle uzun ve zorlu müzakerelerin ardından, ülkemizin iyiliği için özellikle bu çok çalkantılı ve tehlikeli zamanlarda, 2027 yılı askeri bütçemizin 1 trilyon dolar değil, 1,5 trilyon dolar olması gerektiğine karar verdim." ifadelerini kullandı.

Söz konusu bütçe farkının gümrük tarifelerinden elde edilecek gelirlerden karşılanacağını savunan Trump, "Bu, uzun zamandır hak ettiğimiz hayalimizdeki orduyu kurmamızı sağlayacak ve düşmanımız kim olursa olsun güvende olmamızı sağlayacaktır." değerlendirmesini yaptı.

Trump, söz konusu savunma bütçesine ulaşmaları durumunda "benzersiz bir askeri güç oluşturabileceklerini" dile getirdi.

Dünyada en yüksek savunma harcamasını yapan ülke olan ABD, 2026 mali yılı için 901 milyar dolarlık savunma bütçesini kabul etmişti.

Yırtıcı Amerika: Donald Trump ABD dış politikasını nasıl değiştiriyor ve müttefikler şimdi ne yapmalı?

Salı, 5 Ağustos 2025 - Moreno Bertoldi, Marco Buti, Project Syndicate

Beyaz Saray'a döndüğünden beri Donald Trump, dış yardımları kesti ve uzun süredir müttefik olan ülkeleri sindirmek için ABD'nin ekonomik gücünü bir silah olarak kullandı; bu da yönetiminin çok taraflılığı terk ettiğinin altını çiziyor. Avrupa, ABD ile birlikte veya onsuz daha kapsayıcı bir uluslararası düzen kurarak karşılık vermelidir.

Aylar içinde, Amerika Birleşik Devletleri'nin hem uluslararası rolü hem de küresel konumu derin bir dönüşüm geçirdi. Başkan Donald Trump'ın ikinci döneminin başlangıcından bu yana, eski Dışişleri Bakanı  Madeleine Albright tarafından kurallara dayalı çok taraflı düzeni savunan  " vazgeçilmez ulus " olarak tanımlanan ülke, hızla sömürücü bir süper güce dönüştü.

ABD dış politikası, küresel sistemin istikrarını ve bütünlüğünü korumak yerine, Trump yönetiminin elindeki siyasi, ekonomik, diplomatik ve askeri araçların kullanımı ve kötüye kullanımı yoluyla hem düşmanlardan hem de müttefiklerden kaynak elde etmeye yönelmiş gibi görünüyor.

 

"En güçlü olan her zaman en iyisidir."

Nobel ödüllü iktisatçılar  Daron Acemoglu  ve  James Robinson, 2012 yılında yayınladıkları " Uluslar Neden Başarısız Olur? " adlı kitaplarında,   sömürücü kurumları "toplumun bir kesiminden gelir ve serveti sömürerek başka bir kesimine fayda sağlamak üzere tasarlanmış kurumlar" olarak tanımlamışlardır.

Dolayısıyla, kaynakları sömüren bir süper güç, dünyanın geri kalanından elde ettiği zenginliği ve geliri kendi vatandaşlarına – veya Trump'ın Amerika'sında olduğu gibi, genellikle en ayrıcalıklı ve siyasi bağlantıları olan bir alt kümesine – aktarmayı amaçlar.

Trump yönetimi, politikalarını haklı çıkarmak için, başta ABD'nin on yıllardır diğer ülkeler tarafından sömürüldüğü ve artık bu algılanan haksızlıkları düzeltmesi gerektiği inancı olmak üzere, köklü kırgınlıkları bir silah olarak kullandı.  Ekonomist  Richard Baldwin , yakın zamanda yayımlanan "Büyük Ticaret Saldırısı " adlı kitabında  bu kırgınlıklar yumağına "şikayet doktrini" adını veriyor.

Trump'ın  2 Nisan'da açıkladığı ve  küresel ticaret savaşının başlangıcını işaret eden "Kurtuluş Günü" gümrük vergileri, çarpıcı bir örnek teşkil ediyor:

"On yıllardır ülkemiz, yakın ve uzak, dost ve düşman ülkeler tarafından yağmalandı, talan edildi ve talan edildi. Amerikan çelik işçileri, otomobil işçileri, çiftçiler ve yetenekli zanaatkarlar - bugün aramızda birçoğu var - gerçekten çok büyük acılar çektiler."

Yabancı liderlerin işlerimizi çalmasını, yabancı dolandırıcıların fabrikalarımızı yağmalamasını ve yabancı yağmacıların bir zamanlar güzel olan Amerikan hayalimizi paramparça etmesini acı içinde izlediler."

Bu şikayetlerin çoğu elbette ya abartılmış ya da uydurulmuştur.

Bunlar öncelikle Trump'ın eylemlerini haklı çıkarmak için kullanılan retorik araçlardır. Gerçekte, gündemini yönlendiren ilke, 17. yüzyıl Fransız masal yazarı Jean de La Fontaine tarafından en iyi şekilde ifade edilmiştir: "En güçlü argüman her zaman en iyisidir."

Endişe verici bir şekilde, çok az dünya lideri ABD dış politikasındaki değişimin tam boyutunu kavrayabiliyor ya da bunu inkar ediyor. Avrupa liderlerinin çoğu da dahil olmak üzere birçok kişi, karşılıklı yarar sağlayan anlaşmaların hala mümkün olduğu yanılsamasına tutunuyor.

Ancak Trump'ın son eylemleri, eski kuralların artık geçerli olmadığını açıkça ortaya koydu.

 

Trump'ın sıfır toplamlı gündemi

ABD dış politikasında büyük ve potansiyel olarak kalıcı bir değişimin uyarı işaretleri görmezden gelinemeyecek kadar açık: ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı'nın (USAID) dağıtılması; Dünya Sağlık Örgütü'nden ve 2015 Paris iklim anlaşmasından çekilme; Başkan Yardımcısı JD Vance'in Avrupa'ya her adım attığında uzun süredir müttefik olan ülkelere karşı sergilediği açıkça belli olan küçümseme; Ukrayna'nın askeri yardım karşılığında geniş mineral kaynaklarını teslim etmesinin talep edilmesi; ve kapsamlı, ayrım gözetmeyen gümrük vergilerinin uygulanması.

Bu gelişmelerin hepsi aynı sonuca işaret ediyor: vazgeçilmez ulus, açgözlü bir ulusa dönüştü.

USAID'in kapatılması, Trump yönetiminin önceliklerinin belki de şimdiye kadarki en açık göstergesidir. Bu ne rastgele bir karardı ne de Elon Musk'ın yanlış adlandırılmış Hükümet Verimliliği Departmanı (DOGE) tarafından uygulanan kötü tasarlanmış bir algoritmanın sonucuydu. Bu, kasıtlı ve açıklayıcı bir siyasi karardı.

 

Sonuçta, kaynakları bolca kullanan bir süper güç, sırf iyi niyet kazanmak için diğer ülkelere yardım ederek kaynaklarını "israf etmez".

Kalkınma yardımı, yoksulluğun azaltılması ve insani yardımı "Önce Amerika" gündemiyle ilgisiz gören Trump yönetimi, Afrika'da HIV/AIDS önleme ve araştırmalarına yönelik fonları kesti, Küresel Güney'de aşı dağıtımına verilen desteği azalttı ve yoksul ülkelerden gelen sığınmacı ve göçmenlere kapıyı fiilen kapattı.

Trump'ın iklim değişikliğini inkar etme konusundaki uzun ve iyi belgelenmiş geçmişi göz önüne alındığında, ilk döneminde yaptığı gibi ABD'yi Paris Anlaşması'ndan çekme kararı hiç de şaşırtıcı değil.

Ancak yerli üretim fosil yakıtların agresif bir şekilde teşvik edilmesi, elektrikli araç (EV) vergi indirimlerinin geri alınması ve ticaret ortaklarını daha yüksek gümrük vergilerinden kaçınmak için ABD enerjisini piyasa fiyatlarının üzerinde satın almaya zorlama çabaları,   mevcut ABD politikalarının sömürücü doğasını vurgulamaktadır.

Bu adımlar, temiz enerji sübvansiyonlarının kaldırılmasının ve ABD'nin uluslararası iklim fonlarına yaptığı katkıların durdurulmasının olumsuz dışsallıklarını daha da artırıyor.

Diğer ülkeler, özellikle daha fakir olanlar, maliyetlerin büyük kısmını üstlenecekler.

Elbette Trump, Amerika'nın müttefiklerinin savunmaya daha fazla ve daha iyi harcama yapması ve ABD'ye olan askeri bağımlılıklarını azaltması gerektiği yönündeki argümanında haksız değil.

Ancak ABD, NATO Antlaşması'nın 5. maddesine (bir üyeye yapılan saldırının tüm üyelere yapılmış saldırı sayılacağını belirten madde) olan bağlılığını yeniden teyit etme koşulu olarak, müttefiklerinin gerçek güvenlik ihtiyaçlarını derinlemesine değerlendirmeden, onlara keyfi olarak GSYİH'lerinin %5'i oranında savunma harcaması hedefi dayatmıştır.

Avrupa ülkelerinin askeri teçhizatlarının yaklaşık üçte ikisini ABD'den satın aldığı göz önüne alındığında   , yeni yükseltilen harcama hedefleri, artan talep nedeniyle genellikle şişirilmiş fiyatlarla Amerikan silahlarının satın alınmasında bir artışa yol açacaktır. Haziran ayındaki NATO zirvesinin ardından, Avrupa'dan ABD'ye büyük bir kaynak transferi başlamıştır ve aynı durum Amerika'nın Asya'daki müttefikleri için de geçerlidir.

Trump'ın dış politika gündeminin ardındaki sömürücü mantık, özellikle Ukrayna'da belirgin bir şekilde ortaya çıktı.

 

Askeri yardım karşılığında tazminat talep eden   Trump yönetimi, Ukrayna'yı, ülkenin geniş mineral rezervlerinin gelecekteki satışlarından elde edilecek kârın büyük bir kısmını ABD'ye veren yırtıcı bir anlaşmayı imzalamaya zorladı.

Daha yakın zamanlarda, Rusya'nın Ukrayna şehirlerine yönelik devam eden füze saldırılarına karşılık olarak, ABD,   NATO'nun Avrupa üyesi ülkelerinin masrafları karşılaması şartıyla Ukrayna'ya füze savunma sistemleri ve silah tedarikine yeniden başlamayı kabul etti .

Ticaret söz konusu olduğunda, Trump'ın ilk başkanlık kampanyasından bu yana stratejisi, Amerika'nın ekonomik ortaklarını boyun eğmeye zorlamak olmuştur. Trump için ticaret müzakeleri sıfır toplamlı bir oyundur; açık bir kazanan (ABD) ve açık bir kaybeden (diğer herkes) vardır.

Karşılıklı yarar sağlayan anlaşmalar fikri ona tamamen yabancı geliyor.

En iyi ihtimalle, teslimiyet şartları müzakere edilebilir.  Son olarak,  onlarca ülkeden gelen çok çeşitli mallara yönelik keyfi "karşılıklı" gümrük vergilerinin 1 Ağustos'ta yürürlüğe gireceğini açıklaması bunun en önemli örneğidir.

Dahası, Trump, gümrük vergilerini -ve ABD'ye yatırım yapmayı reddeden yabancı şirketlere karşı misilleme tehditlerini- kullanarak üretken kaynakları Amerikan ekonomisine yönlendiriyor.

Ancak verdiği sözlere rağmen, kaynakların bu şekilde sömürülmesi ABD imalat sektörünün altın çağını yeniden canlandırmayacak. Aksine, küresel tedarik zincirlerini bozacak ve israfçı, kârsız girişimleri teşvik edecektir.

 

Avrupa'nın liderlik sırası geldi.

Amerika'nın bir kaynak çıkarma süper gücüne dönüşümü, ABD'ye kalıcı faydalar sağlamadan önemli ekonomik hasara yol açacaktır. Kaynak çıkarımından elde edilecek kısa vadeli kazanımlar, muhtemelen maliyetleriyle dengelenecektir: politika belirsizliğinden kaynaklanan daha yavaş büyüme, gümrük vergileriyle körüklenen enflasyon, genişleyen makroekonomik dengesizlikler ve kaynakların verimsiz tahsisi – Trump'ın savunduğu kaynak çıkarma modelinin doğasında bulunan bir özellik.

Avrupa Birliği, ideal olarak diğer büyük demokrasilerle koordinasyon içinde, alternatif, sömürücü olmayan bir çok taraflılık modeli geliştirme fırsatına ve sorumluluğuna sahiptir. Bu çaba iki temel adımla başlamalıdır.

İlk olarak, USAID'in dağıtılması  60 milyar dolarlık bir finansman açığı yarattı .

 

AB kurumları ve üye devletlerden oluşan insani yardım ve kalkınma girişimi Team Europe, yaklaşık 90 milyar avroluk (105 milyar dolar) bütçesinin bir kısmını yeniden tahsis ederek bu açığı kapatmaya başlamalıdır. Bu, dünyanın en yoksul ülkelerindeki temiz enerji projelerine daha güçlü destek verilmesiyle birlikte yapılmalıdır.

AB, örnek teşkil ederek diğer gelişmiş ekonomileri de benzer taahhütlerde bulunmaya teşvik etmelidir.

İkinci olarak, AB, ABD'ye olan bağımlılığını azaltmak için benzer düşüncelere sahip gelişmiş ekonomiler ve gelişmekte olan piyasalarla ekonomik ve siyasi bağlarını derinleştirmelidir. Kanada Başbakanı Mark Carney'nin  açıkça belirttiği gibi , "Amerika Birleşik Devletleri ile olan eski ilişkimiz... sona erdi."

Amerika'nın ortakları artık bu gerçekle yüzleşmeli ve bir araya gelmelidir.

Bu doğrultuda, Avrupa Komisyonu, gelişmiş dünyadan ve Küresel Güney'den benzer düşüncelere sahip ülkelerle serbest ve adil ticaret için ABD sonrası bir gündem oluşturmak üzere uluslararası bir konferans düzenlemelidir. Sadece geniş tabanlı bir anlaşma, Trump'ın serbest bıraktığı belirsizliği, kaosu ve parçalanmayı tersine çevirme konusunda gerçek bir umut sunmaktadır.

Bu görüşmelere hazırlık olarak, Avrupa Birliği Konseyi'nin  AB-Mercosur ticaret anlaşmasını acilen onaylaması gerekmektedir . Aynı zamanda, Avrupa Komisyonu Hindistan, Meksika, İsviçre, Avustralya, Endonezya ve diğer ASEAN ülkeleriyle müzakereleri hızlandırmalı ve Kapsamlı ve İlerleyici Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması (CPTPP) ile bir işbirliği anlaşması kurulması için görüşmelere başlamalıdır.

Sıfırdan yeni bir çok taraflı düzen kurmak, geniş kapsamlı siyasi ve kurumsal sonuçlar doğuracaktır. Küresel erişiminin kapsamını ve etkinliğini artırmak için Avrupa Komisyonu, ticaret politikası ve ekonomik diplomasi sorumluluğunun ABD Ticaret Temsilcisi ve Ticaret Bakanı arasında paylaşıldığı Amerikan modelinden ilham alabilir.

Komisyon, üçüncü ülkelerle müzakere etmek ve kalkınma yardımlarını koordine etmek üzere, Ticaret Komiseri ve diğer ilgili yetkililerle yakın işbirliği içinde çalışacak bir Başkan Yardımcısı atamayı değerlendirmelidir.

* * * * *

AB çok taraflılığı terk edemez ve etmemelidir.

Tam tersine, savaş sonrası dönemden bu yana ana ortağı olan ABD, şimdilik (ve umarım sonsuza dek değil) çok taraflılıktan uzaklaşmayı seçmiş olsa bile, daha kapsayıcı ve adil bir çok taraflılık biçimini savunmalıdır.

 

Moreno Bertoldi,
İtalyan Uluslararası Siyasi Çalışmalar Enstitüsü'nde (ISPI) Kıdemli Araştırma Görevlisi.

Marco Buti,
Tommaso Padoa Schioppa Avrupa Üniversitesi Enstitüsü Robert Schuman Merkezi Başkanı ve Bruegel'de dışarıdan araştırmacı

(Bkz: https://www.eurointegration.com.ua/eng/articles/2025/08/5/7217307/)

Trump'ın Yağmacı Kapitalizmi Amerika'nın İşçilerine Hiçbir Fayda Sağlamıyor 

18 Nisan 2025Matt Duss ve Trevor Sutton tarafından.

Başkan Yardımcısı Matt Duss ve Kıdemli Misafir Araştırmacı Trevor Sutton, Amerika'nın ekonomi politikasını analiz ederek, neoliberalizmin başarısız olmuş olabileceğini ancak Trumpizm'in bir alternatif olmadığını vurguluyorlar.

 ABD Başkanı Donald Trump'ın popülist mesajının etkili olmasının nedeninin,  neoliberalizmin başarısız ekonomik ideolojisini eleştirmesi olduğu artık  kabul görmüş  bir görüştür  . Trump, her iki yönetiminde de, devlet ve piyasalar arasındaki ilişkiye dair uzun süredir kabul görmüş bazı iki partili ortodoks görüşleri reddetti; örneğin, ekonomik entegrasyonun ve ticaret engellerinin azaltılmasının tartışmasız ulusal çıkarlara uygun olduğu veya hükümetin  ticaret dengesizliklerini ele alırken  ve  döviz kurlarını yönetirken kısıtlama uygulaması gerektiği inancı gibi  .

Bu tür ekonomik sapkınlıkların neden yankı bulduğunu anlamak zor değil. Küreselleşme,  Amerika Birleşik Devletleri'nde sanayi gerilemesinde ,  geçim kaynaklarının kaybında ve  ücretler  üzerindeki  aşağı yönlü baskıda önemli bir faktör olmuştur  . Ancak Trump'ın ortodoks görüşleri reddetmesini sıradan Amerikalılar için duyduğu herhangi bir endişeyle karıştırmamalıyız. O, ekonomik adalet değil, kişisel kontrol peşindedir.

Küreselleşmenin etkilerini öngörmek zor değildi: Soğuk Savaş sırasında kurulan ve sonrasında genişletilen çok taraflı ticaret sistemi, öncelikle  ticaret engellerini azaltmak için tasarlanmıştı . Ekonomik entegrasyondan önemli ölçüde etkilenebilecek veya kötüleşebilecek diğer konular (örneğin, eşitsizlik,  işçi hakları ve  çevre koruma ), ulusal hükümetlerin kendi iç sistemleri aracılığıyla  veya serbest ticaret anlaşmaları  yoluyla geçici olarak  ele alabileceği konular olarak görülüyordu .

 Küreselleşmenin yarattığı serbestleşme baskılarının ve işgücü kaybının iç politikalar ve serbest ticaret anlaşmaları yoluyla telafi edilebileceği inancı, geriye dönüp bakıldığında naif görünmektedir. Uygulamada, ticaret sisteminin kuralları, ulusal hükümetlerin sanayisizleşmeyi ve işlerin yurt dışına kaymasını yavaşlatma yeteneğini kısıtlamış ve  ticaret  ortakları  tarafından işgücü ve çevre standartlarının zayıf uygulanmasına yanıt vermek için yetersiz araçlar sağlamıştır.

Bu eksiklikler, imalat faaliyetlerinin   gelişmiş ekonomilerden  gelişmekte olan pazarlara kaymasına olanak sağladı ve bu da otomasyonun endüstriyel işgücü üzerindeki yıkıcı etkilerini artırdı. Birçok  işçi için , özellikle Amerika Birleşik Devletleri gibi yeniden dağıtıma güçlü bir bağlılığı olmayan ülkelerdeki işçiler için,  hizmet ekonomisine geçiş daha düşük ücretler  ve artan  güvencesizlik  anlamına geldi  .

Trump'ın gümrük vergilerine olan düşkünlüğü ve imalat sektörünü canlandırma yönündeki cesur vaatleri, küreselleşmeye ilişkin meşru şikayetlere hitap edebilir ancak gerçek bir ekonomik popülizmle karıştırılmamalıdır. Ticaretin serbestleştirilmesi, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki eşitsizlik ve güvensizliğin tek nedeni olmamıştır. Finans piyasalarının serbestleştirilmesi,  vergi kanununda yapılan geriye dönük değişiklikler  , hızla artan sağlık hizmeti maliyetleri ve  emeklilik haklarında yapılan indirimler  de Amerikalıların şu anki zor durumlarına gelmesinde önemli rol oynamıştır.

 Trump, bu eğilimleri tersine çevirmek bir yana, idari devleti  parçalayarak , temel devlet işlevlerini özelleştirerek  veya tamamen ortadan kaldırarak, zenginleri kayıran vergi indirimlerini dayatarak ve   işçi haklarına saldırarak bunları hızlandırıyor  .

Trump'ın aslında yaptığı şey sıradan Amerikalılar için mücadele etmek değil, siyasi gösteriş ve performatif intikam için piyasalar üzerinde kişiselleştirilmiş bir egemenlik kurmak, ilerleme değil, kargaşa yaratmaktır. Bu ayın başlarında yaptığı  , büyük ölçüde artırılmış gümrük vergileri açıklamasının  ardından bu vergilerin askıya alınması ve piyasanın düşüşten kısmen toparlanmasının ardından  "tarihi" bir piyasa rallisi için övgü toplaması  bunun mükemmel bir örneğidir. Trump'ın ilk döneminde içişleri bakanı olarak görev yapan Temsilci Ryan Zinke'nin  özlü bir şekilde belirttiği gibi  , "Gümrük vergileri, başkanın kişisel gücü olduğu için keyif aldığı bir araçtır."

Bu, 20. yüzyılın ortalarında orta sınıfın büyümesini, yeniliği ve sanayi genişlemesini sağlayan düzenlenmiş kapitalizme bir dönüş değil. Aksine, devlet başkanının etrafını yandaşlarıyla çevrelediği ve vergilendirme, harcama ve gümrük vergisi yetkilerini kötüye kullanarak çıkar sağladığı çok daha eski bir yönetim biçimine geri dönüş. Başka bir deyişle, bir  ganimet sistemi .

Trump, "neoliberalizm sonrası" bir gündem sunmaktan çok uzak, bu düzenin en kötü yönlerini yeniden üretiyor ve daha eski bir düzenin en kötü yönleriyle birleştiriyor. Trump'ın yırtıcı kapitalizminin tekrarını reddetmeli ve önlemeliyiz, ancak çözüm piyasa fundamentalizmine geri dönüş değildir. Amaç, sıradan vatandaşları güçlendiren ve kamu yararına hizmet eden, tek bir adamın veya bir avuç oligarkın ve şirket patronunun kaprislerine değil, yağmaya dayalı gösterişli bir geçmişi yeniden yaratmaya çalışmak yerine sürdürülebilir bir geleceğe bakan bir sistem olmalıdır.

Böyle bir sistemin oluşturulması, düşmanca ve düzensiz gümrük tarifelerinden çok daha kapsamlı ve stratejik politika değişiklikleri gerektirecektir. İhtiyaç duyulacak temel reformların çoğu içe dönüktür; örneğin daha ilerici ve basit bir vergi sistemi, genişletilmiş bir refah devleti ve özellikle hızlı otomasyonla yakında karşılaşacağımız zorlukların üstesinden gelebilecek daha güçlü işçi korumaları. Ancak bu içsel önlemler, piyasaların demokratik denetimden izole edilmemesi ve zenginliğin dokunulmazlık satın alamaması için dış ekonomik ve jeopolitik ortamı reforme edersek başarılı olacaktır.

Dış ortamdaki bu değişim, ABD'nin dış ve uluslararası ekonomi politikasında da buna karşılık gelen bir değişimi gerektirecektir. Tüm Amerikalılar için işe yarayan post-neoliberal bir ekonomi gündemi, en azından şu dört hedefi yansıtmalıdır: Devletlere ticaret ortaklarının çıkarlarını ulusal önceliklerle dengelemede daha fazla esneklik sağlayan daha adil bir ticaret sistemi;  stratejik rekabet ve ulusal güvenlik kadar,  hizmet sektörü de dahil olmak üzere,  kaliteli işleri ve ekonomik hareketliliği vurgulayan bir sanayi politikası ; düzenleyici arbitrajı ve vergi kaçırmayı durdurmak için uluslararası koordinasyon; ve küresel malların adil dağıtımına ve işçi gücünün geliştirilmesine odaklanan yeni bir ABD dış yardım ve diplomasi yaklaşımı.

Bu gündem ancak Amerikalılar oligarkların ve eski muhafız müttefiklerinin kurumlarımız üzerindeki etkisini gevşetebilirse başarılı olabilir. Bu kolay bir görev olmayacak ve uzun zamandır gecikmiş reformların gerçekleştirilmesinde azim gerektirecektir; bunlar arasında yolsuzluğun sağduyuya dayalı anlayışlarını daha iyi yansıtacak şekilde federal rüşvet yasasını değiştirmek (ki Yüksek Mahkeme  kararları yolsuzluğu  esasen  ortadan kaldırmıştır ), ABD yetkililerine daha katı etik kurallar getirmek ve en önemlisi, siyasi sistemi çoğunluğun ihtiyaçlarından ziyade küçük bir ekonomik elit grubun ihtiyaçlarına daha duyarlı hale getiren ülkemizin seçim finansmanı kurallarını reforme etmek yer almaktadır.

 

Şüphesiz ki, on yıllarca ABD ekonomi politikalarına hakim olan eski neoliberal teoloji, Amerikalı işçi sınıfının başarısız olmasına ve emeklerinin meyvesini orantısız bir şekilde, sistemi manipüle edebilecek güç ve etkiye sahip bir seçkinler sınıfına aktarmasına yol açmıştır. Bir tür yaratıcı yıkım çoktan gerekliydi. Ancak Trump'ın yaklaşımına aldanmamalıyız; çünkü bu yaklaşım, işçi sınıfı için hiçbir şey yapmadan eski düzenin en kötü yönlerini yeniden üretmektedir. Onları gerçekten merkeze koyan yeni bir ekonomik modele ihtiyacımız var.

(Bkz: https://internationalpolicy.org/publications/trumps-predatory-capitalism-does-nothing-for-americas-workers/)

Bu Hafta'nın 1.Sayı'sı

Yağmacı Düzen

(Erdoğan bugün, bölüşüm kavgasının ortasındayız, yeni paylaşımlar yapılıyor, demiş. Yağma düzenine Trump'ın öncelikle bakalım. III.Dünya Savaşı 5 yıl boyunca çıkmayacak, yağma düzeni yaşanacak demiştik. Venezüella petrolleri de ABD'ye götürülüyor. Grönland'a da askeri çıkartma tercihi konuşuluyor.)

ÖNE ÇIKAN HABERLER

2023 yılından beri lider bir Haber Dergisi olan Dervişin Zikri, dünyanın her yerinden çok çeşitli haberleri devamlı olarak okurlarına iletmektedir. Ekibimiz öncü sektörel uzmanlardan oluşmaktadır. Tüm gelişmelerden anında haberdar olmanızı sağlamak için daima elimizden geleni yapıyoruz. Aşağıda yer alan en son haberlerimize bir göz atın.

Kentsel

200 TL'nin Tragedyası

Dolar 27 Lira’yı geçti, seçimden sonra hızla yükseldi. Asgari ücret ise 13.414 Lira. Enflasyon ise ENAG'a göre %128 seviyelerinde. TÜİK'e göreyse geçen yılın Ağustos ayına göre %58,94 gerçekleşti Ağustos ayı enflasyonu. 

200 Lira, en yüksek para nakit olarak. Bu da 200 Lira’nın varoluşuyla gelen tragik hatası. Ama ne yapabilir, yazgısı bu, TL Ailesi’nde basılan her son para gibi. Borcunuz milyarlar bile olsa vereceğiniz para 2oo Lira’lardan oluşuyor en fazla nakit olarak. Haklılığında ısrar tragik hatayı getirir. Sonunda Kreon kazanır. Tragedya Kreon’un kazanmasıyla biter. Bu kazanım aslında Kreon hayatta kalsa bile tragik kahramanın ölümü ve Kreon’un aslında sevdiklerini kaybedişiyle başka şekilde ölüşüdür. Katarsise gelince hepimiz 2oo Lira’yla özdeşleşmiş durumdayız, alım gücü 50 Lira seviyesinde olsa da. Ceza alması, 200 Lira’nın ölümü vatandaşın sağalmasını sağlayacak. Elindeki en büyük para ölmüş, yerine 500 Lira geçmiş olacak 200 Lira’nın bir zamanlar ki değeriyle.

Sanki, Antigone 200 Lira. Savaş meydanında ölen 100 ve 50 Lira’ların (kardeşlerinin) gömülmesini istiyor. (Cenaze törenini hak edemeyen bir para olabilir mi? Her para, kutsal olduğu için gömülmelidir.) Kreon Erdoğan ise, karaborsa, devalüasyon, dış güçlerle (sık sık vurguladığı gibi), 5-10 Lira değerine düşen 50 ve 100 Lira’yı savaş meydanında kurdun kuşun parçalayarak yemesine bıraktı. TL’nin TC tarihi boyunca ABD Doları’yla ilginç yazgısı, 200 Lira’nın da peşini bırakmıyor. 200 Lira sonunda intihar edecek. Üstelik Kreon Erdoğan’ın 500, 1000 Lira’yı basmak istememesi yüzünden hepten ölecek.

Antigone’yi hatırlayalım. Antigone’ye Kreon’un oğlu aşıktır ve nişanlıdırlar da. Başlangıçta Antigone’yi savunur, umutsuz bir geri dönüş cezasından istemiyle Kreon’la konuşur. Kardeşinin gömülmesini isteyen Antigone tek başına bir mağaraya kapatılıp ölüme terk edildiğinde intihar eder, Kreon’un oğlu da. Ekonomi Bakanı Mehmet Şahin de, Maliye Bakanı olarak enflasyonun düşme sözünü veremese de, Erdoğan Ekonomisi’nden dönmeye çalışarak TL’yi kurtarmaya çalışmaktadır. 200 Lira intihar ettiğinde, ki bir mağarada tek başına ölüme terk edilmiştir, Mehmet Şahin de intihar edecektir kaçınılmaz olarak. Kreon Erdoğan, 200 Lira’nın üzerini para basmamakta ısrar edişinden vazgeçtiğinde 200 Lira da yoktur, Mehmet Şahin de.

200 Lira, canlıyken Hades’e gönderilen ilk ölümlü paradır 21 yıllık AK Parti tarihi içinde. Henüz hayatta ve Kreon’la kavga etmektedir.  Bir tarih vermek gerekirse 1-1.5 yıl içinde intihar edecektir. Tanrıların buyruğunu yerine getirdiği için mutludur ama ölüm kolay değildir. 100 Lira’nın yerini almış, gömmüştür bir anlamda 100 Lira’yı ve 50 Lira’yı çoktan. Bu Kreon tarafından affedilmez. Kaçınılmaz olarak 50 Lira değerine düşen 200 Lira, 20-10 Lira değerine düştüğünde ve bunu koruduğunda, TL Aile’sinin yazgısını yaşayacaktır. Kavga 1-1.5 yıl daha sürer, sonra oyun biter. Karaborsacılar, dış güçler artık rahat edebilir. Seçim erken olmayacaksa da bir yenilgi yaşayacaktır Kreon Erdoğan.

pembe duman

Okçu Ustası Kılıçdaroğlu

Bir arkadaşım anlatmıştı bu fıkrayı: En iyi okçu ustası ok atmayı bilmeyendir. Fıkra burada bitiyor.  Kılıçdaroğlu da ‘Sağ mı kaldı, sol mu kaldı’ değişiyle ok atmayı bilmeyen en iyi okçu ustası oldu. Eğer işçinin emeğini almasında, hakkının hayata geçirilmesinde sorun varsa, sol da sağ da söz konusu. “Hak, hukuk’tan bahseden Kılıçdaroğlu, işçi sorununu da unutmuş görünüyor. Tüyü bitmemiş yetimin hakkı, Aristoteles gibi söylersek “En iyi sendika göklerdedir’le çözülemiyor. Kapıcıları örgütlemeyi düşünen Kılıçdaroğlu muhbir mi bilinmez ama, ülkücü, İslamcı sendikalar da göz önüne alındığında fişlenmiş vatandaş öneriyor halka. Ayrıca “Devleti milletin denetleyeceğini” söyleyerek ve vadederek yabancı ülkelerin de kaçınılmaz olarak TC’yi denetleyebileceğini söylemiş oldu. Şeffaf devlet değil halk tarafından denetlenen devlet, devlet sırlarının ifşası, Kılıçdaroğlu’nun seçim vaatlerinden biriydi.

AB, Amerika Komisyonları, Gençlik ve Kadın Kolları’ndan oluşan CHP, bu haliyle lümpen parti. Geriye faşist olduğunu ilan etmek kaldı.

Ne olacak CHP’nin hali. Altı oku olan, sürekli devrim ilkesini sağ mı kaldı sol mu kaldı’yla ortadan kaldıran Kılıçdaroğlu işçi, köylü ve memur’dan oy istedi. 8’li masa da oldukça ilginçti: Asena ve DYP’li Meral Akşener’in İYİ Parti’si, DYP, Mühendis olup Ekonomi de Yüksek Lisans yapınca en iyi ekonomist olan light motif, sürekli önümüze gelen, kişi başı hasılanın 1o.ooo Dolar oluşuyla Babacan yani DEVA ve utanmadan düşük profilli Başbakan dedikleri Davutoğlu yani Gelecek Partisi ve 28 Şubat’ta tankları yürüttükleri bir zamanların Refah Partisi’nin ve Sivas Katliamı sırasında Belediye Başkanı olan Karamolloğlu, Yeşil Sol Parti ve Suriyelilerin gönderilmesini isteyen, beyanatlarında ötekiye düşman, havadan nem kapan Zafer Partisi.

En iyi okçu ustası Kılıçdaroğlu ise ok atmayı bilmemesine rağmen seçimleri yine kaybetti. Bir zamanlar ulusalcı olan kanat yokken, sosyal demokrat kanat da -ki öyle biliniyor parti olarak- CHP’yi terk etti ihraçlarla ve küskünleşerek ve Ülkü Ocakları Eski Başkanı’nın da üye olduğu parti oldu. Sosyal Demokrat mı kaldı, Atatürk mü kaldı diyerek, oku olmayan okçu ustası Kılıçdaroğlu 2023 seçimlerinden yenildi ama zaferle ayrıldı. CHP’nin oyu %28’lere yükseldi, ki TBMM’ye giren milletvekili oranı %21’di bir önceki seçimde. Eski oy oranı %25,06’yı hatırlayacak olursak %3 puanlık artış, Kılıçdaroğlu’nun ok atmayı bilmemesinden kaynaklanıyor. Ambleminde 6 oku olan CHP, ok atmayı bilmeyen Kılıçdaroğlu’yla %3 puan yani 1.5 milyon insanı etkileyerek yükseldiyse, CHP biraz daha ne yaptığını bilmez olduğunda kesin seçimi kazanacaktır. Belediye Seçimleri’nde Belediye Başkanları yarışacağı için belediyelerini korusa da bu genel seçimler için bir şey söylemek, bir 5 yıl sonrası için projeksiyon yapmak doğru olmaz. Biraz daha saçmalaması 2028 seçimlerinde beklediğimiz şey. Kolay gelsin Kılıçdaroğlu.

Gelecek Sayı
Ezilen Kadınların Öfkesi
Gericiliğe Bakış ve İslam Aydınlanması
Gelecek İç Savaş mı, Askeri Darbe mi Geliyor
Kitap Tanıtımları
Ahmet Ümit'in Yazarlığı
Politik Fıkralar
Pratik Yemek Tarifleri, İçki ve Meze Yapımları

 

Editör'den Birkaç Söz... 

Sona yaklaşmış bulunuyoruz. Çağ; savaşlar, emeğin düşük satın alındığı enflasyonların çok olduğu bir çağ. Mutlu günler yaşadıysak da artık eskide kaldı. Çalışma yaşamı, ekonomik ağır yük, ders yükü genç kuşak için, orta yaşlılar için  çocuklar... Mutluluk uzak. Çocuklar bile güldürmüyor bizi. Devrim yapmanın sırası. Bunu fısılda. Birine, birilerine "Devrim yapmanın sırası" de. Arkadaşlarınla devrim yap, sonra milyonlar birleşir belki. Bunun şaka olmadığını bil. Gül, para harca harcayabiliyorsan bu ekonomik koşullarda, paylaş. Çalış ve çalışmayı bırak kendi isteğinle. Bir iş yerine 350 kişi başvursa da çalıştığın iş yerinde onursuz bir iş yaşamı varsa ve hakların çiğneniyorsa gemileri yak. Tembel olmayı seç. İnsanlara yardım et. Özgür olmayı düşle. İşçilerle omuz omuza ol ve bir zamanlar işçi olduğunu unutma biraz durumun düzeldiğinde -nasıl'ı olur-, sonra yine işçi olacağını… Kaç alabildiğince… Yanına kitap, dergi, gazete almayı unutma kaçarken. Ve bizim yanınızda olduğumuzu... 

Saygılarımızla,

Dervişin Zikri haber Dergisi Editörü

Reading the Paper

DERVIŞIN ZIKRI HABER DERGİSİ

Bu Haber Dergisi üzerinde çalışmaya tek bir hedefle başladık: Okuyuculara en sevdikleri konularda iletişim kurabilecekleri bir platform sağlamak. Kapsayıcı olmaya ve kişisel veya profesyonel ilgi alanlarınızla ilgili konulara odaklanmaya çalışıyoruz. Özel hikayeleri doğrudan kaynağından sunmak için aralıksız olarak çalışıyoruz Özenle seçtiğimiz yazılara aşağıdan göz atın.

İLETIŞIM

X Cad. Y Sok. World

-

News Cameras
  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • YouTube
  • TikTok
bottom of page